Antakya’nın meşhur Uzun Çarşısı’nda yürüyorum. Her yer yıkılmış, öyle ki önceki zamanlarda çarşı içerisinden görülmesi pek mümkün olmayan bir noktadan Ulu Camii’yi görüyorum… Yürürken birden A. Vahap Akbaş ağabey beliriyor karşımda, heyecandan nutkum tutuluyor, şaşırıyorum, kalbim küt küt atıyor. “Ağabey bu nasıl bir şey? Sen nasıl buradasın?” diyorum şaşkınlıkla, bir yandan da ona dokunup kendimce gerçekliğini anlamaya çalışıyorum. Öyle bir sarılıyorum ki ona anlatamam. Büyük bir şaşkınlıkla kokluyor, öpüyorum. Daha da artan bir heyecanla ölümü görüp gelmiş birisiyle beraber olmanın ayrıcalığına erdiğimi düşünüyorum, kalbim yerinden fırlayacak gibi. O anın sıcaklığı-sarsıcılığı-sevin- ci-merakı içinde, “Anlat ağabey, ne olursun anlat. Ne oldu, ne yaşadın, ne yaptılar?..” diyorum. O ise benim bu heyecanım karşısında ziyadesiyle neşeli, huzurlu, o kendine has güzel tebessümüyle, muhteşem tabiatıyla bakıyor bana. O görüntü hafızama o kadar net işliyor ki. Çok zor bir sınavı başarıyla vermiş bir öğrenci edasıyla başlıyor anlatmaya. “Azizim, bana o kadar güzel davrandılar ki,” diyor, “güzel bir tebessüm ve latif, nazik bir dille, büyük bir kibarlıkla, ‘Kusura bakma, bunu yapmak vazifemiz. Lütfen sıkılma fakat usulen sana birkaç şey soracağız, merak etme,’ diyerek, beni hiç zorlamadan, sanki bunu yaptıkları için özür diler gibi bir üslupla vazifelerini ifa ettiler.
Tekrar tekrar gönlümü aldılar,” diyor. Öyle bir tebessüm, öyle bir mutmainlik var ki Va- hap ağabeyin yüzünde, görülmeye değer… Onun anlattıkları üzerinden ben de o anı yaşar gibi hissediyorum ve kendi kendime, “Ah, Allah’ım bu ne güzel bir ölüm, ne güzel yaşamak ölümü,” diyorum. Sonra birden uyanıyorum.
Evet rüyadan, harika bir rüyadan uyanıyorum. Hayatın içinde bir rüyadan, rüyanın içinde bir hayattan uyanıyorum.
Yaşarken bize hayatı sevdiren adam, vefatı sonrasında rüyamıza girerek ölümü de sevdirmeye çalışıyor. Ne ilginç oluyor bu şairler. Şair de rüyalarımıza kadar uzanıp ölümün korkunç da olabilecek karanlık bir yüzünü değil, aydınlık, güzel, muştu veren bir yüzüyle merhaba diyor bize.
Kuşkusuz, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” hadis-i şerifi her daim anılmaya, hatırlanmaya, hatırlatılmaya değer bir başlık gibi taşınmalı zihnimizde ve gönlümüzde…
Bu rüyadan uyanır uyanmaz bir kenara aldığım notlar, bir süredir masamın üzerinde duruyordu. Birkaç gündür de A. Vahap ağabey gene gönül dünyamın güzel bahçelerinde dolaşıyordu ki kardeşlik-dostluk bağı ile bağlı olduğumuz değerli ağabeyim Şeref Akbaba, benden Vahap ağabey için bir yazı istedi. Vahap ağabeyle hâl-i dünya sebebiyle zaman zaman mola verdiğimiz konuşmalardan birini yaparken yakalandım bu talebe.
Bu vesileyle söylemeden geçemeyeceğim: Vefa denen mefhumu tam zamanında görünür kılan da yine Şeref Akbaba ağabey oldu. Vahap ağabeyin vefatından hemen önce, onun hakkında hazırlanan Ay Vakti dergisinin özel sayısını, kızı Elif Nihan aracılığıyla benden telefon bilgimi alarak bana ulaştırmış, tebessümümü gözleme fırsatı bulmuştu. Bunu unutamam.
