| Gözkapaklarım iyice ağırlaşmaya başladı.Elimdeki kitap beni öylesine içine çekiyor ki, bir türlü cazibesinden kurtaramıyorum kendimi. Hava daha yeni yeni kararıyordu okumaya başladığımda. Şimdi karanlık basmış olsa da, pencereden dışarıya bakmanın gözlerimi dinlendireceğini düşünerek hafifçe aralıyorum perdeyi, dışarıda yalnızca gözlerimi değil, aynı zamanda gönlümü de dinlendirecek bir beyaz bir güzellikle karşılaşıyorum. Sokak doyasıya bir beyazlığı kollarına almış, karanlık yarıdan yarıya aydınlanmış sanki, iri taneler hâlinde yağan kar, kocaman bir tebessümü dudaklarıma taşıyor. Gök, açık mavi renginde bir okyanus misali… Gecenin usulca dokunduğu bu okyanus, yıllar yılı koynunda taşıdığı değerli inci tanelerini toprağa teker teker hediye ediyordu sanki… Zarif ellerin işlediği zarif oyalar gibi, camın üzerinden kayıp pencerenin önündeki çıkıntıda biriken karlar, gittikçe büyüyen bir yün yumağı hâlini alıyor… Gecenin ortasına sessiz bir çığlık gibi düşen bu narin beyazlık, “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlayan adı henüz konulmamış bir masalın gerçek hayatta can buluşuydu belki. Bütün mütebbessim ifadeleri içine doldura doldura gelen bir beyaz haberdi bu. Göklerin nazlı haberiydi. Çocukken daha beyaz olurdu kış geceleri. Daha soğuk ama daha güzel… Kar tanelerini beyaz bilyelere benzetirdim. Allah’ın çocukları çok sevdiğini anlatırdı annem. Bu beyaz bilyelerin de, Allah’ın çocuklara ama yalnızca çocuklara gönderdiği bir armağanı olduğunu düşünürdüm o zaman. Kar aylarca kalkmazdı sokaklardan, o kadar çok yağardı ki, bir daha hiç çiçekler açmayacak, o sene yaz gelmeyecek sanırdım. Bütün kuşların kanatları soğuktan buz tutmuş da, bir daha bu buzlar çözülmeyecek ve onlar da uçamayacak sanırdım. Çocuk aklımla yağan kardan çatıların bir gün çökeceğini bile düşünürdüm, en çok da kedilere kıyamazdım. Karda yürüyen ayaklarının üşüdüğünü zanneder ve neden bu kedileri toplayıp, onların ayaklarının üşümemesi için çare düşünen bir büyük yok diye üzülürdüm. Evdeki sobanın dışarıya çıkan borusunu bütün kuş yuvalarının yanına kadar uzatarak, orada kalan yavruları böylece ısıtmayı isterdim. Kar yağdığı gecenin sabahında, annemler daha uyanmadan kalkar, camın önünde dikilirdim. Hiç bıkmadan saatlerce seyrederdim yolların bu sevimli beyaz hâlini. Odamın camı yarısına kadar buzla kaplanmış olurdu. Buzlu kısmı elimle camdan ayırmaya çalışarak bunu bir oyun hâline getirirdim. Parmaklarımın ucunun soğuktan sızlamasına rağmen, kendim keşfettiğim için ayrı bir mutluluk duyardım bu oyundan. Benim camımdaki buzlar eriyince sıra diğer odaların camlarına gelirdi. Şimdi ne zaman kar yağsa ilk önce aklıma buzlanan camlar geliyor. Ama sobaların evden uzaklaşmasıyla beraber artık pencereler buzlanmıyor. Hâlâ buz tutsalardı kim bilir belki, bu yaşta bile, ben de kendi keşfettiğim o oyunu sürdürüyor olacaktım.. Annem ısrar ederdi çok kar yağdığı zamanlarda dışarı çıkmamam için. Ama o kadar beyazken sokaklar, dışarı çıkmak ve karlara boylu boyunca uzanmak için öylesine güçlü bir istek uyanırdı ki içimde, dışarıda oynamanın tek yolunun sokak kapısını usulca kapatıp, anneme söylemeden kaçmak olduğunu düşünürdüm. Dua ederdim bu kış kar, ben