Kirli sakal bırakmış. Saçları asker tıraşı ama. Görmeyeli beş yılı geçti. Elmacık kemikleri daha belirgin, çene çukuru içe göçük, dudak üstü benek benek, yılların tortusunu biriktirmişçesine kırışık alnı… Şakaklarında birkaç falçatalık çizik… Sol bacağını tutarak ağır aksak yürüyor… Kadim roma krallarına benziyor bu haliyle…
Seyyid… Bizim Seyyid… Mahallenin gedikli sarhoşu Bekir’i uyarmak isterken, hataen indirmiş kamasını çirkin, şiş göbeğine… Bekir, ilkin kuduz bir köpek gibi hırıltılar çıkartarak yerde devinmiş, ardından kurbanlık bir koç gibi çatlayan damarlarına aldırış etmeksizin debelendikten beş on saniye sonra, asfaltı ipil ipil döven yağmur tanecikleriyle sarmaş dolaş halde son nefesini böğüre böğüre vermiş…
Hiçbirini görmedim ben. Ne Seyyid’in -şimdiki aklımla hayal ediyorum da- o alık halini, ne de Bekir’in –tahayyüle hiç gerek yok- patlak gözleriyle son nefesinde bile sağa sola ağır küfürler savururkenki o can havlini…
Seyyid… Metris’in beş yıllık mihmândârı bizim Seyyid… Mahallelinin büyük kahramanı. Bugün saat 10’da kavuştu özgürlüğüne… Esnafla birlikte ben de gittim karşılamaya… Beş yıl öncesinin dalyan delikanlısı, usta balıkçısı gitmiş; yerine bambaşka birisi gelmiş sanki… (Ardımdakiler bunu söylüyor) Zayıf, bitkin ama -sanırım- heyecanlı. Fiziğine nispet edercesine hüznün, ağırbaşlılığın binbir tonu çalınmış yüzüne, hareketlerine. Konuşmuyor. Gözlerine bakıyorum nedensiz. Koyu kahverengi çift halka içinde büyüyen beyazımsı bebekleri de suskun ve tepkisiz… Elinde oltu işi bir otuzüçlük. Aksakça yürümesine devam ediyor. Dostlara, eşrafa sarılıyor bir bir. Geçmiş olsun’ları kabul ediyor, sözcüklerin mahremiyetine sığınmak istercesine, hiç konuşmadan ve öylesine. Bazen başını öne eğip, bazen gözlerini kapatıp, bazen de nasırlı sağ elini yumruk yapıp minicik göğsüne gömerek farklı ton ve dozda kabuller sergiliyor…
Bakkal Hasan, yüzündeki iğreti gülüş ve tırsak adımlarla ona doğru yürürken; geride kalanlar ve ben; sanki gökten gizli bir emir almışçasına çakılı kalıyoruz yerimizde. Kasap Nuri fısıltıyla karışık bir ses tonuyla Manav Recai’ye dönmüş; “Yalakaya bak!” diyor, “Yüzsüzlüğün bu kadarı da cabası…” Recai’nin çakmak gözleri bir açılıp bir kapanıyor o sıra. Kemikli parmaklarıyla, bademcikleri yerinden fırlayacakmış gibi duran boğazını ovuyor hafifçe. Arkadan kart bir kadın sesi bastırıyor Dombili’yi… “Ulan Hasan, ahirette iki elimi yakandan çekersem …. olayım!”
Boşluğu doldurmaya izin vermiyor beynimden öte kalbim. Müstehcenliğin sınır tanımaz kıyılarında bırakın bir bayanı, bir beyi bile dolaşırken düşünmek gelmiyor içimden. Öte yandan işkilleniyorum adamakıllı. Merakım çok sürmüyor Allah’tan… Taksici Rıfat; kalbimden geçenleri okumuş gibi eğilip kulağıma fısıldıyor; “Bekir, bir rakı parası yüzünden aslında o kavat Hasan’la tartıştıydı da; Seyyid, insanlık namına araya girip önce aralarını bulmak istedi. Fakat ne şu kavat Hasan, ne de arsız Bekir, inatlarından vazgeçti. Sonrası; ağız dalaşı, küfürleşmeler, yumruklaşmalar derken iş çığırından çıktıydı. Hasan bakkala varıp bıçağını kaptığı gibi gelmiş, Bekir de zulasından çakısını çıkarmış, hınzırı bekliyordu. İşte ne olduysa o anda oldu. Seyyid aralarında kaldı. Bekir’in çakısı sağ şakağında derin bir yarık bıraktı. (Uzaktan Seyyid’e bakıyorum hemen. Şakağında gerçekten de kabuk bağlamış bir yara izi var.) Seyyid’in nevri döndü o an. Elini, beline götürmesiyle Bekir’in midesine indirmesi bir oldu. Sonradan çaktık vaziyeti. Meğer, midesini delik deşik etmiş.”
