Vücudunun neresinde olduğunu ayırt edemediği bir ağrıyı ya da hangi kederden dolayı olduğunu anımsayamadığı bir acıyı çekmek şikâyetsiz. Düşünürken, gözyaşlarına ara ara gülümsemek gözyaşları eşliğinde bir garip ve bir tuhaf olduğundan hepsi. Ayırt edilemeyen, çözülemeyen, isimlendirilemeyen bir muammayı yaşarken bunlar. Bilinmezliğin esrarlı kapısı, daha iyi hissetmek için daha da fazlasını isterken; öte yandan çekilen ağrı-acı tereddütler yaşatır, artmasını bırak, bir an önce geçip gitmesini diletir. Tabii üstünkörü bir dilemektir ki bu daha fazlasını istemekten vazgeçirtemez. Anlaşılmaz fısıltısına kulak kabartıp anlamaya çalışmanın, anlaşılmayanı hep devam eder. Ne kadar süre? Bir gün, iki gün, üç gün, beş gün, belki bir beş gün daha on gün, sonra hep böyle belki belki diye diye, yıllarca.
Evet, yıllar geçmiş hala aynı arayış içindesin. Hani derler ya köprünün altından çok sular akmış, yüzünden çizgiler akmış, ayaklarından yollar akmış, pencerende sayısız güneşler doğup batmış, uyuyup uyanmışsın hep biraz mahmur, hep biraz dalgın, hep kendinden geçmeye hazır ve hep fazlasıyla kendinde olarak “Aynı yerde misin, ayrı yerde misin? in’’ çelişki yumağına dolaşmış hayalet parmakların (Ne hayalettir onlar! Dokunduğunu da hayalete çeviriverir) çözmeye çalışıyorsun.
Bu ne hal! Halinde mi değişmemiş yoksa? Hep aynı sorunun değişik versiyonlarına uğrayıp durmuşsun. Yeni, yeni hiç yok mu? Külliyen aynı mısın, doğduğun günden ölene aynı mısın? Başın öne düşmüştür belki de Sabahattin Ali’yi başına destek yapıp doğrultmuşsundur başını. Bu arada çok şey olmuştur yani. Olan çok şeye rağmen, aynı kalan bir aslolan. Evet, aslolanken, aslının izini arıyorsun hep. O iken, ondan iken örtüler, bulmacalar, kördüğümler, kaoslar beyninin girift kıvrımlarıyla benzerlik arz ettiğinden ilişiklerinde kalıp, uzaklaşamayıp onlardan, netleşemiyorsun. Gölgeli, puslu, dağınık, bulanık; bazen de bakamayacak kadar ışık, köreltecek kadar karanlık…
Üzülüyorsun, neye? Kızıyorsun, neye? Düşünüyorsun, neyi? Seçemiyorsan aktan akı, karadan karayı; karadan akı, aktan karayı seçemediğin zamanlarında oluyor ki (bu daha çetrefilli) öyleyse hala neden ve neyin bu uğraşısı bu? A evet, yerin kaybolacak ısrarla vurgulaman lazım. Dalgalar kıyıya yazılan yazıyı silecek durmaksızın yazılman lazım. Durmaksızın da yazılsan yazılmadığın gün silinecek ya, artık onu dert etme, sonsuza taşıyansa da dünya sonsuz değil. Yine de izini arayabilirsin varlığının yakarışı olur bu, tam elin değecek gibi olur gerçeğe, inkârına değdiğin bütün gerçeklikler hatta rüya, hayal, yalan, boş dediğin öyle bir gerçek olur ki, gerçekliğini onlarla duyarsın.
