Ağustos ortasıydı, dağların yeşil örtüsüne henüz güneş vurmamıştı ki Birdal Amca’nın ufak toprak evinde telefon sesi yankılandı. Panik içerisinde, salavat getirerek uyandı Birdal Amca. Ne olduğunu anlayamadı önce, belki bir saniye kadar gözlerini açık tuttu. Yorgun gözleri uykuya geri dönmek için tam kapanacaktı ki, telefonun zırıltısı tekrar duyuldu. Besmele getirip kalktı ve gece entarisinin eteklerini toplayarak koştu telefona.
Ahizeyi “Hayırdır inşaallah” diyerek kaldırdı. Öyle ya sabahın bu saatinde telefonla ya ölüm haberi gelirdi ya kaza! Aleti kulağına götürüp bir saniye kadar dinledikten sonra “Kimsin?” dedi sertçe. Beklediği cevap gelmedi ahizeden. Sinirle “Fesuphanallah!” diyecekti ki, ağzından daha …hanallah çıkmamıştı telefondan ince ve uzun bir ‘Ciiiyk’ sesi geldi. Birdal Amca, ‘Allah! Suphanallah!’ deyip, ahizeyi fırlattı elinden. Sallanan aletten o garip ses gelmeye devam ediyordu. Eğildi, yavaşça alıp kulağına yaklaştırdı, ses çekilir gibi değildi. Ahizeye bir süre bakıp başını sallayarak yerine koydu. Kesin birisi alay ediyordu.
Kimseyi uyandırmamak için usulca yatağına gitti ve yavaşça yorganın altına girdi. Tam uyumak üzereydi ki, yanık bir sabah ezanı dağlar arasından gezine gezine geldi dayandı Birdal Amca’nın kulaklarına. Öfke ile kalktı giyindi. Sisler içinde, yine başını hayretle sallaya sallaya, camiye gitti ama en iyi arkadaşlarına bile anlatmadı bu garip cızırtıyı. Karadeniz dağlarında Ağustos geldiyse, fındıktan başka bir şey düşünülmezdi, tüm günü ailesi ile fındık tarlasında geçirdi Birdal Amca.
Ertesi gün yaklaşık aynı saatlerde o garip ses yine duyuldu. Bu kez temkinle kalktı ve telefonu açtı. Ahizeyi dikkatle dinledi. Bir iki saniye sessizlik oldu ilkin, arkasından yine o tiz ve çirkin ses duyuldu. Hazırlıklı olduğundan, “Aloo, kimsin, ne istiyorsun evladım!” diye bağırdı. Sonra evdekileri uyandıracağını düşünerek aynı cümleyi usulca tekrarladı. Karşıdan o garip cızırtıdan başka bir şey gelmeyeceğinden emin olunca, sessiz öfkesini sırtlanıp, tekrar yatağına yöneldi.
Devam eden günlerde aynı olay tekrarlandı. Her sabah, ezana birkaç dakika kala o ‘cızırtı’ telefon ediyor ve anlamadığı bazı gürültüler çıkarıyordu. Artık, ahizeyi kaldırıp dinlemeden kapatıyordu, hem kafası şişmiyor hem de uykusuna daha çabuk dönebiliyordu.
Fındık toplanıp, kurutulana dek tüm ailesi ile birlikte çalışıyordu Birdal Amca ve doğrusu sabahın köründe arayıp ‘cızırdayan’ bir deliyle uğraşmaya niyeti yoktu. Ancak, fındıklar çuvallanıp zamanının çoğunu evde geçirmeye başladığında gördü ki o cızırtı aslında gün içerisinde de birkaç kez arıyordu. İlkin telefonun kablosunu sökmeyi denedi. Bir iki gün, hasret kaldığı sessizliğe kavuştu ve kimsenin sebebini anlamadığı yayvan bir gülümseme oturdu yüzüne. Bu sakin günler bir haftayı doldurmadan, tüm köyü ayağa kaldıran bir olay oldu. Birdal Amca’nın İstanbul’da çalışan kızı ve damadı bir gece yarısı gürültülü arabaları ile panik içinde geldiler. Kızı babasının telefonunun günlerdir açılmamasını pek hayra yormamış, yola koyulmuştu. Böylece hem Birdal Amca’nın kurnaz planı suya düşmüş oldu, hem de tüm kızına ve onun gelişine uyanmış köylüye bu meseleyi anlatmak zorunda kaldı, utanıp sıkılarak.
