Hayat sanatın bitimsiz kaynağı, ilhamıdır. Hayatın bizatihi kendisi hiçbir anı tekrar olmayan sonsuz özgünlükte ilahî bir akış ve oluş ibdasıdır. Bütün sanatlar hayatın içinde, hayata göre bir yol, usul, ritim tutar. Başkası mümkün değildir. Varlık yokluğu imkânsız kılmıştır çünkü. Hayat en sonsuz hakikat ve kudretiyle varlığın en sonsuz ve büyülü canlılık dokunuşu. Müdrikemiz o dokunuşu kendi kudreti, takati ölçüsünde anlar, anladığını sanır. Sanat hayattan ayrı, uzak olmaz, olamaz. Hayatın dışında bir sanatçı, başka söyleyişle içinde hayat coşmayan bir sanatçı düşünülemez. Dünyamızla ilgili olsun olmasın her bir oluş hayatla, hayat içinde tekevvün eder.
Kendi hakikati ile hayat, insanın algı ve sezgi kapasitesiyle anlayacağı bir boyut değildir. Anlayışımız mecburen dünyayla, o da kendi dünyamızla sınırlı kalmak durumundadır. Bu bağlamda bilgimizin genişleyip daralması dünya ve hayat görüşümüzün genişleyip daralmasına bağlıdır. Son tahlilde her bir fikrî ve fiilî faaliyetlerimiz hayat içinde ve bu dünyayla sınırlıdır. En mücerret duyuş ve düşünceleri bile nesnel olana yaklaşan, yaklaştıran bir dil, tarz ve yolla ifade ederiz. Gerek hayatı besleyerek gerek hayattan beslenerek oluşan anlamı, onunla ilişki amaç, önem ve mahiyetine göre dinî, felsefi, bilimsel veya sanatsal alanda sürdürürüz. Bu her bir alanda sürdürülen faaliyetin mahiyet olarak niteliği de son tahlilde hayat, varlık ve dünyayı kavrama seviyemize göre değişir. Çünkü hayat ve dünya her bir yönelişi teşvik ve tatmin edecek çeşitlilikte çokluk ve zenginliğe sahiptir. Hayat ve dünya cazibesini büyük oranda bu çokluk ve çeşitlilikten alır. Çokluk ve çeşitlilik varlığa imkân ve fırsat bolluğu sunar. Hayat varlığın imkân ve fırsatlar bolluğudur denebilir. İmkân ve fırsatların olumlu kullanılması insanın varlık olgunluğuna bağlıdır. Her şeye rağmen yaşamak hayatın en vazgeçilmez esası, dinamiğidir. Biz hayatı yaşarız veya yaşadığımız hayattır dünyamızı oluşturan.
Yaşamak, hayatla kurduğumuz canlı ilişkidir. Canlı ilişkinin bitmesi yani ölüm, varlığımızın bağlamını yani dünyasını değiştirmesi demektir? Sonra ne olur, ne olacaktır; yani hayat nasıl sürecek, seyredecektir? Şimdiye kadar bedeni yüklenen ruhumuz, yükünden kurtulunca ruhu yüklenen varlığımızla nasıl bir yolculuğa çıkacaktır? Bizi bu temelli sorulara cevap bulmaya yönelten temel saik varlığımızın ontolojik güven arayışı ve elbette umudu çoğaltma çabasıdır. Lafı dolandırmadan söylemeliyim ki umudu bu dünyada, bu hayatta yapıp ettiklerimizle azaltır veya çoğaltırız. Son tahlilde bizler işte burada, bu dünyada varlıklarız. Hayatımızı, varlığımızı burada, bu imkânlarla sürdürüyoruz. İster dünya ister ahret anlamında geleceğe dönük kazanımlarımız ve kayıplarımız da burada olacaktır. Öyleyse hayat bir imkândır. En zor, en imkânsız koşullarda bile hayatı bırakmamak gerekir. Yaşıyorken kendini hayatın en sorumsuz alanına çeken münzevi de, hayatın kendince ağır yükünü kaldıramadığı için teslim veya isyan psikolojisiyle intihar eden de, esasen hayat ve varlık coşkusuyla birlikte, var olma imkânlarını da heba etmişlerdir. O sebeple hangi koşullarda olursa olsun yaşamayı arzulamak, ruhun imkâna, umuda, bana sorarsanız imana yönelmesidir. Çünkü iman en anlamlı var olma umudu ve sebebidir. Tersi de doğru; umut, imanın imkânsızlık tanımayan esenlik hakikatidir.