Rıfat’ın anlattıklarını bir an gözlerimde canlandırınca midem bulandı. Kıvrılarak sağa sola dökülen cıvık bağırsakları, işkembeden fışkıran kan, irin, idrar selini, vaktiyle bir filmde görüp de etkisinden uzun zamandır kurtulamadığım ‘Karındeşen Jack’ tiplemesi o muşmula yüzün yerine Bizim Seyyid’in avurtları çökük suratı… Kestirip atayım dedim; “Alma günahını, belki de gerçekten özür diliyordur.” Kısılan gözlerine eşlik eden sinsi bir yüz ifadesiyle dile geldi yine Rıfat; “Tabi ya ne demezsin… O yüzden köşeyi döndüğü halde, Bizim Seyyid’i mahpus damlarında bir paket maltepeye hasret bıraktı.”
Sizin Seyyid… Bizim Seyyid… Kabullenmekten, teslimiyetten öte mahallelinin ona taktığı bu sıfat benim de dilime pelesenk olduğu için böyle diyorum. Yoksa Seyyid, ne benim, ne onların, ne bizim, ne de bir başkalarının…
Seyyid, heba olan beş yılıyla kendisinin…
Carina’m, konvoyun önünde… Seyyid, bakkal Hasan’la arkaya oturuyor. Yanımda hemşerim çekçekçi Yusuf. Vitesi takıp ne hızlı, ne yavaş, orta mahalde seyrediyoruz. Beş yılın suskunluğu siniyor içeriye. Ebediyen sürecek küskünlüğe imza atan taraflar gibi konuşmuyor kimse. Yusuf, serçe parmağını bir nakliye sırasında kaybettiği sol eliyle radyoyu açıyor bu esnada… Gelişigüzel bir kanal ayarladıktan sonra; ensesi kalın, göbeği çaplı bir efendi edasıyla kuruluyor yerine. Çok geçmeden yanık sesiyle; ‘Şu Metris’in önü bir uzun alan / Bir tek seni sevdim, gerisi yalan’ı okuyor Güler Işık. İri gövdesinden hiç beklenilmeyen bir tezlikle radyoyu kapatıyor Yusuf. Suçüstü basılmış bir hırsızdan çok, yaramazlık yaparken yakalanmış haylaz bir çocuk edasıyla kızarıyor kulakları, yanakları. Gafını erkenden fark ederek telafi etmenin bir nebze umudu içinde gevşiyor dudakları.
İlk o an duyuyorum Bizim Seyyid’in sesini; “Hemen de kızardın be Yusuf; boş ver, sıkılma!” Daha ziyade kadınsı bir tizlik var tonunda. Heyecanımı gizleyip fırsat bu fırsat dedikten sonra dudak üstü giriyorum araya; “Geçmiş olsun!”
Kim bu dercesine bakıyor Hasan’a. Dikiz aynasından rahatlıkla görebiliyorum yüzünü. Mahallelerine üç yıl önce taşındığımı, bir kitapçı dükkanı işlettiğimi, vaktiyle bir dönem öğretmenlik yaptığımı, (hüsnü zannı kendinden menkul) iyi bir insan olduğumu söyleyip sergüzeştimi kısa yoldan naklediyor Hasan. Az önceki kadınsı sesin yerine bu kez buyurgan bir ton misafir olup; “Güzel!” demekle yetiniyor. Ardından mahalleye girinceye kadar sürecek olan sağır sessizlik hakim oluyor tekrar meşin kaplı havaya.