A. Vahap Akbaş’ın Çorlu’da kılınan cenaze namazına Şeref Akbaba, Recep Garip, Nurettin Durman ve Nurullah Genç de katılmıştı. Cenaze namazı sonrası merhumu Batman’a uğurlamadan evvel ilçe çıkışında bir sosyal mekânda toplanılmıştı. Hanımının müsaadesi üzerine, 15 Kasım 2014’teki vefatından bir hafta önce yayınlanan A. Vahap Akbaş konulu Ay Vakti yettiği kadarıyla orada hazır bulunanlarla paylaşılmıştı.
Velhasıl, Şeref ağabeyin bu yazı ricası, A. Va- hap Akbaş’ın eserlerini yeniden okuyup hafızamı tazelememe vesile oldu. İlişkimizin toprağını hareketlendirdi, bu yazı aracılığıyla beni de bir bahar bahçesine döndürdü. Zira onu okumak; tabiatla, bağla, bahçeyle, çocukla, varlıkla yeniden tazelenmek mesabesinde bir hadisedir tam olarak.
İnsan insanın yurdudur, denir. Gerçekten de öyle. Vahap ağabeyle tanışıklığım da tam böyle bir şey: 1992 senesinde, mecburi hizmetimi yaparken bir kitapçıda denk gelip aldığım ve bir solukta okuduğum Gülün Aklı romanıyla tanıdım, sevdim onu. Yıllar içinde gelişen, sürgit devam eden, vefatıyla da kesilmeyen kuvvetli bir ilişkiye dönüştü bu tanışıklık.
Bir yazarı nasıl tanıyabiliriz? Bu, aslında bir insanı nasıl tanıyabiliriz sorusuyla yakından ilişkili bir soru. Yazdıklarından, eserlerinden, yaptıklarından, ilişkilerinden; hal, tavır ve konuşmalarından; olaylar karşısındaki duruşundan, yaşayışından; ortama bıraktığı, üç zamanı da içeren açık ve saklı mesajlarından. Bu tespitleri uzatabiliriz. Ama bir yazarı gerçekten tanımak, onun tüm eserlerine ve o eserlere sinmiş üsluba vakıf olmayı gerektirir. Birkaç eserini, birkaç cümlesini okuyup kanaat serdetmek yeterli olmayabiliyor. Benim için ise eserlerin ve sohbetlerimizin yanı sıra, bir de rüyalar eklendi bu tanışıklığa.
Ben onu ilk olarak Gülün Aklı ile tanımıştım; çocuklara ve gençlere hitap eden, ama erişkinlerin de ziyadesiyle faydalanacağı, özüne yabancı olmakla kendini bulmak arasındaki çelişkiyi anlatan, yetişme çağındaki gençler için hazine değerinde bir kitaptı bu. Ama 1954 senesinde Batman’da dünyaya gelen A. Vahap Akbaş, edebiyatın hemen her türünde eser veren bir yazardı. Çeşitliliği severdi. Bahçesine tek çeşit çiçek ekmekten kaçınıp renk renk, cins cins çiçekler ektiği gibi yazın hayatında da bu çeşitliliği sürdürdü. Daha çok şair kimliğiyle ön plana çıksa da deneme, gezi yazısı, öykü, roman ve çocuk edebiyatı alanında kalem oynatmaktan da hiç vazgeçmedi. Öte yandan Mehmet Akif gibi önemli değerler üzerine çalışmalar da yaptı. Vefatından sonra yayımlanan “Bir Hazan Devri Şairi”, Mehmet Akif’e dair biyografik bir çalışmaydı, ki öncesinde Safahat’ın günümüz Türkçesine tercümesinden şairin nükteleri ve düzyazılarına dek uzanan kapsamlı çalışmaları da kitaplaştı.