dışarıda oynarken yağsın da, dışarıya çıkmak için annemden izin almak zorunda kalmayayım diye.. Ama çocukluğumun neredeyse bütün karları ben uyurken yağmıştı.. Gizlice dışarı çıkar, annemin ördüğü, elimin dört parmağını bir arada tutan ve baş parmağımı dışarıda bırakan sarı kırmızı çizgili eldivenimi takar, aceleden şapkamı giymeyi unutur, bahçeye çıkar çıkmaz kendimi karların üzerine bırakırdım. Attığım adımlarda bütün dünya ayaklarımın altından kayıyor sanırdım. Bir türlü annemin bu harika beyazlığa dokunmuş olmanın, hasta olmaya değmeyeceği şeklindeki düşüncesini anlayamazdım. Ön bahçede öylesine aceleyle bir kardan adam yapardım ki, annem eve çağıracak da yaptığım kardan adam yarım kalacak diye korkardım. Zeytinden gözler ve havuçtan burun ise, daha karın yağışını fark ettiğim o ilk anlarda dışarı çıkma planları yaparken hazırladığım şeylerdi. Annemin benim yokluğumu fark etmesi uzun sürmez, başını iki yana sallayarak, pek de mütebbessim olmayan bir yüz ifadesi ile pencereden bana bakardı. Ama bir şey de demezdi kardan adamımı yapıp bitirene kadar. Çoğu zaman bu şekilde dışarı çıkmam, babamın işten dönme saatine yakın bir zamanda, annemin mutfakta yemek yaptığı saatlere rastlardı. Babam eve gelinceye kadar da girmezdim içeriye. Babama şaheser niteliğindeki yaptığım o kardan adamı gösterir, benimle gurur duymasını beklerdim. Kardan adamımı tamamlamaya yardım etmesi için çok ısrar ederdim ama babam bu fikre hiç de sıcak bakmaz, nedense benimle beraber kar oynarken görünmüş olmaktan çekinirdi. O akşam huzurlu bir uykuya dalarken dünyada benden daha mutlu bir çocuk olamaz diye düşünürdüm. Uykuya dalmadan önce defalarca kalkar penceremden yaptığım kardan adamın o gülen tombul yüzüne bakardım, onun dudaklarındaki gülüş içimi ısıtırdı sanki. Bütün kardan adamların bakışlarına bir baba şefkati sığdırırdım. Bütün kar adamlar benim kalbimde merhametli bir babaydı. Nihayetinde kahvaltılık iki zeytinden ibaret olan kara gözlerinde, derin bir pırıltı görürdüm. Bu beyaz ve ton ton adamların kalplerinin çocuklara karşı sevgiyle dolu olduğunu düşünürdüm. Ve onların oldukları yere çakılı kalmalarına bir türlü gönlüm razı olmazdı. Bu yüzden de kendi yaptığım kardan adamlara bir çift de ayak eklerdim. Böylece onları aynı yerde duruyor olmanın sıkıntısından aklımca kurtarmış olurdum. Ama bu çocukça merhametimden dolayı gece olunca hafif bir pişmanlık duyardım. “Ya bir çocuğun ellerinden tutarak bahçemden çıkıp, başka yerlere giderse?” sorusunu defalarca kendime sorar, cevabını da kesin olarak veremez ve bu tedirginlikle dalardım uykuya. Arka bahçede yürümek kimsenin aklına gelmezdi. Ya da o zamanlar ben böyle sanırdım. Bozulmamış beyazlığa kendi ayak izlerimi bırakmaktan tarifi imkansız bir mutluluk duyardım. Annemi çekiştire çekiştire pencerenin önüne getirir, karda kalan küçük ayak izlerimi gösterirdim. Bu harika bir şeydi! Kocaman bahçede yalnızca benim ayak izlerim vardı, pencerelerden bakanlar bir tek benim ayak izlerimi görüyorlardı. Annem pencereden bakınca çok mutlu olacaktı elbet! Arka bahçede bana ait izler bırakmış olmanın heyecanı ile sabahı ederdim. Karda kalan küçük ayak izlerime ne kadar da büyük anılar sığdırırdım?