Dostoyevski’nin kült romanı Suç ve Ceza’da Raskolnikov’u bu yönde düşündürmesi, gerçek bir sanatçının sahip olması gereken temel duygu ve düşünce yanında okura güçlü şuuraltı telkinleri bakımından da muhteşemdir: “Raskolnikov uzaklaşırken düşünüyordu: “Nerede okumuştum… Ölüm cezasına çarptırılmış biri sehpaya çıkmadan bir saat önce şöyle söylüyor ya da düşünüyordu: ‘Yüksek bir yerde, bir kayanın üzerinde ancak iki ayağımı koyabileceğim kadar daracık bir yerde yaşayacak olsaydım, dört bir yanım uçurumlarla, okyanuslarla çevrili olsaydı, fırtınalar, zifiri karanlık olsaydı her yanım, kimsecikler olmasaydı yanımda, o daracık yerde öylece bir ömür, binlerce yıl sonsuza dek yaşamak isterdim! Yaşayabilsem, yalnızca yaşayabilsem, yaşayabilsem! Nasıl olursa olsun, yaşasam!..’ Ne yaman bir gerçek! Tanrım, ne yüce bir gerçek bu! Ne alçak bir yaratık şu insanoğlu!(Aradan bir dakika geçtikten sonra ekledi.) Bu nedenle ona alçak diyen de alçaktır!”(1)
Ne muhteşem, felsefî, dinî, fikrî çağrışımları ne zengin ifadeler. İşte üstadı büyük sanatçı ve düşünür yapan özelliklerden biri de budur; insan varoluşunun kadim, köklü, esas meseleleri üzerine yalın, fıtrî, zorlamasız eğilmek. Sırf bu ifadeler üzerine sayfalar yazılabilir. Burada konu edilen kahraman ölümle hayat arasında bir tercihte kalmıştır. Yapılan tam o aralıkta, insanın bütünüyle ve tüm hücreleriyle hayatta olmak, hayatta kalmak, hayata tutunmak mecburiyetinde olduğu o aralıkta var olma tutkulu isteğidir. Varoluş hangi kademede hangi nitelikte kendini gerçekleştirecektir? Romancı bunu kendine görev ittihaz etmez. Şimdilik önce nefes alıp verme seviyesinde bile olsa yaşadığımızı bilmek önemlidir. Hayatın anlamı, değerli kılınması sonraki iştir. Son nefesini vermediysen son nefesini alana kadar kendinle ilgili birçok şeyi değiştirebilirsin. Başta kalbini, niyetini… O uçurumun bir yerinde, sadece iki ayağını bir kaya parçasına iliştirmiş ve bir ağaç kökünü tutunmuş olarak, üstelik şimşekler çakar, fırtınalar eserken son nefesini vermiş olsan bile bir ölümsüz hakikate teslim olmanın derin şuuru, iç rahatlığıyla kalbin arınmış olacak. Bu oluş ve arınma bir anlık yaşamanın sana armağanı olabilir. ‘Yaman’ ve ‘yüce’ denen gerçek, insanın ilahî gözetim ve yönlendirme altında refleks geliştiren yaşama içgüdüsü olmalıdır. Bütün duygu ve düşünceleri kendi işleyişi içinde önemsizleştiren hayatî mecburiyetler varoluş kodlarımıza dönmeyi gerçek bir tutkuya dönüştürür. Şimdiye kadar belki derin unutuşlarla yabancılaştığımız kendimizi bilmeye açılmanın eşiğinde bizi bırakır. Varoluş mecburiyeti!
