10273.
bir cevap değil de
soruydu aranan belki,
kimsenin sormayı henüz düşünmediği
Nijeryalı yazar Chigozie Obioma’nın ‘Balıkçılar’ kitabını okumaya başladığımda, Kongo Nehri’nin çılgın akıntısına kapılmış gibi duygudan duyguya savrulacağımı aklımdan geçirdim diyemem. Bu okuma yolculuğunda, hiç beklemediğim ve beni insanlığımdan utandıran şeylerle karşılaştım. Kitap bittiğinde, “Ben ne okudum böyle?” şokunu atlatabilmek için hemen başka bir kitaba daldım. Sanırım bu şekilde hissettiğim son kitap, William Golding’in ‘Sineklerin Tanrısı’ kitabıydı. Okurken, kitabın içine girip olanlara müdahale etmek için çaresizce çırpınırken buldum kendimi. Bunu başaramayınca da kitabı yok ederek sanki yazılanların hiç yazılmamış ya da yaşanmamış olacağı fikrine kapıldım. “Bu kadar acımasızlık, bu kadar fütursuzluk, bu kadar vurdumduymazlık, bu kadar anlayışsızlık, bu kadar cehalet çok fazla!” dedim. Kendime gelmeyi başara- bildiğimde bakışlarımı kitabın üzerinde yazan yazarın adına çevirip şu soruyu sordum: “Nasıl olur da insan bütün bunları yazma gücünü kendisinde bulabilir?” Tebrik mi etmeli, yerden yere mi vurmalı karar veremiyorken birden yazılanların bir benzerinin dünyanın bir yerlerinde yaşandığı ya da yaşanmakta olduğu geldi aklıma. “Ah, yine kültürlerin hoş karşıladığı insan hakları ihlallerine gelip dayandı konu işte!” Obioma ‘Balıkçılar’ romanında, Nijerya kültürünün ayrıntılarında gezdiriyor okuru kurguyu oluştururken. Her kültürün, bünyesinde pek çok güzelliğin yanında değiştirilmesi gereken çirkinlikleri de barındırdığı bir gerçek. Kültürlerin temelleri o kadar sağlam ki bırakın bir tuğlasında değişiklik yapmayı, onları yerinden oynatmayı becermek bile ciddi bir mücadele gerektiriyor. “Tek bir adamın adımları bir izdiham yaratamaz,” (s. 7) cümlesi tam da bunu anlatıyor sanki. Her insan, hiç başına gelmeyecekmiş gibi yaşamaya devam etse de varış zamanı belirsiz, o kaçınılmaz istasyona ulaşıyor bir şekilde: ‘Ölüm!’ Okuma sürecinde, ‘Neden?’ sorusunu sıkça sormak zorunda kaldığım ‘Balıkçılar’dan işte bir alıntı daha: “Kulağınızın dibinde vızıldayan sivrisinek bile bunu duymamalı.” (s. 201) Dünyada buna benzer o kadar çok anlamlı ifade var ki söylenmiş; insan duyunca etkileniyor, uygulamaya gelince de unutuveriyor çoğu zaman. Belki de tek çare, insanın kendisini sorgulamaya ve olayları düşünce süzgecinden geçirmeye sürekli devam etmesidir.
Latin Amerika edebiyatının önde gelen isimlerinden Perulu Mario Vargas Llosa’nın ‘Teke Şenliği’ kitabı, iktidarın mutlaklaştığı bir düzenin insan ruhunda açtığı yaraları görünür kılan bir roman. Llosa, gücü yalnızca politik bir mekanizma olarak değil; bedenlere, arzulara, korkulara ve sessizliklere sızan bir virüs gibi işlediği için roman, bir diktatörlük hikâyesinden çok daha fazlası, otoritenin insanı nasıl dönüştürdüğüne dair psikolojik bir inceleme aynı zamanda. Romanın tarihsel arka planını, Dominik Cumhuriyeti’ni 1930-1961 döneminde demir yumrukla yöneten ve lakabı ‘teke’ olan Rafael Trujillo diktatörlüğü oluşturur. “Sizde insanlık dışı bir şey var,” (s. 307) dedirten bir lider o. Bu kadar ahlâksız olmayı tercih etmenin başka bir açıklaması yok bana göre. Gücün yalnızca zalimde değil, zalimliğe maruz kalanlarda da iz bıraktığını göstermesi romanın en çarpıcı yanı. Travma, utanç, suçluluk ve intikam duyguları karakterlerin iç dünyasında birbirine karışır. Llosa, bu duyguları melodrama kaçmadan, neredeyse klinik bir soğukkanlılıkla işler ve bu da romanı rahatsız edici olduğu kadar etkileyici kılar. Romanın merkezinde, bireyin kendi geçmişiyle hesaplaşması kadar, bir toplumun da kendi karanlığıyla yüzleşme zorunluluğu var. Tarihin yalnızca büyük olaylardan değil, küçük utançlardan, kişisel kırılmalardan ve bastırılmış anılardan oluştuğunu hatırlatır okura yazar ve şu soruyu sordurur: “Bir toplum, kendi travmasını gerçekten unutabilir mi; yoksa sadece üstünü mü örter?” Kurumların, bürokrasinin ve gündelik hayatın içine yerleşmiş bir sistem olan despotizmin, aslında diktatör dahil hiçbir kazananının olmadığını tarihteki bütün örnekler gösterdi. Yine de kısa vadeli kârı kazanç zannedenler, aynı sistemle hükmetmeye devam ediyor, edecek ve cahillikte sınır tanımayan birileri de onları alkışlamaktan hayâ duymayacak. Oysa, “Gözden düşmek bulaşıcı bir hastalıktır.” (s. 291)
10276.
içimden habersizce cümleler eksiliyor,
sanki insan
en çok da kendi sessizliğine yeniliyor
…