Birgün, Birdal Amca en yeni elbiselerini giydi. Şehir merkezine sekiz dokuz kilometre yakın köylerin şehir içinde sayıldıkları bir yörede, yirmi kilometreyi su motorundan bozma bir tırtırla gitti sabırla. Yol boyunca da kendi kendine söylendi, “Yarabbi, orada cızırtı, burada tırtır. Ben bu gürültüden kurtulamayacak mıyım?”
Çarşıya varınca bir iki ahbabına uğradı, çay içti, sohbet etti. Ardından onlara bu durumu anlattı. Uzun uzun konuştular. Arkadaşlarından biri bilgece bir öneride bulundu: “Senin hattın bozulmuş, telefon müdürlüğüne uğra kontrol etsinler.” Bunu duyunca çok sevindi ve “Biz de başımıza bir dert sarıldı diye korkmuştuk!” dedi kendi kendine. Oturmalarını kısa kesip telefon müdürlüğüne gitti hemen. Oradaki görevlilere derdini ne yaptıysa anlatamadı ilkin. Telefonun gereksiz çaldığını anlattı, olmadı, sabah ezanında da çalıyor dedi. Telefonun saati mi olur, ne yapalım yani beyamca, dediler. Hatta ağzı ile cızırtıyı taklit bile etmeye çalıştı, utanç içinde. En sonunda başından savmak için bir memur “Beyamcaya bir arıza açın.” diye bağırdı bir başka memura. Kendisine söylenmese de gidip beklemesi gerektiğini anladı ve tırtırına binip derin bir suskunlukla köyüne tırmandı dağlar arasından.
Birdal Amca ve ailesi cızırtıyı görmezden gelmeye çalıştı ama zaman zaman sıklaşan aramalara sabretmek için mücadele ettikçe kendi aralarında hoşnutsuzluklar çıkmaya başladı. Kış için yeterince odun olup olmadığı konusunda hanımı ile konuşurken arada sık sık ‘cızırdayan’ telefon, Birdal Amca’nın defalarca en son ne anlattığını unutmasına sebep oldu ki, konu hararetli bir tartışmaya dönüştü. Birdal Amca’ya karısı telefonu da ima ederek “Bir işi beceremedin!” dedi. Birdal Amca’da tartışmanın harareti ile “Telefon gibi cızırdama sende!” diye bağırdı kırk yıllık karısına ve bu çok ağır hakaret, aile içinde bir hafta sürecek tatsızlığa sebep oldu.
Ailesinin huzurunu cızırtılar ile mahveden telefonu parçalamaya karar verdiği gün, telefoncular geldiler. Öyle sevindi ki Birdal Amca, bir ağır misafir, yaşlı bir akraba gibi davrandı telefonculara. Hemen evine buyur etti. Hanımına taze ekmek pişirtti. Önce yemek ikram etti ardından da kendi elleriyle özenerek çay demledi ve derdini anlattı uzun uzun. Telefoncular bu hoşsohbet ve misafirperver Birdal Amca’ya yardım etmek gerektiği kanaatine vardılar. Aralarından biri köyün santraline gitti, diğeri evde kaldı. Bir süre sonra kendi aralarında telefonla konuştular, bazı cihazları telefon kablolarına bağladılar ve tebessümle Birdal Amca’ya “Artık bir şey olmaz Amca, telefon hattını baştan sonra kontrol ettik, eskimiş kablolarını da değiştirdik” dediler. Birdal Amca, duyduğu şükranın ifadesi olarak bir çuval fındık attı arabalarına ve gülümseyerek gönderdi onları.
Ancak tam telefoncular köyü terk etmişti ki, telefon yine çaldı ve o sinir bozucu ses yine duyuldu: ‘Ciiiyk.’ Birdal Amca, elindeki gürültü çıkartan alete uzun uzun baktıktan sonra yavaşça yerine koydu ve sakinleşmek için dağa doğru yürüdü.
