10282.
kimseye ne düşündüğünü sormuyorum,
ne düşündüğümü de
söyleme zahmetine girmiyorum

10283.

Işık Bahçeleri, Maniheizm’in kuru­cusu Mani’nin aydınlık arayışını Mezopotamya’nın karmaşık tarihine yerleştiren; inanç, iktidar ve insan ru­hunun karanlık-aydınlık çatışması­nı işleyen bir Amin Maalouf romanı. Mani’nin yaşamı üzerinden insanın içsel yolculuğunu anlatan yazar, roma­nı kişisel bir deneyime dönüştürüyor. Bölgenin kültürel çeşitliliğini ve döne­min politik gerilimlerini roman diliyle yeniden kurgularken felsefi bir panora­ma çiziyor. Yalnızca bir dinin doğuş ve yayılış hikâyesini değil, insanın kendini arayışını, toplumların inançla kurduğu ilişkiyi ve iktidarın bu ilişkiyi nasıl şe­killendirdiğini de görünür kılıyor. Çok da yabancısı olmadığımız, tarihte ve gü­nümüzde tekrar edip duran aynı döngü anlatılan. Romanda geçen, “Yedi diyarda insanlar en saçma hurafelere inanır, kalabalıklar diye inançları kıymetli mi olur?” (s. 70) sorusu bana göre anlam­lı ve cevap vermeye bile gerek duyma­dığım sorulardan biri. Günümüzde de her yerde karşılaşmak mümkün bu du­rumla. Kendisini ‘son peygamber’ olarak gören Mani, öğretisini resimleyerek an­latmayı tercih etti. Yaşadığı dönemde okur-yazar oranının düşük olduğu göz önünde bulundurulduğundan, her ke­sime ulaşmak adına, ‘inancını resimlerle anlatmaya çalıştı’ yorumunu yapanlar var. Yine çok tanıdık bir süreç söz ko­nusu. Mani, bir süre iktidardan destek gördüğü için öğretisi hızla yayıldı, ama iktidar değişince her şey tersine döndü ve yine bilindik son. Işık Bahçeleri, “Ça­ğın getirdiği felaketleri öngörmeyi nasıl öğ­renebiliriz? İnsan, kendi içindeki karanlıkla nasıl yüzleşebilir? İktidarla inanç arasında­ki çatışma neden tekrar tekrar aynı yıkım­ları doğuruyor? Hoşgörü, neden her çağda kıymeti bilinmeyen bir değer? Bir düşünce­yi yok etmek mümkün mü, yoksa o düşün­ce biçim değiştirerek yaşamaya devam mı eder? insanlık, geçmişin hatalarından ders çıkarmayı neden başaramıyor? Aydınlık bir öğreti, karanlık bir çağda nasıl hayatta kala­bilir?” gibi sıkça sorulan, insanlığın kör noktaları denebilecek soruları soruyor. Genel olarak Maalouf’un tüm romanla­rında benzer sorular yankılanıyor aslın­da. Bu soruların hepsi, anlatının tarihsel çerçevesinden çıkıp bugünün dünyası­na dokunuyor: “Kutuplaşma, bağnazlık, iktidar hırsı, hoşgörüsüzlük, felaketlerin ön- görülemezliği, önyargı, kibir, haset…” Hep bir çıkış yolu bulma telaşı, bir sığınak arayışı var insanlık tarihinde. Çabayı bi­reysel olarak göstermek yerine, bir top­luluk ya da cemaate bağlanma eğilimiy­le ortaya koyuyor insan çoğu zaman. Bir liderin ardına takılma zaafı baskın. İnsan sanıyor ki böylece tüm sorunları birileri tarafından çözülecek, tüm so­rumlulukları azaltılacak, tüm yükleri hafifletilecek, geleceği garanti altına alı­nacak, hatta ölüm sonrası huzur onun için sağlanacak. “Ben bilmem, lider bilir!” kaçış rampası da hazırda bekliyor zaten. Oysa çok net: “Doğru olan doğrudur, yanlış olansa yanlış. Sizin ya da benim ne düşündüğümüzün önemi yok.” (s. 70)

10284.

İngiliz edebiyatının özgün kalemle­rinden Iris Murdoch, ‘Rüya Sakinleri’ romanında, insan ruhunun karmaşık kıvrımlarını ve ilişkilerin iç içe geçmiş doğasını felsefi bir derinlikle işler. As­lında çok bilindik tutumlar hepsi de. Murdoch’un karakterleri, çoğu zaman kendi hayal dünyalarının içine kapan­mış, gerçeklikle yüzleşmekten kaçan bireyler. Roman, bu rüya hâllerinin na­sıl bir yanılsama ve aynı zamanda bir hapishane olduğunu gösterirken, okuru insanın içsel yolculuğuna davet eder. Çünkü herkes bir şekilde benzer du­rumları ya yaşamıştır ya izlemiştir ya dinlemiştir ya da olanlara tanık olmuş­tur. İşte bu ilişkiler ağını bir laboratuvar gibi kullanır yazar. İnsanın arzularını, zaaflarını ve ahlaki çıkmazlarını inceler. Gizli ilişkilerin, dürüst olamamanın ge­tirdiği kırıcı davranışların şekillendirdi­ği, kimsenin de pek yabancısı olmadığı hayatlar var romanda. Yatağa düştükten sonra, ölümün eşiğinde pişmanlık gös­terisi bana göre faydasız bir çaba. Bu da çok yaygın bir davranış ve aslında bir işe de yaradığı söylenemez, zamanın hiçbir şekilde geri alınamayacağı ve ya­şananların düzeltilemeyeceği düşünül­düğünde.

Roman boyunca ‘rüya’ metaforu, bire­yin kendi zihninde kurduğu yanılsama­ları ve bu yanılsamaların kaçınılmaz çö­küşünü simgeler. Rüya Sakinleri, kesin çözümler sunmaz. Murdoch’un amacı olayları kapatmak değil, okuru karakter­lerin zihinsel yolculuğuna ortak etmek. Romanın sonunda belirsizlik hâkim olsa da karakterler kendilerini daha açık gör­meye başlarlar. Gerçeklik acı verici, ama kaçınılmazdır. İşte romandan bir alıntı. “Geçerken yere yıkıverdiğimiz insanlar kısa sürede hafızamızdan kaybolurlar. Ama onların yaraları da çok büyük ola­bilir.” (s. 19)

10285.
darbeyi en yakının vuruyor,
yaranı da
kırk kat yabancı sarıyor