-Kim bilir nerdesiniz, geçen dakikalarım-
1987 yılının Mayıs ayı. Kitabevlerine zaman zaman uğruyorum. Dergi, kitap, yeni yayın varsa ve ilgi alanıma giriyorsa alıyor; raflara göz gezdiriyor, kimi zaman da ayaküstü ya da üç-beş taburenin olduğu bölümde tanıdık birileri varsa sohbet ediyorduk.
Kitapçılar o dönemde daha fonksiyonel, basım merkezi dışındaki şehir kitapçıları daha erkenciydi. Hangi dergi çıkmış tezgahta görebilir, tanıtımı yapılan ve yapılmayan kitapları raflarda bulabilir, karıştırıp fikir sahibi olabilirdiniz. Yeni kitap ve dergilerin kitapçı vitrini ya da camekânlarında farklı bir duruşu vardı. Kitapseverleri adeta içeriye davet ederlerdi. Yağ Camii müştemilatında bulunan Diyanet Yayınları, öğrencilere kitap hediye etmek için can suyu olmuştu. Nevevi’nin Kırk Hadis ve M.Tayyip Okiç’in islamiyet’te Kadın Öğretimi kitapları üst üste kolilerle istif edilmişti. Günün şartlarında ortaöğretim için tercihimiz olmuş ve ihtiyacımızı gidermişti. Piyasadaki kitap fiyatlarına göre de çok hesaplıydı. Çok fazla çeşit yoktu, ama olanlar arasından kendi adıma aldığım özel bir eser vardı. Üst rafta istiflenmiş, tozlanmış otuz- kırk adet arasından çekip aldığım İbrahim Hakkı Erzurumi’nin Osmanlı Türkçesiyle tıpkıbasım Marifetnâme’si.
Çok yönlü okumalar için diğer kitabevle- rinden ve sahaflardan hem öğrenciler hem de kendimiz için kitaplar alıyorduk. Okul güzergâhındaki Davet Kitabevine, Öğretme- nevinin yakınındaki Fetih Kitabevine haftada bir olmasa da uğruyordum. Fetih Kitabe- vinin sahibi Bekir Fevzi ile iletişimimiz ve dostluğumuz Adana’dan ayrıldıktan sonra da devam etti. Kitabevini kapatmış, gazete çıkarıyor, aynı minvalde işler yapıyordu. Hastaneye yatmadan kısa süre önce aramış, uzun uzadıya sohbet etmiştik. Kovid-19 hastalığına o da duçar olmuş ve vefat etmişti. Allah rahmet eylesin. Öğretmenevinde sınırlı kalışların dışında ilk sene Adana Erkek Lisesi, ikinci sene Bekir Sapmaz Öğrenci Yurdunda kalmıştım. O günlerde çevredeki kitabevlerinde bulamadığım dört-beş şiir kitabını edinmek, bu vesileyle hal-hatır sormak için Fetihe uğradım. Bulamayınca İmam-Hatibin arka sokağında bir kitabevi daha açılmıştı, oraya geçtim. İsmi Akabe olsa gerek, küçük ama rafları seç kin kitaplarla dolu bir mekândı. Verdiğim selamı iki kişi aldı, üçüncü bendim zaten. Biri işletmeci, diğeri raflarda kitapları inceleyen bir kitap meraklısı. (Akşam buluşmasında anlıyorum ki, o da Saffet Bakırcı Hoca)
Tanınmışların dışında, benim aradığım türden şiir, hikâye kitaplarını bulmak kolay değildi. Bu tür kitaplar bir derginin yayını ya da kültürel kitapları fedakârlık yapıp basan bir yayınevinin eserleriydi.