… Dışarıyı seyretmeye devam ediyorum.. Bir adam karşı kaldırımda paltosunun içinde büzüle büzüle ve eldivenlerini almamış olmanın verdiği bir pişmanlık yüzünde hızlı adımlarla yolun sonuna doğru ilerliyor. Ayak izleri yolun üzerinde kalıyor. Durmadan yağan kar adamın hemen arkasından bu izlerin üzerini kapatıyor… Sanki az önce oradan hiç kimse yürümemiş gibi.. Gece sessiz ve dingin… Bu saatte kimse dışarı çıkmayı akıl etmez nasıl olsa. Evlerin lambaları da bir bir sönmeye başladı zaten. Belki bir refleks olarak, içinde derin pırıltılı bakışları bulduğum o iki kahvaltılık zeytini ve bir tane de havucu küçük bir poşete koyup, dışarı çıkıyorum. Ses çıkarmamamya özen göstererek yavaş adımlarla merdivenleri inip, arka bahçeye doğru yürüyorum. Çocukluğumdaki gibi ama bu sefer artık hiç de küçük olmayan ayak izlerimi karın üstüne bırakmak için… Bu kadar beyazlığa rağmen arka bahçe karanlık hâlâ… Soluklarım büyük bir geminin beyaz dumanı gibi yayılıyor bu siyahlığa… Yaşıtlarım evlerinde sıcak çay bardaklarını elleriyle kavramış çaylarını yudumluyor olmalılar… Şu saatte benim ne işim var evin arka bahçesinde? içinde iki zeytin, bir de havuç bulunan bu poşetle? Şu lambası hâlâ sönmemiş olan pencereden mahallenin çocuklarından birisi başını uzatıp da “Ercan amca ne yapıyorsun orada?” diye soracak olsa ne diyeceğim? Çocukken babamın benimle kar oynamasını istediğim zamanlarda babam benim şimdiki yaşımdaydı. O zaman babamı anlayamıyordum ama galiba şimdi anlayabiliyorum onu. Ama bunun yaşla ne ilgisi vardı ki? Kardan adam yapma keyfi sadece çocuklara mı ait olmalı diye düşünürken bir yandan da kardan adamımın gövdesini inşa etmeye başlıyorum. Bir taraftan karları avucuma alıp bu küçük gövdeyi büyütmeye çabalarken, gözlerimi de karşıki evin pencerelerinden alamıyorum. O da ne? Üçüncü katın perdesi usulca aralanıyor bir el tarafından. Birden elimdeki kar topunu gayriihtiyari yere bırakıveriyorum. Dikiliyorum hiç kımıldamadan olduğum yerde sanki suçüstü yakalanmışım gibi… Bu evde yıllardır yaşlı bir teyze yalnız başına oturur. Ve odasının lambası gecenin geç vakitlerine kadar sönmez. Yaşına rağmen hâlâ pembe yanaklı olan yüzü görününceye kadar perdeyi araladığını fark ediyorum. Birden annemden gizli kar oynamaya bahçeye çıktığım zaman, annemin camdan beni gördüğü andaki hislerime kapılıyorum. Bir an için göz göze geliyoruz, yaşlı teyzenin dudaklarına sıcak bir tebessüm yayılınca ben de kendimi rahatlamış hissediyorum. Mahallenin çocukları sabah olup, benim boyumda olan koca kardan adamı, gördüklerinde bunu Ercan amcalarının yaptığını asla tahmin edemeyecekler. Tabii karşı evdeki yaşlı teyzeyle karşılaşmazlarsa! İşte gözlerini de yerleştirdim şapkasını ve burnunu da. Tıpkı eski günlerdeki gibi her şey. Farkında olmadan iki de ayak eklemişim kardan adamıma. Ama bu sefer bu ayaklarla bahçeden uzaklaşamayacağından eminim! Sonra eve geri dönüyorum. Yatmadan önce bir kere daha bahçeye baktıktan sonra, ertesi gün anneme göndereceğim mektubumun sonuna bir cümle daha ekliyorum: “Ben çocukken, senin kocaman bir kalbin var Ercan derdin ya anne… Ercan’ın şimdi büyümüş bir bedeni ama bu bedeninin içinde hâlâ kardan adamlara tutkun minik bir kalbi var…” |