Giriş
Ali Haydar Haksal, Doğu medeniyeti -hakikat medeniyeti- ile Batı medeniyeti arasında düşünce egzersizleri yapan bir fikir ve eylem adamıdır. İnsanı nesneleştiren kapitalist anlayışa karşı; erdem, fazilet ve ahlak gibi insani değerleri önceleyen hakikat medeniyetini savunur. Haksal, kendi toplumuna yabancılaşan, oryantalist kabulleri içselleş- tiren ve hakikatten uzaklaşan aydını tenkit ederek öze dönüşün gerekliliğine vurgu yapar.
Bir mütefekkir olarak Haksal, olay ve olgulara daima islam medeniyeti perspektifinden bakar. Yazılarında ‘insanı, hakikatle kurduğu ilişki’ üzerinden değerlendirir. Ahlak, sorumluluk, adalet, merhamet, inanç ve irade kavramları etrafında şekillenen bütüncül bakış açısıyla kendine has bir yazın ve düşün alanı oluşturur.
İslam coğrafyasındaki parçalanmanın iç ve dış aktörleri üzerinden tahliller yaparak Müslüman’ın kuşanması gereken bilinci ve duruşu ısrarlı bir biçimde anlatmaya çalışır. Haksal, özellikle İslam toplumlarındaki irade kaybını, mezhep ve etnik ayrışmaları; iman, bilinç, diriliş ve direniş kavramları üzerinden sorgulamayı tercih eder. Haksal diriliş ve direnişi, yalnız siyasal bir eylem değil; insanın zulüm karşısındaki kişiliğini, inancını, vicdan ve haysiyetini koruma biçimi olarak algılar. Miskinliği, suskunluğu ve nemelazımcılığı doğrudan doğruya ahlaki bir zaaf olarak yorumlar.
Haksal, sanat ve edebiyatı, estetik uğraşın ötesinde, medeniyet bilinci aşılayan/taşıyan kurucu ve kutlu bir alan olarak görür. Karakoç’un ‘diriliş düşüncesini’, ‘Büyük Doğu’yu, Mavera’yı ve elbette Yedi İklim edebî muhitini, düşünce ile sanatı birleştiren ‘sahih geleneğin’ halkaları olarak değerlendirir. Yazılarında ahlaki niteliği vazgeçilmez bir nas olarak seçen Haksal, bilhassa deneme ve düşünce yazılarında hakikatin tebarüz etmesine azami derecede dikkat eder. Denilebilir ki, büyük ölçüde düşüncesinin metaforik omurgasını Kur’anî çağrışımlar oluşturur. İnsanı, tamamlanmış bir varlık olarak değil; iradesiyle hakikate yönelmesi gereken daimî bir yolcu olarak tasavvur eder. Bu bağlamda insan, kemâle doğru yürüyen, sürekli arayış ve keşif içinde olan bir varlıktır. Müslüman’ı tarihsel hafızasına, vicdanî sorumluluğa ve medeniyet iddiasına çağıran Haksal, mutlak bir iman ve iradeye davet eder.
Haksal’ı tanımlamak yahut ona bir kimlik atfetmek mecburiyeti söz konusu olacaksa şayet, şahsi tercihim ‘okumanın künhüne varmış bilinçli Müslüman’ olurdu. Haksal, duruşu olan, düşüncesinden ve değerlerinden taviz vermeyen şuurlu bir Müslümandır. Düşünce yazılarının Doğu Işığı adıyla 2022-2025 tarihleri arasında birer yıl arayla külliyat haline getirilerek dört cilt halinde yayımlanması2* başlı başına bir değerdir. Bu külliyat, Haksal’ın ‘okuma serüvenini ve bu okuma serüveninden çıkardığı notları’ ihtiva etmektedir. Burada asıl gıpta edilecek eylem, Haksal’ın belli bir odaklanmayla bu okumaları yapmış olmasıdır. Müsteşrikler hakkında yaptığı sistematik okumalardan bahsederken altını çizdiğimiz şu satırlar okumalarının nasıl bilinçli bir eylem olduğunu anlama açısından oldukça mühimdir: “… okumalarım belli bir odaklanmayla geçti. Önce Oscar Wilde ardından Andre Gide’in bütün eserlerini okudum. Daha önce de Goethe ve Kazancakis’i okumuştum…” (Haksal, 2022, s.71). Bu ifadeler, bin küsur sayfadan oluşan bu külliyatın ciddi ve disiplinli bir okumayla meydana getirildiğini hatırlatır. Bu konuda hayret edilecek bir titizliğe sahiptir Haksal. Odaklandığı yazarın bir eseri farklı kişiler ve/ya yayınevleri tarafından tercüme edilip basılmışsa, bu iki baskı arasındaki farkı görebilmek için eseri baştan sona yeniden okuyacak kadar dikkatli ve titizdir. Tıpkı elyazması eserlerde olduğu gibi karşılaştırmalı bir okuma ve inceleme yapmaktadır. İşte bu okuma biçimi, şapka çıkarılacak kadar gıpta edilesi bir eylemdir. Hususen okumadan yazan(l) günümüz kalem erbabına ‘sadık ve sağlam bir okur’ olmadan yazar olunamayacağını bir kez daha göstermiş olmaktadır.
