“Bunlar, yani her şey, söylediklerim…  Anlatmak istediklerimin ne kadarını anlatabilir, anlamak istediklerinin ne kadarını anlamlandırabilir bilmiyorum… Sanıyorum bir anlam sorunu bu…”
09.04.2009

Sayfada yazılı olan bu cümleler onu derinden etkilemişti. Beklemediğinden miydi bu etki yoksa beklediğinin bu kadar çıplak ifadesinden miydi, kestirmek zordu… Gözlerini sayfaya dikmiş bakıyordu görünürde. Oysa zihnine küçük bir taş gibi düşmüş olan bu cümleler, suyun altında bulunan ve suyu bulandırmaya müsait ne kadar çamur varsa, su yüzüne çıkarmış gibiydi ve zihnindeki bulanmaları yaşatmaya başlatmıştı ona. Gün boyu yaşadıklarına anlam vermeye çalışmaktan zihni epeyce yorulmuş olsa gerek, algılamak zor geliyordu cümleleri. “Zor gelen kolay olur muydu, kolaylaşır mıydı?” bilinmiyordu… Sanıyorum bu bir anlam sorunuydu.

Yeşil ışık yanmıştı ve bir hareketlilik ile insanlar karşıya geçmiş, vapura yetişmeye çalışanların, otobüse binecek olanların ve gezmek için, boğazın kenarına gitmek isteyenlerin ve daha birçok sebepten bir işe koşturanların görüntüsü görünmeye değerdi. Yeşil ışık yerini kırmızıya bıraktığında, hala karşıya geçmemiş olan birisi vardı ve öylece bakıyordu insanlar ona, o ise cümlelere… Vücudunun donuklaştığını da fark etmemiş ve esen rüzgâr onun duruşuna bir melodi oluşturmuş gibi kafasını kaldırıp etrafına bakmaya başladı. Hafifçe dalgalanan saçlarının verdiği hazzı hissederken, her şeyin anlamsız ve saçma olduğunu bir kez daha müşahede eder gibi durdu. Bir adım atmak dahi zor geliyordu, bir adım atmayı denedi ve korna sesleri ile irkildi.

Yol onun için sonu olmayan ve uzadıkça uzayan ve uzadıkça kaybolan bir görüntüydü… “Gerçekte var mıydı, insanın zihninde oluşan görüntüler miydi, yollar nereye çıkıyordu?” diye birçok kez düşünmüştü. Yine düşündü, yolun ortasındaydı ve 5 adım atması için bekleyen ve sürekli korna çalan otomobiller adeta isyan ediyordu. Oysa onun yollarında bu kadar net görüntüler ve bu kadar net korna sesleri yoktu. Düşünceleri derinleştikçe derinleşiyor ve ellerinden buhar olup uçuyordu sanki… Geriye boş ve manalı bakışlar kalıyordu… Evet, bu bir anlam sorunu gibi duruyordu…

İrkilmişti ve hemen, koşar adımlarla karşıya geçti. Düşüncelerinden anlık da olsa kurtulup, mektubu zarfın içine koydu ve hızla, evin bulunduğu sokağa girdi ve bir zaman sonra da kayboldu. Yolun ortasında durmasına sebep aksayan trafik tekrar eski haline dönmüş, o ise geriye bakıp basit bir eylemin dahi sosyal hayatın düzenini aksattığını düşünüp, nasıl bir sistemdir bu diye geçirmişti içinden… Şehirli yaşamın kuralları vardı ve şehirli yaşam duyguları kaldırmıyordu. Şehirli yaşam işte, demek hem bir sitemin hem bir kabullenişin hem de eskiye özlemin ifadesiydi aslında.

Uzun zamandır mektuplaşıyorlardı arkadaşıyla. Konular çoktu, söylenenler çoktu, söylenmişler ise daha da çoktu. Sürekli çalışan insanlar belirli bir zamandan sonra anlamsızlaşıyorlardı ve ne için yaşaması gerektiğini dahi sosyal hayatın yoğunluğu içerisinde unutup gidiyorlardı. Hayat ise akıyordu… O ise bunların hepsinden sıyrılarak bir şeyin farkına varmıştı: İnsan zulmediyordu kendine…

Evine geldiğinde dağınık bir mutfak, dağınık bir oda, dağınık notlar, kâğıtlar, etrafa savruk halde bırakılmış kitaplar panoramasını düşünürken, keşke o halde olsaydım, keşke dağıtsaydım, keşke her biri için bir haykırmışlığım, bir kızgınlığım olmuş olsaydı diye söylendi… Sen de biliyorsun ki dostum, böyle değilim ve sen yine biliyorsun ki dostum ben böyleyim.