Victor Hugo’nun hemen hemen aynı zemin ve aralıkta konu ettiği mahkûmu tam tersi bir ruh durumuna sahiptir. Bir süre sonra dünya hayatına vedaya hazırlanan İdam mahkûmu hayat ve dünya ile ilişkileri üzerine düşündüğü bir yerde çok basit ama derin hakikat içeren şu soruyu sorar: “Sürdüreceğim hayatın sona ermesinde üzüleceğim ne var ki?”(2) İlk bakışta hayatı ve ölümü birbirine denkleştiren bu umursamaz yaklaşım, Sefiller’in hayata tutkuyla bağlı Jean Valjean’ı veya Madaleine babasıyla çelişiyor gözükmektedir. Ne ki Hugo burada yaşamaya değer bir hayat yaşamanın gereğini ters bir psikoloji geliştirerek ifade etmektedir. Burada bir hayattan vazgeçişten çok onun sorgulanan anlamını öne çıkarılmaktadır. Bir anlamda okuru (insanı) kendine şu soruları sordurarak silkeler: “Ben ölür veya öldürülürsem bu hayat hangi değerini veya önemini kaybedecek? Veya ben yaşayınca insan nasıl bir değer ve güzelliğe sahip oldu, olacak? Bu hayata, insanlara ne kattım, ne kazandırdım? Eğer varlığım bir kazanç, yokluğum bir kayıp değilse, hayatımın, hayatta olmamın ne önemi var? Ha var ha yok hayatın, varlığı ile yokluğu bir olan hayatın kime ne yararı var?” Bizce insanın anlam arayışı adına çok değerli olan bu sorgulama, zalim niyetlerin meşum emellerine gerekçe oluşturacak bir yoruma da kapı aralamaya müsaittir. Yaşama ve hayat hakkına saygısız birçok sadist ve diktatör yönelişler, kendileri dışında olanları değersiz görerek kendilerini aklileştirme yolunu seçmiştir. Her insan yaradılıştan, sırf Allah’ın yaratmasından gelen haklara ve ontolojik şerefe sahip bir varlıktır. Kendi hakikatine kör ve sağır olduğu en kesif, en karanlık durumlarda bile birden içine yepyeni dünyaların ışığı dökülebilir. İnsan bu istidada sahiptir. Zaten Hugo ‘Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’ kısa romanının temel temasına ‘idamın telafisi imkânsız bir ceza’ olduğu tezini yerleştirmiştir. Dostoyevski ise imkânsız bir noktaya gitmeden önce umudu ve var olma iradesini canlı tutan, bunun ne kadar önemli olduğunu vurgulayan bir yaklaşım ortaya koyar.
Ne olursa olsun, her şeye rağmen yaşamak mı? Doğru yanlış yargısından, hatta anlamdan, anlama çabasından da öncelikli olarak mı yaşamak? Dostoyevski’ye göre bu aşamada da yaşamak istek ve iradesi öne çıkar. Her şeyden önce yaşamak bir temel insiyaktır. Varlığın kendinden yana kendini savunma arzusu, yaşama insiyakını harekete geçirir. Yaşama arzusu bir öz savunmadır; Victor Frankl’da çok ayrıntılı, çarpıcı örneklemelerle görüldüğü üzere, bütün psikolojileri, ruhsal eğilimleri aşan yücelik ve derinlikte bir ‘özsavunma’dır. Hayatın ve var olmanın anlamı o savunmaya isnat olmak zorundadır. O savunma bütün kabulleri, teorileri, kuramları, disiplinleri aşarak insanın doğrudan kendi öz/el varlığı üzerinden, aracısız, mesafesiz, en yalın, en saf haliyle kendi gerçeğine, fıtrî gerçeğine dönüştür. Değilse yaratılış gerçekliğinde zemin ve dayanak bulmayan söylemler, çoğu ideolojik amaçlarla kurgulanmış dönemsel bilim ve düşünce akımından öte gitmez. Ayrıca yaşamak bir var olma imkânıdır. O imkân olmazsa yani insan yaşamaz ise iyi, kötü, güzel, çirkin değerlerinin de önemi kalmaz. İnsanın varoluş meselelerini hemen her kitabında konu eden Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’inde bu meseleyi İvan ve Alyoşa’ya daha açık tartıştırır. Birbirini daha yakından tanımak için bir lokantada buluşan kardeşlerin konuşmalarından bir bölüm şöyledir:
“- Böylesine yaşamak isteğiyle dolu olduğun için senin hesabına memnun oldum. Bence hepimiz, her şeyden önce hayatı sevmeliyiz.