Hoş bir insandı kitabevine bakan, ona sordum. “İsimlerini yaz şuraya, haftaya İstanbul’a gideceğim, arzu edersen senin için temin ederim.” dedi. Dört ya da beş kitap ismi yazdım. Teşekkür edip ayrıldım. On beş gün sonra uğradığımda kitaplar getirilmişti. Benim için bahtiyarlık, getiren için bir insanlıktı. Şükranlarımı bildirdim ve zaman zaman da uğradım. Daha çok kitap üzerine sohbet eder, yenileri, eskileri mütalaa ederdik.
Yurda gittim ve bir arkadaşımız, Konya’dan Saffet Bakırcı Hoca’nın geldiğini, akşam misafiri olacağı Harun Hoca’nın bizi de davet ettiğini söyledi. Biz iki ya da üç kişi gittik. Ev sahibi bizi misafir odasına aldı, selam verdik. Tabii Hoca, “Seninle tanışmak burada kısmetmiş,” dedi bana. Karşılıklı tebessüm ettik. Kitapçıda karşılaşan ve selamlaşmanın dışında konuşmayan bizler, akşam bir araya gelmiştik.
Erzurum’da öğrenciyken Konya’da okuyan arkadaşlardan Bakırcı Hocalar ismini duymuştum. Saffet Hoca ile tanışmak bugüne kısmetmiş. Namaz ve yer sofrasında yenen yemek sonrası Hoca tabureyi aldı, Kur’an-ı Kerim’i açarak tefsire başladı. İnşirah Suresi’nin hem mealini hem de tefsirini yapıyor, biz de dinliyorduk.
Bir ara arkadaşlardan biri, “Hocam, bir soru sorabilir miyim?” diye araya girdi. Hoca, “Tabii ki sorabilirsin; ancak dârülharp, dârülislam, cuma, İran… Bunların dışında sorabilirsin” dedi. Arkadaş duraksayarak, “Hocam, başka ne sorayım o zaman?” deyince hoca sert bir üslûpla, “Sen dedikodu yapmak istiyorsun,” dedi ve anlatmaya devam etti. Ders duayla hitama erdi ve ayrıldık.
Doksanlı yıllardan sonra İstanbul’da gerek Saffet Bakırcı Hoca gerekse kardeşi Mehmet Bakırcı Hoca’nın gelişlerinde kimi sohbetlerine katıldım. Saffet Hoca’yla bir defasında bizim evde mutat dersi yapmış, Mehmet Hoca ile de Ay Vakti’ne söyleşi yapmıştık.
Marmara İlahiyatta olsa gerek, bir panelde konuşmacıydı. Program bitince Mustafa Adaş ile birlikte Mehmet Bakırcı Hoca’yı alıp bir yerde oturalım, sorularımızı soralım diye planlarken Hoca, “Şu şadırvana doğru geçelim,” dedi ve “Sorun, ne soracaksanız,” diye ekledi. Yağmur çiseliyor, zaman zaman da sicim gibi yağıyordu. Sorduk, sesini kaydettik ve yayınladık. Sonraki karşılaşmalarımızda o söyleşi ortamını ve hâlimizi gülerek hatırlatırdı.
Onlar Türkiye’yi dolaşıyor; benim tanık olduğum kadarıyla üniversitede kendilerinden istifade etmiş, irtibatları olan öğrencilerin evinde, sınırlı sayıda katılımcıyla Kur’an’dan bir bölümün tefsirini yapıyorlar. Okumayı, özellikle tefsir ve hadis okumayı teşvik ediyorlar ve Müslümanca yaşama konusunda örnek oluyorlardı.
Saffet Bakırcı Hoca Konya’da, 21 Temmuz 2026 da mekân değiştirdi. Kur’an okurken ruhunu teslim etmiş. Vasiyeti üzerine cenazede fotoğraf çekilmemiş. Mümin olmanın, Müslümanca yaşamanın insanı insan yapan saik olduğunu böyle güzel ölümlere tanık olunca daha bir anlıyor, çok zaman geçmeden de unutuyoruz.
Allah rahmet eylesin. Makamı âli, mekânı cennet olsun.