Tırmandığın yokuşa rağmen iniştir hissettiğin. Bu iniş hissini, sıcaktan dolayı seni bunaltan bir ceket gibi çıkarıp üstünden atman mümkün değil. İfade edilemeyen birçok yüzde birçok ifadeler yakalamışsın, ya da içinde bulunduğun durumun çeşitliliğinden birçok hissin rengini görüp, birçok hisse birden uğrayıp bu yüzden biraz şaşkın, biraz anlamsız; bir de, daha üst bir anlamı olabileceğine dair bir atmosferin havasını teneffüs ediyor olman sanki de açılmış kanatlarını yana düşürüyor, uçma isteğine ket vuruyor… Ve tabii yetmiyor, gördüğün kavranılamayan çok şeyi daha da iyi görüp-duyabilmek için olduğun gibi kalıyorsun “nasılsan öyle’’nin kabullenişi oluyorsun. Mahpus, put…
Yok anlatamadım, anlatamadım. Elbette sezdiğini anlatamadım. Birkaç hissin bir anda berraklaşması ayrı bir bulanıklık veriyor gözlerine. Hissetmişsin, seçmişsin, anlamışsın, ama neyi? Hele bu seçme işi sonunda tamamen seçmekten vazgeçmekle sonuçlanıyor. “Bırak’’ diyorsun “kalsın öyle, her şey olduğu gibi kalsın. Yeter ki şimdi varılan uyanıklık düzeyinin yaşattığını gölgeleyen bir şey olmasın.’’ Kendin de aradan çıkacaksın bir taş sessizliğiyle ama her gözeneğin hislerle dolu, sükûn ve huzur bozulmasın diye taşmaktan korkan. Bu sessizliğin yağdırdığı sözleri eğilip toplamaya bile yeltenmiyorsun. Hissettiklerinin en küçük bir yaklaşımla yabani güvercin gibi uçup gideceklerini biliyorsun. Kaçırmak yerine olduğun gibi kalarak o anı yaşamayı seçiyorsun. Hem ne kadar sürebilir ki bu hal? Belki de kuş havalanır birazdan ve bir süre yalnız arkasından bakakalırsın. Bu, varlığı duyurup uzaklaşan yokluk, ama tüylerden kalmış üstünde içinde pır pır edecek kadar.
Öteye çekilmiş bir masa önünde oturuyorsun hala, pencerenin karşısında. Hangi boşluğu dolduracaksın hep dolu, hangisinin dolu olduğundan emin olacaksın el atıp kavradığın, yok. Bir yığın taş, bir sürü kuş; bir sürü taş, bir yığın kuş… Kuşa gökyüzünden bahsetmiyorsun ayağı bağlı iken iyi gelmez ona. Yine de kendine inat yapar gibi getirip pencerenin önüne koyuyorsun. Anlamlandıramıyorsun ya, neden böyle yaptığını, yapıyorsun. Güya daha fazla mahrumiyet yaşamasını istemediğinden yapıyorsun ama kuşa işkence oluyor. Dışarıda uçan kuşları gördükçe camları unutarak havalanıp havalanıp defalarca camlara çarpıyor. Camlar öyle ki unutulan engel, yanıltan engel, hep çağıran “Yine gel bu kez aşabilirsin’’ diyen engel. Duvar olsa üstünden aşmak, ya da başka bir yol, ya da hiç yoksa içinde saklı bir yol arayışıyla sus pus kalıp şimdilik kabullenmek gibi olurdu. Fakat şimdi o, kabulden çok çok uzak, durup durup çarpıyor. “Canı yanıyordur’’ diye acıyorsun, belki ondan daha çok canın yanıyor. Alıp eline sakinleştirip tekrar camın önüne koyuyorsun. Cümlede imla hatası gibi evde nereye koyarsan koy hep yanlış yerde olduğunu düşünmek, buralı olmadığını düşünmek; açık kanatlarını gökyüzünde hayal edip de gerçekte görememek onu öyle, daha çok canını yakıyor. Yine de (üzülmene rağmen) kaldırmıyorsun pencerenin içinden. Hayır, hayır niyetin işkence falan değil, sadece onun gökyüzüyle irtibatlı olmasını istiyorsun göz ucuyla da olsa. Ayağındaki ipi çöz, bırak gitsin öyleyse. Bunu da yapamıyorsun. Sevdiğinden, gözünün önünden uzaklaşmasını istemediğinden yapamıyorsun. Sarmaş dolaş acıyla sevgiyi sürdürüyorsun. Yine çelişkiye düştüğün bir durum, ya da yok, o kadar da çelişki yok, sadece insana has bir durum.
Merhamete hanginiz daha muhtaç?
Şu saydam engel gökle onun arasında, berraklaşan birçok hissin bulanıklığı senle senin aranda.
Ey yabani güvercin, neden girdin onun açık penceresinden içeri, hem kendini hem onu hapsettin… ve ey ruh neden?