-Anlamadan çok hayatı sevmeli öyle mi?
-Evet, dediğin gibi mantıktan önce, mutlaka mantıktan önce hayatı sevmeli, anlam ancak o zaman anlaşılır hale gelir.”(3)
Çoğu hallerde hayat, bizde uyandırdığı hissiyatla anlaşılmaktadır. O hissiyatı nesnel algı ve ölçme dünyamız içinde ifade etmek mümkün olamamaktadır. Anladığımız ölçüde anlatmaya, hissettiğimiz ölçüde hissettirmeye çalışmaktan başka elimizden bir şey gel(e)mez. Hayat içinde böyle muammaları çokça barındırır. Muammalar büyüye dönüşür, büyü muammayı çoğaltır! Kimi zaman da anlamak hayatın büyüsünü bozar. Burada asla anlamayı önemsizleştiren bir tutum içinde değiliz. Ne yapalım anlamıyoruz, anlayamıyoruz işte. Kapasitemiz, sınırımız bu kadar. Bana sorarsanız gelişigüzel değil elbet ama geldiği gibi hayatı yaşadığınızda, zamanla sizde oluşan karşılık, bir dönem önce size muğlak geleni anlaşılır kıar, kılacaktır. Yani yaşanmışlıklar giderek bir duyarlığa, akla, dilde ifadesini bulan anlayışa ve elbette kültüre dönüşür. Kelimelerimiz hayata yetişemez. Esasen kelimeleri de elinden tutup kaldıran, yürüten hayatın kendisidir. Hayat dili ve anlam(ay)ı dünyanın düzenine en uygun mesafeden takip eder. Kimi aceleci psikolojiler kelimelerle önceden sınırladıkları bir hayatı yaşamak isterler. Böyle bir hayat onlara daha rahat ve güvenli gelir. Gelir ama daha çok da paradigma özelliği olan anlamla hayatı yaşamak onu daraltabilir. İdeolojik davranış biçimi bu yanlış tutumun en tipik örneğidir. İdeolojik davranmak, hayata direnen paradigmalara sahip olmak, hayatı paradigmaların kalıbı ve kanalı içinde akıtmak demektir. Bu durum bir nehri su borusunda akıtmaya benzer. Dostoyevski hayatın akışına karşı duran doğrularınız, anlayışlarınız olmasın demektedir. “Hepimiz, her şeyden önce hayatı sevmeliyiz../..mantıktan önce hayatı sevmeli, anlam ancak o zaman anlaşılır.”
Hayatı çoğu zaman nesnel dünyamız içinde evimiz, sokağımız, şehrimiz yani yaşadığımız dünyayla sınırlı akış ve ilişkilerle yaşar, severiz: Siyasetten, eğitime, sosyal, kültürel faaliyetlere kadar çok yönlü çeşitliliğiyle elbette daha çok gündelik telâşe ve koşuşturmalarla etkilendiğimiz, şimdilerde daha yoğunluklu olarak ekranlarda, dijital mecralarda akışına bizi de katıp götüren olaylar, oluşlar, olgular, ilgiler, haberler toplamı. Bunda şaşılacak bir yanın olmaması, sonuçta hayatı kendi canlılık ve dünyamıza, dünyayı kendi hayatımıza ve algılayışımıza göre yaşamamız sebebiyledir. Bu işin hem hoşluğu, hem imkânsızlığı, hem zorluğu, hem kolayı, kolaycılığıdır. Hayat ve sanat ilişkisi de genellikle harcıâlem bir anlayışla evden sokağa, işyerine, oradan çarşı pazara uzayan günübirlik koşuşturmalar düzeni içinde kurulur. Açı biraz daha genişleyerek tarihsel perspektif kazanabilir. Buna göre sanat biraz zanaata yakın ama estetik değeri itibariyle yaratıcılık içeren bir uğraştır. Ancak hâkim kılınmak istenen anlayışa göre yaratıcılık, ilerlemeci modernizmin özendirdiği dünyanın dışına çıkmamalı, kurulu düzene ve düzenle uyumlu insana nesnel ve reel değeri olmayan külfet getirmemelidir.