Çocuklara yönelik kitaplar yazmak, onların ruhunu çiçekleri suladığı özenle sulamak her zaman önem arz etti onun için. Bir çocuk gördüğü yerde, ortamın en önemli kişisi o çocuk olurdu hep. Zira iyi bilirdi: çiçeğin gıdası su, çocuğun gıdası sevgi ve ilgiydi. Emek vererek kaleme aldığı ancak yayım- lanışını göremediği bir diğer kitabı da çocuklara yönelik öykülerinden oluşan “Hop- tirinom” oldu. Güzel ahlakı öne çıkaran öyküleriyle, vefatından sonra dahi çocukların yüreklerine iyilik tohumları serpmeye devam etti.
Çocukları çok severdi. Onlara özel, güzel ve ayrıcalıklı olduklarını; kulaklarına ezan okurken gösterdiği o sadelik ve mütevazı- lıkla hissettirirdi. Kızım Betül hâlâ Vahap amcasını andığında bir başka Betül olur. Betül’ün henüz çocukken ona yaptığı resmi saklamış; yıllar sonra Elif Nihan onu Betül’e vermişti. Çok güzel bir resimdir o, şimdi bizde duruyor. Betül o resimde aslında Vahap amcasından aldığı sevgiyi resmetmiş gibi.
Çocuklar da onu bilir, anlar ve severlerdi. Zira çocukla çocuk olabilenlerdendi. Kendi deyimiyle; “Çocuklar için yazarken hep içimdeki çocuğun peşine takıldım. Çocuklar için yazmak benim için âdeta çocukluğu yeniden yaşama denemesiydi.
A. Vahap ağabey, tam da yazdığı gibi yaşamaya çalışan biriydi. Belki kendimizin de zamandan kurtulmasına vesile olacağını düşünerek, topluma karşı düşünme, yazma, konuşma faaliyetleriyle hayatının hakkını verme telaşesi içindeydi hep.
Kendisiyle buluştuğumuzda, “Ne yapalım bugün?” derdim. “Zuhurata tabi olalım,” derdi. Arabamıza biner, işyeri hekimliği yaptığım fabrikaya doğru zamanın nasıl aktığını bilemediğim sohbetlerle dolu bir yolculuğa başlardık. Neler neler konuşmazdık ki o sohbetlerde. Su gibi akan, akarken insanı serinleten muhabbetimiz, hep daha iyi bir insanın ve ona dayalı olarak daha insani bir toplumun inşası için yapılması gerekenleri alırdı merkezine. Bu anlamda İslam’ı iyice anlayıp onu hayatımızı güzelleştiren ana iksir olarak daha iyi kavramamız gerektiğinden bahsederdi sık sık. Bu kavrayışın iyi, verimli, başarılı olduğu zamanlarda seviyeli, değerli medeniyetler ve eserler ortaya çıktığını; eksik, hatalı, tekdüze, sığ anladığımızda da tersi olduğunu ve bugünkü gibi kafası karışık, gideceği yönü bilmekten uzak, kendine yabancı toplumsal yapıların oluşageldiğini söylerdi.
Kendisine zaman zaman Batman’dan siyasi hayata katılması teklif ve daveti geldiğinde hep hocası Mehmet Kaplan’ın siyasetle ilgili cümlelerini hatırladığını aktarırdı: “Siyaset çamurdan bir çorbadır, onu kaldırabilecek midesi olanlar içebilir,” lafını anar ve altyapının, insan yetiştirmenin öneminden bahseder, geleceğe sağlam kafalı ve sağlam mi- deli insanlar yetiştirip hazırlamakla kendini vazifedar hissettiğini söyler ve o teklifleri de usulünce karşıladığını anlatırdı.
Paylaşmayı, ikramı çok severdi. Kendinde var olanı bölüşmede mahirdi. Bostanından, bağından topladığı çilek, meyve, sebzeleri pay ederdi kimi zaman; bazen de dağarcı- ğındaki bilgileri, tecrübelerini paylaşırdı. Öğrenciler, veliler, gençlerle ilgili anılarını, hayata dokunuşlarını, bu dokunuşlar ile hayatın dışarıya itilmişlerini nasıl kucaklayıp hayatın içine çekiverdiğini görürdünüz.