Haksal’ın Doğu Işığı külliyatında yer alan yazılarının ana izleği, ‘hakikat medeniyeti’ yani İslam medeniyeti ve düşüncesidir. Bunun karşısında da Batı medeniyeti ve çıkmazı vardır. Külliyatta, Batı medeniyeti nosyonuyla yetişen ve Doğu medeniyeti hakkında yazan ve hüküm veren oryantalistler derinlemesine ele alınmıştır. Haksal, bu oryantalistlerin ‘hakikat medeniyeti’ne yönelmelerini ‘doğunun ışığı’na bağlar. Bu bağlamda kendi çıkmazından kurtulmak ve bir çıkış bulmak için arayış içine giren müsteşriklerin yöneldikleri merkez ‘Doğu’dur. Ortaçağ karanlığından aydınlığa çıkmak için çabalayan Batı’nın rönesans ve reformu hareketi, ‘Doğu medeniyeti’ sayesinde neşvünema bulmuştur. Dini ve metafiziği devre dışı bırakan Batı, saplantılarıyla baş başa kalmıştır. Halbuki aynı dönemde islam medeniyeti, pırıl pırıldır (Haksal, 2018, 61).
Doğu Işığı 1 -Endülüs-İspanya- Girit’e hasredilmiştir. Haksal bu eserde özellikle üç isim üzerinde durur. Bunlar, Endülüs’te yetişen Cervantes, Giritli Kazancakis ve Juan Goytisolo’dur. Haksal, bu yazarların genel anlamda Batı düşüncesiyle yetiştiklerini, bu nedenle Batı’nın hor görüsü ve öfcesiyle ‘Doğu medeniyetine’ baktıklarını söyler.
Müslümanlara esir düşen Cervantes’in Doğu medeniyeti düşüncesiyle yetiştiğini, bu etkiyle eserlerini telif ettiğini söyleyen Haksal, Don Kişot’un telif bir eser olmadığını, yazarın “Örnek Alınacak Hikayeler” adlı eserinin önsözünde de belirttiği üzere bunun bir adaptasyon olduğunu belirtir. Haksal, Cervates’in eserlerinde Müslümanlar için kullandığı “morisko” sıfatının bir öç alma ve hor görmeden kaynaklı olduğunu öne sürer. Müslümanların çoğu zaman aşağılık kompleksiyle Batılı müsteşriklerin eserlerini hakkıyla okuyup değerlendiremediğine değinen Haksal, bu kompleks ve hayranlık nedeniyle doğru değerlendirilmelerin yapılamadığını belirtir. Don Kişot başta olmak üzere, oryantalistlere ait eserlerin ‘doğu gözüyle yahut doğru gözle’ okumanın önemine vurgu yapar. Cervates’in Batılı bir öfke ve histeriyle meseleye baktığını, Hz. Peygamber ve Müslümanlar için “barbar” sıfatını kullanarak algı ürettiğini söyler. Endülüs gibi parlak bir medeniyeti yok edip aslında nasıl “barbarca” davrandıklarını unutup ‘hakikat medeniyetine’ pervasızca saldıranların kim olduğunu unutmamak gerekir. Haksal’a göre Cervantes gibi yazarların Müslümanlara karşı İspanyol halk kahramanı “Rodrigo”yu (Le Cid/El Cid Destanı) öne çıkarmaları bilinçli bir tercihtir. Kardinal Ximenes’in düşünce sistemi üzerinden kendi algılarını üreten Cervantes’in yeniden ve daha dikkatle okunmasını salık verir.