Gerçekten de odası, olmasını istedikleri gibi değildi. Tertemiz, düzenli ve dizaynı çok hoş bir odaydı. Hoş geldin, demiyorum sana. Sen zaten hoş geliyorsun, konuşabiliyorum seninle… Her zamankinden mi, yoksa benim gibi çayı tercih edecek misin bu sefer, dedi ve cevabın verilmesini beklemeden mutfağa gitti. Tercihim çaydan, dedi arkadaşı. Ocağı yaktı ve suyu ocağa koyduktan sonra odaya gelerek, başından geçenleri anlattı… Dün mektubu okurken yolun ortasında kalmışım ve arabaların korna isyanını fark ettiğimde arkamdan, manyak mısın, dediklerini duydum.

“…Anlam sorunu yaşıyor insanlar belkide… Anlayamama sorunu desek daha mı doğru olur… Ya da anlamlandıramama sorunu diyelim… Yazdıklarını okudum, üzerinde düşündüm ama hala bende oturmayan, bir yere koyamadığım noktalar var…”
30.04.2009

Geçen akşam, öğrencilik yıllarımda “insandaki merhamet” konulu bir yazı yazdığımı hatırladım ve yazıyı uzunca bir zaman aradım. Sonunda buldum ve okudum. “Mücadele ve merhamet insana güç kazandırır” cümlesi gözüme takıldı. Şimdi düşünüyorum, mücadele edilecek, endişe duyulacak bir şeyler var mı diye? Sanıyorum her insanın kendi içinde bir mücadelesi olmalı ve yine kendi içinde merhamet kaynağı olmalı… Kendine zulmeden, kendini önemsizleştiren, kendini esir eden, etken değil edilgen konumda kalan insan iradesinden ne beklenir ki diye düşündüm.

Yeter sanırım, bunlarla kafanı yorma ve hayatın biraz da olsa akışına katıl… Katılmayanlar, kapılıp gittiler bu sefer… Ne zamandır soracaktım sana, mektuplar kimden geliyor? Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektupları bilirsin değil mi, Marks’ın Engel’e yazdıklarını da bilirsin. Birisi duyguları, bir diğeri fikirleri karşısındakine ifşa etmektedir. Bu mektuplar ise başka, çağ ötesinden bahsediyor sanki… Günümüzde yaşamıyor bu mektupları yazan kimse. Söylemeyeceğini biliyorum. Yine de şansımı denemek istedim dostum.

Çay suyunun kaynamış olma ihtimalinin yüksek olması muhabbeti bölmüş ve bir anlamda da sorulardan kaçarak kurtulma fırsatı sunmuştu ona.
“… Bir gün, geleceğini biliyorum. Bir gün sen olacağımı biliyorum. Bir gün senin babayani yaşamın ve virdizeban ettiğin cümleleri anlayacağımı biliyorum. Bilmediğim ise geç kalkmak. Ondan ise çok korkuyorum…”                                                                                                                      07.05.2009

Bu satırları yazdıktan sonra çayları servis tepsisine koyup servis etti ve evlenmiyor musun dostum, diye sordu. Aslında bir kız var ve senin benden uzak tuttuğun soruların cevapları gibi, bana uzak dostum. Buna gülünür işte, diyerek bir kahkaha atmak istedi ama tebessümle yetindi sadece…

Kendine fazla yükleniyorsun dostum, bunu kendine yapma, hayat devam ediyor, takılma geçmişe… Mektuplar, ah o mektuplar, beni yoruyor dostum. Evet, mektuplar beni yoruyor, yorgunluğum kırgınlığa, kırgınlığım kızgınlığa kadar varıyor bazen. Sadece benden beni alan, bende beni sükûnete çağıran, bende bana mülhem olanlar hoşuma gidiyor… Onlar da olmasa sanıyorum Bakırköy’de olurdum… Bu söz üzerine karşılıklı gülüştüler fakat bu öyle bir gülüşmeydi ki hala gizemli bir şeyler vardı, zihinlerinde, yüreklerinde…

“Sona yaklaşıyorum gibi hissediyorum. Nedendir bilmem ama sanki eziliyorum, kendimce eziyorum. Kış mevsimi bitsin diye beklemiştim, bitti. Bahar gelsin, iyidir değişiklik dedim, geldi. Bahanelerim de tükeniyor, sana karşı… Artık karşı koyamıyorum…”
Tarihsiz…

Bu bir anlam sorunuydu ve kafasında netlik kazanan bu yargı artık onu daha mücadeleci ve merhametli yapmıştı. Nedense mektuplarına cevaplar gelmiyordu artık… Bir yıl sessiz sedasız geçen günlerin ardından, hala gelmeyen cevaplar ise onu her geçen gün sonsuzluğa itiyordu. Arkadaşı evlenmiş ve hayatın akışına kapılmıştı ve kendisi ise ya katılacaktı akışa ya da direnmeye devam edecekti. Tek tesellisi mektuplardı… Onlar da gelmez olmuştu…

Hasretle beklenen her zaman gelir miydi?
Yoksa hasret beklemenin kendisi miydi?
Evet, bu bir anlam sorunuydu…
Cevabı herkese göre değişen ve çıkmaza girilen…

Bu yazıyı paylaşın