Üsküdar’ın ikindi güneşi ile dost pencerelerindeki kızıllık, erken bir vedayla yavaşça yerini bir yağmur griliğine bırakıyordu. Boğazın üzerindeki dev yağmur bulutlarının gölgeleri, Ci­hangir sırtlarından Galata’ya, Topkapı Sarayı’ndan Kadıköy’e saniyeler içinde uzanıyordu. Beyazıt Kulesi’nin rengi çoktan yeşile dönmüştü. Güneş, Edirnekapı üzerlerinde boydan boya uzanmış oldukça kalın koyu siyah bir bulut katmanının altından güçlükle ışıldıyordu.

İlk yağmur damlaları, Üsküdar’ın hangi camisinin kurşun kaplı kubbesine yahut kendince zamana meydan okuyan, dar sokaklarının yokuşundaki hangi cumbalı ahşap evin çinko ça­tısına düştü kim bilir? Kapı önlerindeki esnaflar apar topar taburelerini dükkân içlerine alıp tentelerini aşağıya indirdiler.

Üsküdar’daki Beşiktaş yolcu motoru iskelesine yağmurdan kaçar adım gelenler mecburi bir bekleyişle turnikenin önünde küçük bir sıra oluşturdu. “Beş dakkada Beşiktaş” sözünün ilk söy- leyicilerinin mekânından birazdan hareket edecek olan yolcu motorunun içi dolmuş, üst katın tenteli kısımlarındaki koltuklar da yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Daha çok yazın tercih edilen küpeşte ıslak ve boştu. Teknenin içinde klimaların üflediği sıcak hava ve yolcuların ne­fes alışverişleri ile artmış bir buğu vardı. Yağmur yemiş kıyafetler ve ayakkabılardan yayılan koku, içerideki deniz kokusunu şimdiden perdelemişti. Üst katta ise yağmur, tentenin üzeri­ne çarpıyor; tente üzerinde birikmiş yağmur suları açık alanlardaki koltukların üzerine boca oluyordu. Kıç tarafındaki küçük bayrak ıslak ıslak savruluyordu. Kaptan köşkünün arkasında can yeleklerinin dizili olduğu demir sandığın sundurmasına sığınanlardan kimisi, yasağa rağ­men yağmurdan cesaret alıp sigarasını tüttürüyordu. Yağmurlu havaya rağmen çizgili, kısa kollu gömlek giymiş, saçları altın sarısı gibi parlayan yolcu motorunun kantincisi, buğulu camlar içindeki alt katta, elindeki tepsiye dizdiği çayları, portakal sularını ve tostları koltuklar arasında kıvrak hareketlerle dolanarak satmaya çalışıyordu. Yolcu motoruna binen son yolcu, turkuaz kısa etek ve ceket takım elbise giymiş, bir elinde şeffaf küçük bir şemsiye diğer elinde siyah süet bir el çantası tutan kızıl saçlı kadındı. Baş üstünde halatları toplamak için bekleyen sarı yağmurluklu çımacı, kadının tekneye binmesine yardım etti. Kadın gülümseyerek teşek­kür etti ve küçük bir kız çocuğu ile göz göze geldi. Kıza küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi. Gözleri­ni yeniden şemsiyesine ve ayakkabılarına çevirdi.

Tekne, motoruna güç verip kısa bir süre yerinde sarsıldı, ardından pupa istikametinde manev­ra yaptı. Teknenin omurgası altından kabarıp köpüren dalgalar döne döne iskeleye çarpma­ya başladı. Az önce aşağı yukarı batıp çıkan denizanaları şimdi köpüklerin içinde kayboldu. Yolcu motorunun iskele tarafında demirli tur teknelerinin üzerinden balık avlayanlar, hemen misinalarını kurtarma telaşına düştü. Sonunda yolcu motoru beş dakikalık seyrine başladı.

Turkuaz elbiseli kadın ayakta duruyor, elindeki şemsiyeyi hafifçe silkeliyordu. Altın saçlı kan­tinci elindeki yeni bir tepsi ile son bir umutla koltuklarda oturan, ayakta dikilen yolcuların iş­tahını uyandırmaya çabalıyordu. Üst kattakilerin yağmurla karışık bakışları, sancak tarafında sisler içindeki köprünün çelik halatlarından; sancak baş omuzluk istikametinde kıyıdaki eski saraylardan, Yıldız ormanından; iskele tarafında uzaktan Galata Kulesi’nden, iskele kıç omuz­luk istikametinde Topkapı Sarayı’nın irili ufaklı kubbelerinden akıyordu. Tentenin üzerinde biriken yağmur suları, tekne büyükçe bir dalgayı aşarken yalpalıyor, açıkta kalan boş plastik koltukların üzerine tekrar tekrar boca oluyordu. Tentenin altında iri kıyım iki turist, yalpala­yan teknede yağmur sularından kaçarak bir o koltuğa bir öbürüne oturup fotoğraf çekiyorlar, yüksek sesle konuşup gülüşerek birbirlerine Boğaz’ı anlatıyorlardı.

Yolcu motoru, sancak tarafından gelen adı Kiril alfabesiyle yazılmış bir kuru yük gemisinin rotasına girip çatışmaya mahal vermemek için durakladı. Su hattı çizgisi yukarıda, karinası görünen, bordası siyah renkli dev gemi, soğuk bir kara yılan gibi boğazdan Marmara’ya doğ­ru aktı gitti. Üst kattakiler iri kıyım turistler kadar heyecanlanmasalar da önlerinden geçen bu devasa gemiyi seyretmeden duramadılar. Buğulu camlar içindekiler ise bu duraksamayı alışık oldukları üzere büyük bir geminin geçtiğine yorup bekleyişlerini sürdürdüler. Bir tek, sancak tarafındaki cam kenarında oturmuş, başındaki fosforlu yeşil büyük kulaklığıyla “I set fire to the rain” dinleyen uzun kıvırcık saçlı kız, esmer ince kırılgan eliyle camın buğusunu hafifçe sildi. Böylelikle önlerinden geçen kuru yük gemisinin siyah bordasını görebildi. Yağmurları çoktan ateşe vermiş genç kız, kulaklarında giderek yükselen “But i set to the rain / Watched it pour as i touched your face” ile yeniden bekleyişini sürdürdü.

Üçüncü dakikanın içinde sancak baş omuzluk istikametinde, kıyıdaki üniversite binasının ön cephesinde yazılı büyük mavi tabelası iyice belirginleşti. İçeridekiler dahil yolcuların çoğu çoktan kapılara ve merdivenlere yönelmişlerdi. İskele baş omuzluk tarafındaki vapur iskele­sine henüz şehir hatları yanaşmamıştı. Vapur iskelesinin bekleme salonunda turnikeleri itiş kakış geçmiş, adeta cama yapışmış; kapının açılmasını bekleyen kalabalığın yüzlerindeki sa­bırsızlığı görmek mümkündü.

Yolcu motoru beşinci dakikada başaltından iskelenin dev lastik tekerleklerden usturmaçasına bodoslama sürtünerek durdu. Bir anda teknenin baş üstüne yığılan yolcular üçer beşer atlaya­rak Beşiktaş’ın caddelerine, sokaklarına yayıldılar. Sarı yağmurluklu çımacı, turkuaz elbiseli kadına bu kez inmesi için yardım etti. Kadın, bir dahaki beş dakikalık sefere kadar yağmurla birlikte Beşiktaş’ın ışıltılı sokaklarına karıştı.