Haksal’ın üzerinde durduğu diğer bir isim Giritli Kazancakis’tir. Girit’e tutkuyla bağlı olan Kazancakis, hayatını gezme ve düşünme üzerine bina etmiştir (s.112). Haksal, eserlerinde belirgin bir İslam düşmanlığı sezilmeyen Kazancakis’in sürekli bir arayış içinde olduğunu söyler. Özellikle Girit’te Müslüman komşularla geçen çocukluk yıllarına atıfta bulunduğunu, Doğu medeniyetine özgü olarak “temizlik ve hoş kokuları” daima bir liet motif olarak kullandığını söyler. Doğu’ya ait ezoterik yapının Yunan kültüründe olmaması ona göre bütün gizemin yok olmasına yol açar. “Keşiş ve derviş” kavramlarını bilinçli bir biçimde kullanan Kazancakis hem çocukluğuna hem de arayışına vurgu yapar. “Kardeş Kavgası”nda aynı arayışı sürdüren yazarın, Rusya ve Uzak doğu gezileri, Hindistanlı Müslümanlarla ilgili gözlemeleri dikkat çekicidir. Doğu mistisizmi ile Batı’nın rasyonalizmi arasında gel-gitler yaşayan Kazancakis, Lenin’in Komünist Rusya’sından etkilenir. Bu seyahatin izlenimlerini Kayalı Bahçe adlı eserinde teferruatıyla anlatır. Hindistanlı Müslümanlarla alakalı olarak sarf ettiği “hâlâ insanlık haysiyetini muhafaza ediyorlardı” (s.157) cümlesi Haksal’ın dikkatinden kaçmaz. Bazı insanların arayışı bir ömür sürer, Kazancakis bunlardan biridir (s.165). Kazancakis için İspanya ve Endülüs önemlidir. Haçlı Saldırıları vasıtasıyla Doğu’ya ait kültür, bilim ve medeniyetin Batı’ya aktarıldığına inanır. Rönesans’ın gerçekleşmesinde İslamî Endülüs etkisini açıkça kabul eder (s.175). Kurtuba’ya (Cordoba) özel bir ilgi duyan Kazancakis’in burayı betimlerken kullandığı sıfatlar oldukça enteresandır: “Kurtuba, insanlık tarihinin en derin yarası… bu bahçelerde ruh da uslanıp süslenir. Burada hayat, canlı, şen ve huzurludur. Burası büyülü egzotik ve masalsıdır (s.189-190). Haksal, bilhassa Sevilla’da gördükleri karşısında şaşıran Kazancakis’in yüksek Endülüs kültürü karşısında derinden sarsıldığını tespit eder. Katedrallerin karanlık ve izbeliği karşısında cami ve külliyelerdeki aydınlığı karşılaştıran Kazancakis’in teslim olamayışını “tam bir paradoks” olarak tanımlar. Ona göre Granada bir yükseliş ve çöküş traje- disidir. Her şeyi yerle bir eden, yakıp yıkan Haçlı zihniyeti karşısında şaşkın ve acizdir. Elhamra tasvirleri bu bakımdan ilgi çekicidir.
Haksal, “Bir Sürgün: Juan Goytisolo” başlığı altında Endülüs kültürüyle yetişen bir melezi, yani entelektüel kimliğiyle yazar Goytisolo’yu ele alır. Çocukluk yılları Katolik bir yaşamın etkisiyle geçmiştir. Annesi kaybetmesi ve Franco’nun faşist yönetimine karşı olmasından kaynaklı yıllarca sürgün hayatı yaşamıştır. Haksal, İspanya’daki kültür talanının Goytisolo üzerinde derin bir etki bıraktığını ve Fas’ta bir süre yaşamış olmasının bakış açısında ciddi değişimlere neden olduğunu fark eder. Onun bir oryantalist değil, arayışlar düşünürü olduğunu, kendine dönük kabullerle yakarışlara sahip olduğunu söyler (s.219). Goytisolo’yu ‘vicdanlı ve özgün bir romancı’ olarak tanımlayan Hak- sal, onun özellikle yakın coğrafyaya duyarlı olduğunu ve Bosna’da yaşananlara karşı net bir tavır takındığını ifade eder. Yazarın huzur bulduğu yerin Marakeş olduğunu, bu İslam beldesinin ruhuna iyi geldiğini vurgular. Goytisolo’nun iyi bir gözlemci ve entelektüel olması, Şazeli tarikatıyla ilgili ciddi tespitler yapmış olmasını önemser.