Dördüncü Levent metrosunu geçerek iki yüz metre kadar seyrettikten sonra Sanayi Mahallesi sapağına girip oradan Şirintepe’ye indik nihayet. Şehirleştikçe köyselleşen, çoğaldıkça yalnızlaşan, her türlü konformizme rağmen varlık içinde yokluk çeken, metropol varoşlarından biri olan bu mahalleye bilerek taşındığım o ilk günü hatırladım birden. Surlarıyla devasa dişleri andıran bu şehrin dökük dişlerinden birinin kovuğuna yerleşip yöresel kimliklerini korumanın telaşında olan bu insanları ilkin çok yadırgamış ve fakat sonraları -bir nebze olsun- kanıksayabilmemin ötesinde onlardaki içtenliği bizzat görebilmemim tesiriyle olsa gerek tebdil-i mekan niyetiyle, o da bir süreliğine, konaklamayı düşündüğüm bu mahallede tutunabilmek için şaşkın bakışlar arasında, evlerinde sırası ekmek, sigara, ciklet ve daha bir çok ıvır zıvırdan sonra geldiği halde baba sermayesiyle bir kitapçı dükkanı açmış ve yine sırf yeni romanımın kaburgasını oluşturacak bu insanların hatırına ücretsiz kırtasiye malzemeleri dağıtarak yanlarına sokuluvermiş ve daha çok ikinci el ucuz romanları seçen genç kızlarla sayıları bir elin beş parmağını geçmeyen ne oldum delisi kadayıf kadınların yanı sıra hiç alışkanlığım olmadığı halde mahallenin delikanlı ve ihtiyarlarını tanıma uğruna kahvehaneye dadanmış ve mesleğim icabı önceleri zorlansam da, sonraları esnafla da haşır neşir olmanın yollarını bulmuş, en son Seyyid’i -bizim Seyyid’i- çok gizli bir devlet sırrını ifşa etmekten ve dahası bu ifşa sonucu başlarına ne geleceğini bilmediklerinden ancak bir ay öncesi emin olduğuma artık tamamen hükmedildiğinden, hiç hesap da olmayan Seyyid’i tanımıştım… O da gıyabında…
Bizim Seyyid, bir örneğine yalnız Efruz Bey’de yahut Kemal Sunal filmlerinden birinde rastlayacağınız bir kalabalık coşkusuyla karşılanmanın gururu içinde girdi kahveye. Rüstem Ağabey, hemen yetiştirdi ilk masanın çaylarını. Yaşaran gözlerini gizlemeye gerek duymadan uzun uzun sarıldı dev cüssesi içinde kaybolan Seyyid’e. Bu dokunaklı manzara karşısında ne yalan söyleyeyim ben de ağlayacak gibi oldum yani zor tuttum kendimi. Genzimi yakıp burnumun direklerini sızlatan o şeffaf ateşin tesiriyle kaçırıp gözlerimi, çevirdim başımı. Bir daha dünya gözüyle bu olaya tanıklık edemeyecek olan sarhoş Bekir’in meczup kardeşi Muhlis’e takıldı bakışlarım ansızın. Yırtık ceketi, yamalı pantolonu, düğmeleri kopuk kirli gömleği, uzamış sakalı, kestane rengi pejmürde saçları, ayağındaki delik deşik kara lastikleri ve sanki salınan sandalyeye kurulmuş bir hayta gibi bir öne düşüp bir geriye çekilen cılız gövdesini görünce daha bir burkuldu yüreğim. Düşündüm o an; “Ağabeyinin öldüğünden haberi var mı acaba… Varsa ne düşünüyor sonra… Yoksa nasıl bir duygu yamalanmış ruhuna…”
İsli bebekleri yerlerinden fırlayacakmış gibi fıldır fıldır dönerek duran, petrol yeşili gözlerine baktım doğrudan. Kimi düşmüş, kimi iyice seyrelmiş tütün sarısı dişlerini göstermekten keyif alırcasına sırıtarak o da bana dikti gözlerini. Korktum, boynumu büküp hemen kapayıverdim kirpiklerimi. Omzuma dokunan bir elle tüylerim diken diken oldu bir an. “İçsene yahu!” Kaldırdım başımı, ürkerek baktım… Azı kaygı, çoğu merak yüklü gözleriyle karşılaştım Yusuf’un; “Ne’n var, hasta mısın yoksa?” Doğrulup sırtımı plastik sandalyeye dayadıktan sonra; “Yok bir şeyim.” dedim; aşağı düştüğünü kastederek; “Tansiyonum sanırım.” diye ekledim; Birazdan geçer.”
Bu arada hafiften tırsarak kaçamak bakışlarımı, gizemli bir melodiye eşlik edercesine gelişigüzel sallanan başıyla, alkış tutan Muhlis’e doğrulttum. “Delilik bu olsa gerek!” diye geçirdim içimden; “Bedenini öldürmeden, duygularını katletme melekesi.”