Sorunları küçük parçalara ayırarak ve sıralayarak çözmeyi önerir ve kendisi de öyle yapardı. Türkgücü köyünde bir bağ yeri almıştı. Orada bir şeyler yetiştirmekten, gelen misafirlerine orada yetiştirdiklerinden ikram etmeyi. Adeta bu bağ evi üzerinden başka mesajlar veriyordu. İnsanların ekilip yetişmekten hoşlanmadığı zamanlarda toprağa ve tabiata sığınıp orada her tür güller çiçekler büyütüyordu. PTT’den posta kutusuna gelenleri almak için şehre indiğinde birkaç dostuna selam verir, bana da elinde- kilerden okumamı istediği dergi ve kitaplardan verir ve bağ evine çekilirdi. “Benim kendilerine bir şey veremediğim ve kendilerinden de bir şey alamadığım ilişkilerden kaçınıyor ve zamanımı verimli kılmaya çalışıyorum,” diyordu. Neşeli bir dışarısı ama hüzünlü bir içerisi vardı, bulunduğu ortamda tebessümünü, gülümsemesini eksik etmezdi
Yıllar içinde kendisiyle yapılmış söyleşileri bir araya getirdiği Zamandan Kurtarılan isimli kitabıyla epey bir haşır neşir oldum son zamanlarda. Belki de bu kitap onu hiç tanımayanlar için onun sanat şehrine giriş kapısı olabilir.
Henüz 15 yaşındayken okuduğu Hemingway’den not defterine yazdığı şu söz, kendisinin de gözlem yapmaya, öğrenmeye ve yazmaya önem vermesinde etkili olmuştu: “Dünyada en mühim şey yazmak, ortaya bir eser koymak, görmek, işitmek, öğrenmek, anlamaktır. Bildiğiniz bir şey varsa ancak o zaman yazın, yoksa yazmayın. Görüp öğrendiğiniz bir şeyi de yazmakta geç kalmayın…”
Zamandan Kurtarılan’da bu alıntıdan bahsettiği söyleşinin devamındaysa şöyle diyor: “Sürekli kâinat kitabını okumaya, onu anlamaya ve öğrendiklerimi başkalarıyla paylaşmaya çalıştım. Bunun yolu dağarcık- takileri yazıya dökmekti; ya da vesile doğduğunda konuşmaktı, öyle yaptım. Bildiklerimi yorumlamaktan ve yeri geldiğinde de sözle ifade etmekten imtina etmedim. Onları bir eser bütünlüğüne kavuşturmak da her zaman aklımın bir köşesinde durdu. Ortaya bir eser koymak Hemingway kadar bana da önemli görünüyor, çünkü yazıya dökmenin karanlıklar içerisindeki fikri gün ışığına çıkarmaktan başka bir şey olmadığını düşünüyorum.”
A.Vahap Akbaş, bir eser yazmanın, ardında bir eser bırakmanın boşa geçirilme riski yüksek olan bir hayatta “zamandan kurtarılan”lar olduğunu söylerdi. Not almayı, küçük küçük yazıp saklamayı salık verirdi hep, bir gün yayınlamak, hayata geçirmek kaydıyla. Ben de o gün bugün küçük küçük notlar aldım hep.
Çocukluğunun bir âlim olan dedesinin etrafında bir ilim ortamında geçtiğini anlatırdı hep. “Daha çocuk denecek yaşta Hafız’ı, Mevlana’yı, Sadi’yi, Mehmet Akif’i, Tahir ile Zühre’yi, hatta Aristo, Sokrat, Eflatun gibi filozofları onun bulunduğu sohbetlerde duydum… Bin Bir Gece Masalları’nın bendeki tesirini zamanla anladım” diye anlatıyor bir söyleşisinde. Model almayı arzuladığı ilk kişi olan dedesinin bilgeliğinden, bunun çevresinde uyandırdığı saygıdan öylesine etkilenmiş ki, onun gibi bilgili olabilmek arzusu onu öğrenmeye, gözlemlemeye ve bildiklerini gerek sohbet ortamlarında, gerek kaleme aldıklarıyla paylaşmaya sevk etmiş.
