Yaşamak, yarasıyla birlikte yürümeyi öğrenmektir. (Edip CANSEVER)

Erik ağacı yine aceleci davranıyor. Güneş biraz ısıtınca beyaz çiçeklerini açıyor. İncecik kolla­rıyla uzanıyor, gökyüzünün mavisine.

Çok geçmeden geliyor, gri gri yağmur yüklü bulutlar. Kuvvetle esiyor kıştan kalma bir rüzgâr. Çiçekler, öbek öbek yağıyor kaldırımlara.

Annem, bahçenin bir köşesinde sobanın kovasını boşaltıyor. Siyah, çiçekli başörtüsüyle ağzı­nı, burnunu kapatmış. Kirpikleri gri gri. Nemli gözlerinde küllerin, yılların tozu.

Başını kaldırıp bana bakıyor. Yüzünde eğreti bir tebessüm. Bakışı yorgun, bakışı dünyadan elini eteğini çekmiş. Bakışı çok uzaklarda.

Annem… Geçen bahardan bu yana, oturduğu koltukta giderek küçülen bir beden, konuşma çizgisinden sonra uzayan boşluk, yüklemi olmayan cümleler, uzun uzun susmalar annem.

Annemin ağzından çıkan ateş kızıllığındaki sözler, son günlerde çokça tekrar ediliyor. Önce boşlukta geziniyor, yeryüzüne geziniyor, yeryüzüne çıkıyor. Annem, gecenin karanlığında, rahatsız uykularda, huzursuz rüyalarda gezinirken sözleri, sessiz sedasız semaya yükseliyor.

Abimin eve geç geldiği o akşamlardan birinde. Küflenmiş, soğuk, ağır, tatsız kelimelerden oluşan cümleler kuruyor annem. Bir kızgınlık anında; belki bilmeden, fazlasıyla tekrar edil­miş, ucu bilenmiş bir bıçak keskinliğinde, ateş kızıllığında cümleler.

Bir bahar günü ağabeyimin haberi geliyor. Kuşların daldan dala konduğu, hanımellerinin bahçe duvarlarını kucakladığı, yemyeşil masmavi bir gündü.

Haberi geliyor. Sonra, ölü kuşlar yağıyor evimizin damına. Yeşiller eriyor eriyor, toprağa akı­yor; toprağın derinliğinde kaynıyor yeşiller, katran siyahına dönüyor. Gökyüzü kayıyor başı­mızın üzerinden.

Canı çok yanmış annem, ağzından çıkan sözlerin, dua kapıları açıkken kabul olduğuna ina­nıyor.                  O günden bu yana çok konuşmuyor annem. Kim ne dediyse de onu ikna edemiyor. Susmalara             dayıyor sırtını. Sessizliğe sığınıyor. Dua ederken bile dudakları kıpırdamaz oluyor.

Günün büyük bir bölümünü mutfakta geçiriyor. Burası onun sığınağı gibi.

Mutfağın duvarları, annemin delik deşik bakışlarının izleriyle doluyor. İç çekişleri yapışıyor dolap kapaklarına. Pencereye kadar giden sözsüz çığlıklar, dışarı çıkamadan odaya hapsolu- yor.

Pencere camına tedirgin bir rüzgâr vuruyor.

Akşam çökmek üzere. Duvarda annemin titrek gölgesi, dışarda yolların tozu, toprakta beyaz, ölgün çiçekler.

Mutfak damında gezinen güvercinler, kiremitlerin üzerinde güvercinlerin ayak sesleri.

Babam geliyor. Elinde ekmek. Omuzları düşük, alnı kırışık. Giderek seyrekleşen gri, sert saç­ları soğuk ve inatçı bir rüzgârla sağa sola savrulmuş. Gözleri, kalın kaşlarının gölgesine sığın­mış. Gömleğinin cebinde yakın gözlükleri, avuç içinde kehribar tespihi.

Babam, yemekten sonra divanda uyuyakalıyor. Annem, bir köşede sessizce oturuyor. Bir eli başında dirseği pencere pervazına dayalı. Televizyondaki spiker, dünyanın giderek yaşan­maz bir yer olduğunu anlatan haberler veriyor. Annem, arada kafasını kaldırıp bakıyor, derin derin iç çekiyor. Sonra eski haline dönüyor. Yanı başında duran örgüsü nicedir yarım. Oysa onunla İlmek ilmek tutunuyordu hayata.

Babam, kalkıp yerine yatıyor. Huzursuz uykuların kollarında dolanıyor her gece.

Abimin yokluğu derinlerimizde bir yerlerde ince ince sızlıyor.

Annem ve babam, gözümün önünde ağır ağır değil, âdeta bir anda ihtiyarlıyor.

Üzüntü, annemin gözaltlarına yürüyor; ardında mor mor ayak izlerini bırakıyor. Mide kramp­ları, hiç geçmeyen baş ağrıları.

Babamın beli bükülüyor, omuzları çöküyor, kırlaşmış saçları öbek öbek dökülüyor.