Günümüzde hayat ve insan anlayışının belirleyici merkezinde öteleri, derinlikleri merak etmeyen bir maddecilik vardır. Nesnel varlığı ve tensel hazları putlaştıran, yani nefsine tapan materyalistlere göre ötesi yoktur. Anlam, amaç yoktur, çoğu durumda bunlar değişik doğmaların masalları, hurafeleridir. Oysa kevniyatta hiçbir varlık ve hayat, ne anlamsız, ne de amaçsızdır. Böyle bir hayat telakkisi yaratılmışların en asili olan insana yakışmaz. Bir şairimizin ifadesiyle anlamsız, amaçsız hayat, hayata kurulmuş pusudur; insanı hayatla, hayatıyla boğmak, öldürmektir. Böyle yaşamak insanı oldurmaz, öldürür. Burada sanatçıya düşen görev nefsi ayartacak, aldatacak illüzyonlarla insana ve hayata kurulmuş pusuyu gizlemek değil açığa çıkarmaktır. Sanatçı uyandırdığı her bir duyguyla hayatı işaret eder, hayata işaret eder. Eğer sanat güzeli aramak, sonsuza yönelmekse, en temel insanî ve hayatî faaliyettir. Hayattan ayrı olamayacak, hayatı sevecek, güzelleştirecek, anlamlandıracak faaliyet; hayatın inceliğine, tadına, coşkusuna, sırrına, hazzına varmamızı sağlayacak faaliyet.
Sanatın ve sanatçının dünyasında her iyi bir başka iyiyi, her bir iyi bir başka güzeli çağırır, çağrıştırır, harekete geçirir; birleştirir, buluşturur, yeniler, tazeler, çoğaltır, zenginleştirir. İşte sanatın, estetiğin işlevi, önemi budur, buradadır. Sözün başında dediğimiz gibi; hayat sanatın bitimsiz kaynağı, ilhamıdır. Bu meselelerle takdire şayan mahiyette meşgul olmuş münevverlerimizden S. Ahmet Arvasî’nin ifade ettiği gibi, sanat, hayatın bu imkân ve ilhamlarını estetik duyuş ve değerle hayatı güzelleştirir, değerli kılar. Bu karşılıklı etkileşim bütün bir varlık âleminde zaten mevcuttur. Hayata tutku ile bağlanmamız, bu aşkın duygu akışı ile mümkün olmaktadır. İnsan “hayat ifade eden alanda sanatkârlığa ve estetik hazza ulaşmak sureti ile kendine ve varlık tezahürlerine sempati ile yönelir”(4) Hayat, hiçbir anı tekrar olmayan sonsuz özgünlükte ilahî bir akış ve oluş ibdasıdır. Bütün sanatlar hayatın içinde, hayata göre bir yol, usul, ritim tutar. Başkası mümkün değildir, olmamıştır. Yeter ki varlıkla, hayatla, insanlarla, kendimizle barışık yaşayalım. Yeter ki kendinizi varlığa, çevremize, kendimize yabancılaştırmayalım.
Hayatın tam orta yerinde, hayatın tam orta yerini sözle, sesle, renkle, biçimle anlatan, anlatacak; kalbimizin tam ortasına hayatı, hayatın tam ortasına kalbimizi aşılayan, aşılamış, aşılayacak sanatçılarımıza selâm olsun.
__________________
1-Dostoyevski, Suç ve Ceza, s.187, çev. Ergin Altay, 18. bas, İletişim yay, İst. 2010.
2-Victor Hugo, Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, s.8, çev. Volkan Yalçıntoklu, 25. bas. İş yay, İst. 2020.
3-Dostoyevski, Karamazov Kardeşler, s.306, çev. Nihal Ylaza Taluy, 35. bas, İst. 2023.
4-S. Ahmet Arvasî, Kendini Arayan İnsan, s.135, Akçağ yay, Ank. 1972.