Doğu Işığı 2 -Rusya cildi klasik Rus yazarlara ve eserlerine ayrılmıştır. Haksal, ‘Doğu’dan kastının bütün İslam dünyası olduğunu yeniden hatırlatarak başlar çalışmasına. Ona göre Doğu, insanlığın ve peygamberliğin merkezidir. Buna mukabil Vatikan ise devlet içinde devlet ve saltanat merkezidir.
Ortodoksluğun merkez kalesi olarak Rusya, tarih boyunca dikkat çekici bir coğrafya olmuştur. Özellikle Rus edebiyatına kimlik kazandıran Dostoyevski, Tolstoy ve Puşkin gibi yazarlar, bütün dünyanın dikkatlerini kendi üzerlerine çekmeyi başarmışlardır.
Haksal’ın okumalarına göre Dostoyevski, yaşadığı bedbaht hayat dolayısıyla nihilizme yakın Ortodoks bir Hristiyan’dır. Katolik mezhebe ve sekülarizme karşı neredeyse tavizsiz olan Dostoyevski’nin eserlerindeki asıl vurgu “insan”, özellikle Rus insanıdır. İnsanı önceleyen bir bakış açısıyla romanlarını kaleme almıştır. “Ölü Bir Evden Notlar” adlı eserinden hareketle cezaevinde tanıştığı Dağıstanlı Ali’ye karşı duyduğu sempati ve Ali’nin ağabeylerine karşı tavrı itibarıyla “Doğu” teması başladığını kabul eder Haksal (s.22). Dostoyevski’nin büyük bir romancı olduğunu, onun eserlerinde Müslüman ile Türk’ün aynı anlama geldiğini ve çoğunlukla Doğu imajının olumsuz olduğunu vurgular. Doğu’ya ait bir imaj kullanacaksa “keskin kılıç” imgesi üzerinden olmaktadır. Haksal, Dostoyevski için asıl kırılmanın Sibirya sürgünüyle başladığını söyler. Hapishanede okunabilen tek kitap İncil olunca nihilist düşünceden Ortodoksluğa yatay geçiş yaptığına dikkat çeker (s.55). Dostoyevski’nin Tolstoy gibi doğrudan İslam’la teması olmadığından Müslüman kimliğe karşıdır.
Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul etmez, O’nu daha çok bir ‘kanun koyucu’ olarak kabul eder. Dostoyevski, Osmanlı’nın Balkanlardaki varlığına şiddetle karşıdır. Döneminde revaçta olan “hasta adam” ve “zalim” sıfatlarını bilinçli kullanır (s.65-70). Dostoyevski’nin iki önemli ideali -hayali- vardır: Biri Kudüs, diğeri İstanbul. Ona göre istanbul, Ortodoksluğun ruh merkezidir ve asla vazgeçilmezdir. istanbul, bizimdir bizim olacak onda bir slogan haline gelmiştir (s.75&115). Düşünceleri ve bakış açısı dolaysıyla Puşkin’e hayran olan Dostoyevs- ki, Tolstoy’a karşıdır. Ona göre Puşkin, Rus insanını ve ruhunu temsil eder; ancak Tolstoy asla öyle değildir (s.88). Eserlerinde Yahudileri, ezelden beri tefeci olduğu düşüncesiyle yargılar, bir bakıma antisemittik bir düşünceye sahiptir. Ünlü roman kahramanı Raskolnikov’un öldürdüğü kadının bir tefeci olması Haksal’a göre tesadüfi değildir (s.90). Dostoyevski, Yahudileşmekten nefret eder. Katoliklere karşı olan Dostoyevski, onları dinsizlikle suçlar.