Takip eden günlerde, cızırtının daha sık telefon etmesinden başka bir yenilik olmadı. Bir süre köy kahvesinde bu konu konuşuldu, bir iki hayalperest ‘uzaylıların’ yada ‘cinlerin’ özel bir haber vermek için Birdal Amca’yı seçtiğini bile iddia etti. Birdal Amca’nın son günlerde çok huzursuz olması, sürekli ormana doğru yürümesi, namazlara camiye gelmemesini de aldığı bu gizli mesaja yoranlar bile oldu. Ama bu gibi dedikoduların çoğu gibi bir süre sonra unutuldu gitti.
Her gün defalarca arayan cızırtı, bahçelerde yankılanan telefon sesi, ailesi ile arasının bozulması, bir süre köyde çıkmış dedikodular… Tüm bunların hepsi üst üste gelince Birdal Amca’nın yüzündeki kırışıklıklara bir iki yenisi daha eklendi ve daha öncenin pek mülayim, dost canlısı ihtiyarı, aksi, kolay kolay konuşmayan birisi haline geldi. Artık özenle baktığı bahçeye neredeyse hiç girmiyor, meyvelere dadanan kurtlarla ilgilenmiyor, satranç oynarcasına mücadele ettiği yaban otlarına aldırmıyordu. Başkalarına belli etmeseler de, ailesi endişelenmeye başlamıştı.
Sonbaharın kendini iyiden iyiye gösterdiği karanlık sabahlardan biriydi. Birdal Amca’nın telefonu uzun uzun çaldı. Evdekiler, artık adetleri olduğu üzere, ilgilenmediler. Sadece Birdal Amca oturduğu yerden telefona ters ters baktı bir kez daha… Sonra telefon sustu. Bir iki saniye geçmemişti ki, telefon tekrar çaldı. Dikkatlerini çekmesine rağmen yine açmadılar. Tekrar sustu telefon. Bir saniye sonra tekrar. Ve tekrar… Yaklaşık yirmi dakika boyunca telefon çaldı, sustu, çaldı, sustu. Birdal Amca oturduğu yerden dehşete kapılmış bir şekilde izliyordu olanı. Telefonun bir daha asla susmayacağını düşündü bir an.
Yavaşça kalktı, telefonu açtı. Kulağına yaklaştırdı. Hayır, cızırtı değildi arayan! “Alo?” dedi bir kadın sesi. “Kimsin?” dedi Birdal Amca sertçe. Karşıdaki ses “Faks sinyali verir misiniz?” dedi. “Aylardır size faks çekemiyoruz, faksınız bozuk mu?”
Önce bir iki saniye düşündü Birdal Amca. Faks diye bir şeyi daha önce duymuştu ama ne olduğunu pek bilmiyordu. Doğru soruyu sormaya çalıştı: “Sen kimi aradın kızım?” dedi mümkün olduğunca şefkatli bir sesle. “Orası ABC Pazarlama Şirketi değil mi?” diye sordu kız. “Bizim bilgisayarda borsa sonuçlarının fakslanacağı müşteriler listesinde görünüyor bu numara.” dedi.
“Burası ev kızım, ne şirketi?” dedi Birdal Amca. “Biz faks maks istemedik!”
“O zaman bir yanlışlık olmuş. Bu numarayı listeden çıkartayım!” dedi kadın hayretle. “Kusura bakmayın, iyi günler!” dedi ve aniden kapattı. Birdal Amca ahizeyi yerine koydu yavaşça. Tekrar ocağın yanına oturdu. Ceplerini aradı, bir sigara buldu, ocaktan aldığı odun parçası ile yaktı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes çekti. Sigaraya, dumanına baktı uzun uzun. Yavaş yavaş yükselmesini seyretti. Sigarayı kenara koyup eline aldığı odun parçası ile ateşi karıştırdı. Biraz daha yakınlaştı ateşe. Sigarasını eline aldı tekrar. Hafif hafif tebessüm etti. Uzun zamandır kararmış yüzü aydınlandı. “Yanlışlık olmuş!” dedi kendi kendine. Sonra gülümsedi. Yanlışlık!
Sessizce bekledi, ara sıra telefona uzandı gözleri. Uzun bir süre telefon çalmadı. Yine gülümsedi. Bitmiş sigarasını ateşe attı, bir yenisini yaktı. “Şirket zannetmişler!” dedi bu sefer duyulur bir sesle. Başını ocağın yanındaki kapıya doğru uzattı. “Hanım bir çay demle de içelim artık!” dedi.
Neşeli bir türkü tutturdu ardından. Sigarasını içmeye devam etti Birdal Amca.