Nitekim 2000’li yılların başında, Çorlu’da başlayan tanışıklığımız boyunca hayatı severek yaşamayı, varlığa tebessümle ve heyecanla bakıp kucaklamayı öğreten; bunu şiir, öykü, deneme, roman, çocuk edebiyatı gibi pek çok kanaldan akarak yapmaya, yaptırmaya çalışan; daima çabalayan, bunun için ince, samimi, çocuk yanını hep hatırda tutan; kuşları, gülleri, caddeleri, çocukları, insanları, hayatı hep birlikte sevip kucaklayan yanını yakından müşahede eden bir dostu olarak kendisinin de pek çok kişide, dedesinin onda bıraktığı tesiri bıraktığına şahit olmuşumdur.
Hastalığıyla ilgili teşhisi konulduktan sonra zaman zaman tedavi için o dönem başhekimliğini yaptığım hastaneye gelip giderdi. Yoğun bakımda birkaç gece yatıp oradan servise geçtiğindeki konuşmalarımızı unutamam. Bir edebiyatçının, bir şairin, güzellikler âşığı bir insanın duyarlılığıyla hastalarımızın psikolojisini unutup nobranca davranan yeniyetme, bu konularda gerekli eğitimi almamış sağlık görevlilerinin orada yatan insanların haletiruhiyelerini dikkate almayan, ruhsuz, empati kuramayan, soğuk yaklaşımlardan bir dolu örnekler vermiş, bunların tedavi edilmesi gereken sorunlar olduğunu kendisine has üslubuyla dile getirmişti. Sosyal hastanecilik uygulamalarının ilk örneklerini verdiğimiz bu hastanede kendisi de bizim sanat danışmanlığımızı yapmıştı.
Hastalığının ilerlediği günlerde İstanbul’dan davet ettiğimiz ünlü neyzen Murat Bey, Va- hap ağabeye ney üflemiş, kendisi de bundan ziyadesiyle memnun kalmış ve üflemesi için isteklerini sıralamıştı. O anlarda derin bir huzur yakaladığını hissettirmişti bizlere. Daha sonra musiki cemiyetimiz hastanemizde inkişaf etmiş, tiyatro gösterileri, resim, fotoğraf, sanat galerileri açıp hastalarımızı hastanenin kasvetli ortamından çıkarmak için değerli çalışmalar yapmıştık. Velhasılı, son anlarında dahi insanlara faydalı olacak fikirler ilham etti. Allah gani gani rahmet eylesin.
Vefatına müteakip bana yüklenmiş sorumluluğun gereğince cenazenin Batman’a nakline ilişkin işlemlere başlamıştık. Biz bir yandan, dostları ve arkadaşları bir yandan çabalıyorduk. Tıkalı gibi görünen yollar birdenbire açıldı ve gece yarısına yakın Batman şehir mezarlığına ulaştık.
Beni tanıştırdıklarında işte Vahap ağabeyimin annesi diyebileceğim bir insan kar- şımdaydı. O kendinden taşan metaneti ve sükûnetiyle bizleri yatıştırmaya çalışıyordu. Ağırbaşlı, mütebessim, yılların belini bükemediği kadın, Vahap ağabeyimin annesi, karşımızda ona sırtımızı yaslama ihtiyacımızı gideriveriyordu; bir dağ gibi. Vahap ağabeyin de dediği gibi;
annem dağ gibi bir köylü kadını
sessiz mahzun ama başı dik kararlı
yüreğinde kırların bütün çiçekleri
ve bütün kuşları gökyüzünün
bir yanı çalı çırpı bir yanı süt bakracı
başında ak tülbendi ve dağların dumanı
ardında bir ben bir kardeşim kuzu
ve çocuk kalbimde
yüzünden derlediğim deste deste gülüş
annem dağ gibi bir köylü kadını
Sözün özü, samimi, sahici, akıllı, nüktedan, dervişmeşrep, mütebessim, etrafındaki insanlar için bir çınaraltıydı o.
Bu vesileyle onunla, zamandan kurtardığı kelimeleri aracılığıyla bir kez daha sohbet etmiş olmanın huzuruyla bitiriyorum bu yazıyı. Belki de asıl merhaba, tam da böyle bir şeydir: bir dostun bize bıraktığı kelimelerle, yıllar sonra bile yeniden karşılaşabilmek. Rahmetle anıyorum, ruhu şad olsun.