Haksal’a göre milletlerin özünü dinler ve kültürler oluşturur. Bu bakımdan milletin içinden çıkan yazar ve şairlerin bu minvalde ürettiklerine dikkat çeker. Rus edebiyatının ‘aristokrat romancısı’ Tolstoy, Haksal’ın derin okumalarına konu olmuştur. Dönemin gözdelerinden olan Tolstoy, büyük bir toprak sahibidir. Bu bakımdan Dostoyevski gibi zorluk çekmemiştir. Seçkin bir aileye ve çevreye sahiptir (s.132) Ancak Rus Çarlığının kriz dönemlerinde yaşamış olması şansızlık olarak değerlendirilebilir. Sosyalizm ve Fransız İhtilali’nden etkilenen Tolstoy, ateizm ve nihilizmin zirve yaptığı bir devirde yaşamıştır. Haksal’a göre romanla- rındaki asıl tema yaşadığı dönemi ve kendi iç kaosudur. Dili içten, riyasız ve gerçektir (s.133). Düşünceleri sebebiyle “aforoz” edildiğinden kiliseye karşı mesafeli ve sorgulayıcıdır. Ömrü boyunca “huzursuz” bir hayat sürmüştür. Varlık içinde yokluk yaşayan bu huzursuz romancının ölümünü edata bir intihar olarak değerlendirir Haksal (s.172). Tolstoy, inanç konusunda sorgulayıcıdır. Ona göre “aklı başında bir varlık dinsiz yaşayamaz (s.174). Ancak, hataları ve sahihliği konusunda tereddütleri olan Tolstoy, kiliseye karşıdır. Aforoz edilmiş olması ve kiliseye karşı çıkması sebebiyle onu anarşistlikle suçlayanlara “beni anarşistler arasında sayıyorlar, hayır anarşist değil, Hristiyan’ım…(s.184). Tolstoy, tahrif edilmiş İnciller üzerinden kiliseye karşı olduğunu vurgular. “Eğer kilise Hıristiyan ise, ben değilim; eğer onlar değilse ben Hristiyan’ım” (s.214). Hacı Murat romanında Şeyh Şamil ve Hacı Murat karakterleri üzerinden Müslüman kimliği ve Çeçenleri tanır. Düşman adına birbirini katleden Müslümanların dramlarına dikkat çeker (s.205). Ahlaklı eğitimi önemseyen Tolstoy’a göre çağın iki önemli vebası vardır: Kilise Hıristiyanlığı ve materyalizm… (s.221).
Doğu Işığı 3 -Fransa’ya hasredilmiştir. Haksal’ın üzerine derin okumalar yaptığı ilk isim Voltaire’dir. Fransız aydınlanmasının önemli isimlerinden olan Voltaire, felsefeyle içli dışlı olsa da bir filozof değildir. Haksal’a göre Voltaire, Doğu medeniyetini iyi okumuş ve anlamış biridir. Kur’anı Müslümanların anayasası olarak kabul eder (s.5); Ancak alışkanlık gereği Müslümanlara “barbar” demekten geri durmaz. Tıpkı Tolstoy gibi, ‘kilisenin dogmalarını’ sorgulayan Voltaire, Katolik kilisenin tam bir bağnazlık içinde olduğunu söyler (s.7). Haksal’ın tespitlerine göre pek çok müsteşrik gibi Voltaire da Binbir Gece Masallarından etkilenmiştir. Müslümanlar hakkında yazdıkları ilk bakışta iyi niyetli ve nesnel görünse de yanıltıcıdır (s.12). Voltaire, Avrupa’daki çürümüşlüğü kilise etkisindeki dini anlayışa bağlar (S.14). Kilisenin baskısı dolayısıyla Doğu’ya ilgi duyan Voltaire, daha önce Türkler için “Şu Türkler yok mu, şu Türkler, vaftiz yüzü görmemiş imansızlar” düşüncesine sahipken İstanbul’a geldikten sonra “Aman bu Türkler ne iyi in- sanlarmış” düşüncesine geçiş yapar (s.15). Voltaire, arayışlar içindeyken Paris’ten çıkıp uzun seyahatler yapıyor. İncillerin birbiriyle çelişmesi, onun en büyük çıkmazı. Tolstoy gibi O da “Hıristiyanlığın doğuş zamanlarındaki özü” aramaktadır (s.22). Hıristiyanlıkla İslam’ı karşılaştırıp “Muhammed’in dini parlak bir dindir (s.26) itirafında bulunuyor. Haksal’ın Voltaire okumalarında tespit ettiği “Hıristiyanlık isa’nın devrinden çok farklıyken Muhammed’in dini her yerde harfi harfine aynıdır” (s.26) tespiti oldukça önemlidir. Dinsizliğe karşı olan Voltaire, mevcut haliyle de Kilise Hıristiyanlığına da mesafelidir. Osmanlı’nın koruyucu, himaye edici özelliğine vurgu yapan Voltaire’ın “Fanatizm ve Muhammed” eseri bu bakımdan dikkat çekicidir.