Bedenimiz ve ruhumuzda yaralar açılıyor. Ah bir şey olsa diyorum. Bir şey olsa da şu kalbi­mizi çevreleyen ağuyu akıtsak!

O sıralar, çocukluğumda dinlediğim masallardaki kötü kahramanlar, delik deşik uykularıma uğramaya başlıyor.

Ninemin üzerime serpiştirdiği dualar çıkıyor bir anda ortaya. Duaların beni koruyan, kolla­yan sıcaklığıyla dalıyorum uykulara.

Birden büyüyorum sanki o aralar. Kalbimin, ruhumun yetişemediği bir büyüme. Sanki ruhum zayıf bir dal, ruhum yaralı bir güvercin.

Mahalleye de çıkmıyorum artık. Biri ağabey dese yanımda, boğazıma bir yumruk oturuyor. Eve kadar zor atıyorum kendimi. Evdeki sessizliği bozmaya korkup hıçkırıklarımı yastığa gömüyorum. Bazen çok şey söylemek istiyorum. Tam ağzımı açacakken üzerime hücum ediyor; cam, pen­cere, duvarlar. Kelimeleri yutuyorum. Çok ağır, çok büyük bir lokmayı yutar gibi. Kelimelerin geçtiği yerler acıyor, kanıyor.

Bir sabah kalktığımda göğsümde müthiş bir ağrı hissediyorum, inanılmaz bir ağırlık. Yoksa sustuklarım içimde yara mı oldu? Ellerimle çıkartmaya çalışıyorum içimdekileri.

Ruhumdaki çıtırtıyı duyuyorum. Kalbimin odalarının kilitli kapıları açılıyor.

Ortaya dökülüyor içime doğru kök salan kelimelerim. Kir, toz, pas içinde çoğu. Karışmış bir yumak gibi, birbiri içine girmiş. Şaşkın şaşkın bakıyorlar etraflarına. Sonra sessiz ve uysalca oturuyorlar defterin sayfalarına.

Yüreğimi silkeliyorum satırlar arasına. Yazdıkça onarılıyor, delik deşik ruhum.

O arada bahar geliyor, penceremizi tıklatıyor birkaç kuş. Annem, perdeyi sımsıkı kapatıyor. Babam duymazdan geliyor sesi.

Bir gün açıyorum bütün perdeleri, pencereleri.

Annem şaşırıyor, kaşlarını çatıyor. Bir o yana bir bu yana koşturup duruyor. Sonra yoruluyor, oturuyor bir köşeye.

Sırtını dönüyor pencereye. Elleriyle yüzünü kapatıyor, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. Ba­hara mı sitem ediyor? Bana mı? Güneşe mi? Bilemiyorum

Güneş, çekinerek içeri giriyor, annemin başörtüsünün solmuş çiçeklerine dokunuyor.

Gün ışığı yanıp yanıp sönüyor, annemin yorgun göz kapaklarında; babamın kırışmış alnında. Bahar rüzgârı okşuyor annemin sararmış yüzünü. Annem ağlıyor, ağlıyor. Çocuk gibi iç çeke çeke, hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Sonra derin bir nefes alıyor. Sanki binlerce kara kanatlı kuş hava­lanıyor göğsünden gökyüzüne. Boğazını tutuyor, hemen bir bardak su getiriyorum. Sanki su acıtıyor, kanatıyor geçtiği yeri.

Annemin alnındaki irili ufaklı kırışıklıklar birer yay gibi geriliyor. Uzun zamandır, bir uzun çizgi halinde duran ağzı, titreyerek hareket ediyor. Dilinde pas gibi acı bir tat beliriyor. Yut­kunuyor.

“İnsanın acısı varken sığamıyor bir yerlere. Koca dünya küçücük kalıyor da kaçacak yer bu­lamıyor insan. Sessiz bir köşe arıyor her tarafta. Çekildikçe çekiliyor içine. Sonra nefesi bile çürüyor içinde. “

Oysa yara almayan yoktu ki bu dünyada. Yarayı veren elbet merhemini de verirdi. İmtihanı veren elbet çareyi de verirdi.

Tutunmalıydı insan bir şeylere. Ona iyi gelecek olan her şeye. Merhem sürmeliydi insan ya­ralarına.

İnsanoğlu sınanmadığı acı üzerine konuşur durur ya. Biz sınanmıştık. Bunları anneme baba­ma söylemeye hak gördüm kendimde bir an.

Annemin gözleri o kadar uzun süre kapalı kaldı ki uyudu sandım. Omzuna dokundum ya­vaşça. Gözlerini açtı, gülümsedi.

“Bahçeye çıkalım.” Dedi.

Babam, annemin omuzlarına bir hırka iliştirdi.

Sanki annemin soğuyup kışa dönmüş, cansız vücuduna can geldi, topraktan çıktı ayakları.                      Annemin göğsünden kalkan kara kanatlı kuşlar gökyüzüne doğru yol aldı. Göğün maviliğinde yıkadılar kanatlarını.