Bir süredir aynı evde yaşıyoruz, diyebilirim ki genç bir üniversite öğrencisiydim, bir şekilde kesişti hayatımız, ne kadar uğraşsam hatırlamıyorum onunla nasıl tanıştığımızı. Ama hayatın mermi kadar hızlı yürüdüğü günlerde kahkahalar içinde birbirimize bakardık, gözlerinden taşan bir gülümse vardı, hatırlıyorum.
Ne zaman aramız açıldı, ne zaman merhabayı kestik bilmiyorum. Ama ayrılmayı beceremeyen karı kocalar gibi; aynı evdeyiz hala. Hangimiz diğerine “hadi artık, bitsin bu arkadaşlık!” diyecek bilmiyorum, bir uçurum kıyısında yürürcesine, her an, her nefeste, her karşılaştığımızda “Şimdi söyleyecek.” ya da “Ben artık konuşacağım.” diyorum ama ya başka bir şey söylüyoruz, geveleyerek ya da susuyoruz. En çok da bıçak gibi susmalar dokunuyor bana… O gülümsemeler, eğlence, mutluluk. Hepsi soldu, karardı. Hayatımızdan çıktı. Niye hala aynı evdeyiz? Alışkanlık mı?
Çok uykusuzluk çekiyorum, geceler bitmiyor. Üstelik müthiş bir yorgunluk var üzerimde, yatıyorum bitkin ufacık gözlerle, yatakta rüya mı gerçek mi bilemediğim bir şeyler geliyor aklıma, düşünceler, hayaller, anılar… Bir uyuyorum, bir uyanıyorum. Yıkanmakla geçmeyen bir pislik hissi… Anlatamam. Sabah yataktan kalkıyorum, genelde aynı saatte uyanırız, traş olurken görüyorum. O da aynı durumda, traş köpüğünün inci aydınlığının arasından sapsarı dişleri görünüyor, midemi bulandırıyor, kusmak istiyorum. Gözlerinin altı morarmış, ense kılları uzamış…
Çirkin…
Ne kadar yakışıklı bir adamdı oysa… Havalı, farklı, çekici birisiydi. Ben de onun peşinden, onu taklit ederdim. Okulda, yüzünü kızartmadığımız kız kalmamıştı. Birkaç kez de fena benzettiler, hatta bir iki kez onun yerine ben dayak yedim. Birbirimize havalı film cümleleri kurardık, “Are you talking to me? Ha? Are you talking to me?”
Şimdi galiba o benden beter durumda, hayatın attığı dayak daha ağır. Hiç değilse dişlerini fırçalar insan.
İşe gidiyoruz; aynı binada iş yerlerimiz, arabayı bazen o kullanıyor bazen ben. Sabah birlikte evden çıkıyoruz, bazen bakıyorum arabada selamlaşıyoruz ancak. O da arabaya binip sağını solunu kontrol ederken, sanki arabanın bir parçası gibi, kuru bir “Merhaba!”. Hani evde de karşılaşmıştık. Niye böyle kötü bir alışkanlık oldu bilmiyorum. Arabayı ben kullanıyorum giderken, dikiz aynasını yukarı kaldırıyorum. Galiba biraz daha dik duruyorum, biraz daha uzun boyluyum, neyse artık.
İş yerinde birbirimizi bir daha görmüyoruz desem yeri, belki yemekten sonra bir iki dakika, genelde lavaboda elimizi yıkarken, gözümüzle bir “Merhaba!”… O kadar.
Sıkılıyorum, içim “ Yeter artık, çirkinsin, pissin, ev arkadaşı olamayacak bir adam oldun. Ne sevdiğin biri var, ne yaptığın bir şey. Evden işe, işten eve… Bitirdin hayatını. Benim de hayatıma engel oluyorsun. Defol git!” demek istiyorum.
Allah yaratmış, kula çirkin demek kötü, biliyorum. Ama bunu söyleyenler bir de benim çektiklerimi bilseler. Her gün, sessiz bir savaşta, o çirkine bakmak ne kadar yoruyor. İçim acıyor.
Akşam oluyor, arabaya biniyoruz. Genelde o kullanır iş dönüşünde… Dikiz aynasını aşağıya indiriyor, omuzları çökmüş, yorgun, bitik bir adam. Eve gidince hiç sesimizi çıkartmıyoruz, soğuk bir yemek, biraz televizyon, sonra soğuk yataklarımıza gidiyoruz.
Gece uzuyor, uzuyor… Bitmemecesine uzuyor, düşünceler.. Anılar acı damıtıyor, hüzün damıtıyor. Aklıma sürekli pis dişleri geliyor, sararmış, gözünün altı, bitmiş bedeni.
Sabah oluyor her gün. Hiç utanmadan, yine karşılaşıyoruz traş olurken.
Kendimden başkası olsa, katlanmam bu çirkine ben…

Bu yazıyı paylaşın