Haksal’ın Fransa durağında üzerinde egzersizler yaptığı diğer bir isim ünlü seyyah Gerard de Nerval’dir. Haksal’a göre Batılıların Doğu ilgisi, Napolyon’un Mısır Seferiyle bir tutkuya dönüşür (s.81). Bu ilgi daha çok işgal ve emperyal bir niyet taşır. Doğu, bir giz ve çekim sahasıdır. Özellikle Binbir Gece Masalları etkisiyle “harem ve kadın” asıl merak edilen konulardır. Nerval’ın Mısır’da öğrendiği “Muhammed bir kral değil, kızı Fatı- ma da kraliçe değil, Allah katında herkes birdir” nassı, onu fazlasıyla şaşırtır. Voltaire, “kılıç” imgesi üzerinden Müslümanlara bakar ki, bu daima olumsuzdur. istanbul, hayatla me- matın (mezarlıkların yakınlığı) bir arada olduğu bir şehirdir. Saray kadınları hakkında yaptığı tespit dikkat çekicidir: Saray kadınları, şiir, musiki, coğrafya bilen bilginlerdir (s.115). İstanbul’daki “ramazan akşamları”na değinen Voltaire, Tanzimatla başlayan giyim kuşamdaki değişimi özellikle vurgular.
Haksal’ın okumalarında geçen diğer isim Ernest Renan’dır. Haksal göre Renan hem kendisi hem de uygarlığıyla çatışma halindedir (s.127). Özü itibarıyla Hıristiyanlığa bağlı da olsa Papalık kurumuna ve Kilise’ye karşı mesafelidir. Endülüs İslam medeniyetinin etkisiyle “Allah’ı yani en ideal olanı kendi içimizde bulmalıyız derken bir yürek devletine işaret eder (s.127). Haksal’a göre Renan İslam’a ve Müslümanlara karşı önyargılıdır (s.149). Doğu okumaları onda belli bir değişime neden olsa da aradığı şey Havarilerin yaşadığı değişmeyen Hıristiyanlıktır. Onu da bulmayınca müspet ilimlere ve felsefeye yönelmiştir. Tabiatüstü diye bir şey yoktur, varsa yoksa en üstün şey akıldır (s.160). İslam’ı bir öğreti olarak değerlendirir ve “Muhammedanizm” olarak tanımlar.
Batıya hayranlıkla değil, eleştirel bir bakışla bakılması gerektiğini söyleyen Haksal’ın Fransa’daki son okumaları Viktor Hugo üzerinedir. Hayranlığımız nedeniyle Batılı yazarların sorunlu taraflarını göremediğimizi düşünür. Hayranlık, hakikate perdedir (s.263). Haksal’a göre Hugo koyu bir Hristiyan’dır. Doğu medeniyetini yeterince tanıma fırsatı olmayan Hugo’nun alışkanlık ve hor görü sebebiyle Müslümanları “barbarlık” sıfatıyla niteler. Haksal özellikle “Les Orientales” eserine dikkat çeker. Yine politik amaçla yazılan “Mahomet” şiirinin nefretten kaynaklı olduğuna vurgu yapar.