Muhlis’in ayağa kalkıp plastik sandalyesini havaya savurmasıyla sıyrıldım sanki bir daha gün yüzü görmeyecekmişçesine derin bir uykuya dalmış olan düşüncelerimden. Kahveyi bir uğultudur aldı. Faili meçhul sesleri, yine sahibi belirsiz çığlıklar takip ederken, sağa sola koşuşturmalar başladı apansız. Muhlis bir balet titizliğiyle ayaklarının ucuna değerek döne döne yanıma geldi tam bu sırada. Dikti ürkünç gözlerini. Tüylerim kabardı yine. Tutuldu nutkum. Baktı… baktı… baktı… Nasırlı parmağını büzülü dudaklarına götürdükten sonra Bakkal Hasan’ı işaret etti;
“Yanar döner, o!” Kim demeye kalmadan bu defa Seyyid’e yöneldi pürüzlü parmağı; “Yanacak dönecek, o!” Nedenini bilmesem de kendimden çok onun için kaygılandım. Zoraki gülümsedim. Korktuğumu belli etmedim; “Tabi, tabi ya.” döndü Muhlis. Şaşılası yeteneğini ömrünün son perdesinde -üstelik mahirce- sergilemek için sahneye çıkan bir maestro gibi, nasırlı, kirli parmaklarıyla havada gelişigüzel şekiller, sanal desenler çizmeye başladı. Uğultular kesildi, çığlıklar sükut denizine indi, koşuşturmaların feri tükendi. Aldırmadı Muhlis… Aksine dönmeleriyle birlikte kehaneti de hızlanıverdi:
“Yanar döner, o; yanacak dönecek, o!”
Muhlis’e -o habis ifrite- bir anlam veremiyorum ilkin. Fakat içimden meçhul bir ses onun “deli” olmadığını; duruşunda, söylem ve eylemlerinde ve de tavır ve davranışlarında daha çok hikmete kaçar bir “meczûbiyet” hali bulunduğunu söylüyor.
Ben böyle düşüne durayım; kahvedekilerin şaşkın bakışları arasında bir ok çevikliğiyle dışarı çıktı Muhlis. Cılız gövdesi gözden kaybolduktan hemen sonra homurtular yükselip bir bir patladı kahkahalar. İşi meczupluğuna verenler oldu, kimileri ağır laflar etti ardından, kimileri sövdü, kimileri acıdı, kimileri de (ben de bu kimilerine mensubum) içten içe hayıflanıp bir anlam veremedi olanlara…
….
Seyyid… Sizin, bizim, onların… Ne kadar zamir varsa (ister teklik, ister çokluk) tüm adılların kahramanı Seyyid… Ayın ilk, orta ve son haftalarını aylakça geçirdi. Söylencelere itibar edilecek olursa bakkal Hasan’a dadanmış bu süre zarfında. Fakat bildiğim bir gerçek var ki; iş buldular, beğenmedi; çalış dediler, kırk dereden su getirdi; hayat değirmeninin suyunu sordular, cevap vermedi; kimse bu işe akıl sır erdiremese de, inat etti söylemedi…
Gazetelerin kalın puntolu, ruj lekeli üçüncü sayfalarında da geçmedi adı…
Muhlis; Hasan’a yanar döner, ona yanacak dönecek dedi…
. . .
Kurban Bayramı’na iki gün kala kim vurduya gitti Hasan… Polis, kurbanın üzerinde sarhoş Bekir imzalı bir kartvizitle, pörsük ceketinin iç cebinde Seyyid’in ‘fî-mekanda’ çekilmiş bir fotoğrafını buldu yalnız…
. . .
O günden sonra ne Seyyid’i bulabildiler, ne de kayıp Muhlis’i…
Eşraf, esnaf, tüm mahalleli; olaya dair bir dizi beyin fırtınasına giriştiyse de neticede çıkamadı işin içinden…
Biliyordum ama ben…
Hem olayın failini ve hem Muhlis’in ören bir hanede nasıl bir hayat sürdüğünü ve hem de Seyyid’in hangi turistik mekanı niçin mesken edindiğini…
Ama söylemedim…
Zira bağlaçlarla geçecek olan bir ömrün son bağını -biraz narsist ve bir nebze egoistçe bir duruş olarak algılansa da- o muazzam romanımın sonuç bölümüne saklamayı düşündüm…
Biliyordum ki; eyleme geçmeyen düşüncelerim yüzünden hiçbir zaman suçlu sayıl(a)mayacak ve hiçbir suretle zanlı muamelesi gör(e)meyecektim.