Doğu Işığı 4 -Karşılaştırmalı Metinler cildi, daha önce Doğu Büyüsü I – Ah Kudüs (2018) adıyla yayımlanmış olan eserin genişletilmiş ve yeniden gözden geçirilmiş halidir. Haksal, Kudüs üzerinden okumalar yapar. “Kudüs bir merkezdir, Peygamberler şehri ve ilk kıbledir. Kaderi kanlı bir coğrafya olan kutlu bir şehirdir (2018, s. 7-8). Haksal, şehirlerin ruh taşıdığına inanır: “her şehir bir ruh taşır, tıpkı insan gibi”. Kudüs, bu bağlamda özel bir yere sahiptir. Batı için daima bir hasret, ilenme ve öfke şehridir (s.9). Haksal’a göre en büyük açmaz, Doğu’ya Batılı bir gözle bakmaktır (s.11). Doğu’nun sahip olduğu erdemin Batı’da olmaması, oryantalistlerin daima bir hor görüyle Doğu’ya bakmaları asla göz ardı edilmesi gereken hususlardır. Hak- sal, Kudüs’ü Hz. Ömer’in ve Selahattin-i Eyyubi’nin emaneti olarak görür. Batı medeniyeti bu yüzden hem şehre hem de bu iki isme düşmandır. Doğu ile Batı’nın iki ayrı dünya olduğuna dikkat çeken Haksal, değişen dönem ve koşullarda daima birbirleri için ilgi odağı olmuşlardır düşüncesine sahiptir (s.61).
Haksal, sanat ve edebiyatın düşünceyi özümseyen bir ruh ile insanlığa sunulması gerektiğine inanır. Batı düşüncesinin temelini sanat eserlerinde gördüğünü söyleyen Haksal, meselelere sırtını dönen bir edebiyatın söz konusu olmayacağını (s.236) dile getirir. Her sanat eserinin içinden çıktığı medeniyetten ve kültürden izler taşıdığını, dolayısıyla buna ait bir öz taşıdığını vurgular. Özellikle Tanzimat sonrasına dikkat çeken Haksal, ediplerimiz ve edebiyatımız Batı etkisiyle oryantalist bir bakışla meselelere bakmaya başlamıştır. Kendisini küçümseyen bu yabanıl bakışı kabul etmez.
Haksal’a göre “insanın hayatı, düşüncesi, inancı ne ise, eseri de odur” (S.239). Haksal’a göre ideolojiler kalıp çerçeveler sunar insana, oysa Islam alabildiğine geniş bir perspektif sunmaktadır. Filistin meselesine vicdan ve iman ve acı üzerinden bakan Haksal, Siyonist vahşetin sınır tanımazlığını şiddetle tenkit eder. Ancak bu tenkidin asıl muhatabı suskunlar yani nemelazımcı Müslümanlardır (s.245). Filistin, insanlığın utancıdır. Kanıksama ve kabul ise Müslümanların en büyük zaafıdır (s.246). Haklı olarak Haksal soruyor: Ahlak ve vicdanı belirleyen şey, öz ve ruh nedir? Vicdan nasıl böyle korkunç bir vahşete tepkisiz kalabiliyor? (s. 251).
Şuurlu bir okur, davasına sadık bir Müslüman olarak Haksal, umutsuzluğun korkaklar için olduğunu, inananların asla ümitsiz olmaması gerektiğini ifade etmektedir. Yaşananlara bakarak “insanlık ruhunun bir travma yaşadığını” söyleyen Haksal göre, zamanlar ve dönemler gelip geçicidir, aslolan Müslümanın duruşu, inancı, düşüncesi ve sadakatidir.
Kaynaklar:
Ali Haydar Haksal, Doğu Işığı 1 Endülüs-Ispanya- Girit (Ankara, TDV Yayınları, 2022)
Ali Haydar Haksal, Doğu Işığı II Rusya (Ankara, TDV Yayınları, 2023).
Ali Haydar Haksal, Doğu Işığı III Fransa (Ankara, TDV Yayınları, 2024) Ali Haydar Haksal, Doğu Işığı IV Karşılaştırmalı Metinler (Ankara, TDV Yayınları, 2025)
Ali Haydar Haksal, Doğu Büyüsü 1 Ah Kudüs (istanbul, Iz Yayınları, 2018)