Omuzlara bağlanan çapraz kollar çözülür, eller kanat gibi semaya yükselir. Ve başlar yana düşer, dönüş başlamıştır. Dönüş… Başka bir mekâna… O’na… Ölüm, yok oluş ya da hiçlik midir? Yoksa başka mekân-zaman şartlarına geçmek mi? Bu olağanüstü şartları tanımlamaya duyuların ve aklın anlayabileceği bir ölçüt yok mudur? Beş duyu ile sınırlıyken zavallı aklım ve onunla savaşırken biçare kalbim nasıl inanabilirim ki sonsuzluğa? Nasıl?
13. yy. Konya’sı, Anadolu’ya Selçuklu Devleti’nin egemen olduğu, devrin ilim adamları ile dolup taştığı, saray ve medreseleriyle göz kamaştıran bir başkenttir. “Beş Şehir” isimli denemelerinde o dönemi gözümüzde canlandırmamızı kolaylaştıran Tanpınar, şehrin kültürel dokusunu şöyle anlatır. “Aslen Türk olan büyük halk kitlesinin yanı sıra Rum ve Ermeni gibi yerli kavimlere mensup bir kalabalığın, Gürcü, Bizanslı, Suriyeli, Mısırlı, Elcezire ve Iraklı, Latin tüccarların, Harezmlilerin, Bizans’tan gelen askerlerin, Haçlı döküntülerinin, Ortaçağ’ın bazı Anadolu şehirleri gibi Konya’da da büyük bir yekûn tuttuğunu tahmin edebiliriz.” Böylesine kültürel farklılığın bulunduğu bir yerde Mevlana, nasıl bir bilgeliğe sahiptir ki tıpkı günümüzde olduğu gibi her kesimden insanı derinden etkileyebilmiş, sultanları dahi çevresinde kenetleyebilmiştir.
Mevlana’nın yaşadığı 13. yy. ünlü İngiliz matematikçi ve aynı zamanda ateist Bertrand Russell’ın “Şayet büyük savaşlar ve büyük baskılar yaşanmaya ve çok sayıda insan mutsuz hayatlar sürmeye devam ederse, sanırım din de varlığını sürdürecektir” görüşünü destekler niteliktedir. Haçlı ve Moğol saldırıları gibi eşi benzeri görülmemiş savaşların yaşandığı bu yüzyılda ruhsal arayışlar doruğa yükselmiş ve din, hayatın acımasızlığından kaçıp sığınılacak bir liman hâline gelmiştir.
Russell, dünya üzerindeki dinî inançların temelinde korku olduğunu belirtir; bilinmeyene karşı duyulan korku, kaybetme korkusu, ölüm korkusu… Semavi dinlerin kutsal kitaplarında yaratıcının emirlerine uymayanları bekleyen hazin son tüyler ürperticidir. Sorgulamaya izin vermeyen, şartsız koşulsuz bir teslimiyeti gerektiren bu durum bir yerde Russell’ı haklı çıkartır. Tüm inançların temelinde yer alan bu ürkütücü durum, nasıl olmuştur da Mevlana ile birlikte yerini sonsuz bir aşka bırakmıştır? Günlük yaşamdan örneklerle gerek Kur’an ayetlerini ve gerekse Hz. Muhammed’in hadislerini sıradan insanların anlayabileceği biçimde detaylandırdığı bir çeşit Farsça Kur’an açıklaması olan ve öğütleri içeren Mesnevi’sinde, gerekse İlahi aşk üzerine yazılmış binlerce beyitten oluşan gazel ve rubailerini kapsayan Divan-ı Kebir’inde korkunun izine rastlanmaz. Tüm dinlerde egemen olan Tanrı korkusu Mevlana ile aşk hırkasına bürünür.
Dünyaya geldiği andan itibaren ölüm denen acı gerçekle yaşamak zorunda kalan insan, hayatı sorgulamaktan kendini alamaz. Tolstoy’un yüzyılımızda ortaya çıkan kitabı “Hz. Muhammed”in üçüncü bölümünde, ünlü yazarın bu konudaki itirafları ve çaresiz arayışlarına, Mevlana’dan yükselen ses etkileyicidir. “Bir can vardır canında o canı ara,/ Beden dağındaki gizli mücevheri ara!/ Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara/ Ama dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara!” “O’nu Hristiyanların haçında bulmaya çalıştım, ama orada değildi./ Hintlilerin mabedine, eski pagodalara gittim, hiçbirinde en ufak izine bile rastlayamadım./ Dağları, vadileri gezdim, O’nu ne doruklarda ne de derinde bulabildim./ Mekke’ye, Kâbe’ye gittim orada da değildi./ Âlimlere, filozoflara sordum, idraklerinin ötesindeydi./ Derken kalbimin içine baktım…/ Orada, yerleşmiş öylece durmaktaydı. / O bulunabilecek başka hiçbir yerde değildi.”
Russel, işler iyi gittiğinde kimsenin Allah’a inanmadığını belirtir. Ona göre toplumsal sorunlar çözüldüğünde din de ortadan kalkacaktır. Peki, her şeye sahip olan insan, gerçekten mutlu ve huzurlu mudur? Bu sorunun cevabını Mevlana yine şu sözleriyle verir: “İnsanda o kadar büyük bir aşk, hırs, arzu ve üzüntü vardır ki, yüz binlerce âlem kendisinin olsa yine huzur bulamaz” Mevlana bu sözleriyle aslında insanın yaratılışında var olan bitmez tükenmez o sonsuz arayışı da ortaya koyar. Peki, insanı yaşam boyu arayışlara sürükleyen bu içgüdüsel şey nedir? Her şey yolunda olduğu halde bu nedensiz mutsuzluk ve tatminsizlik de neyin nesidir?
Mevlana’nın sırrı, “Ben, kuru bir çamurdan şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onun yaratılışını tamamladığım ve içine Ruhumdan üflediğim zaman, onun için secdeye kapanın.” ayetinde mi saklıydı? İnsan ruhu, ilahi bir değere sahip olmalıydı ve belki de yaşam boyu aranılan şey bu ruh ikiziydi. Mevlana’nın kavuşmak için beklediği o gün; ölüm günü, bunun için mi düğün günü olarak tanımlanıyordu? Mevlana bir sufi idi ve John Baldock, “Mevlana, Gizli Öğretisi” kitabında sufinin tanımını şöyle yapıyordu: “Sufi, kadın veya erkek olsun varlığının kaynağıyla birleşmeye, vücudunun her atomu arzu duyduğu için sevgiliyle birlikteliği aramaktan başka alternatifi olmadığını bilen kişidir.” Mevlana’ya ait altı ciltten oluşan Mesnevi’nin ünlü 18 beytinin içindeki şu birkaç dizede, sevgiliden ayrı düşmenin acısının herkesle paylaşılamamasının feryadı yükselir. “Herkes kendi anlayışına göre benim yârim oldu. İçimdeki esrarı araştırmadı. Benim sırrım feryadımdan uzak değildir. Lâkin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kudret yoktur. Beden ruhtan, ruh bedenden gizli değildir. Lâkin herkesin ruhu görmesine ruhsat yoktur.”
Ölüm korkusu, yaşam boyu hiç düşmemecesine insanın yakasına yapışmışken ve insanlara acı verip hüzünlendirirken, Mevlana için kutlanılacak bir düğün günü oluyordu. Allah’a kavuşmak, sevgiliyle birleşmek demekti ve bu da yeniden doğmak gibiydi. Ölüm canın kurtuluşuydu, zevk ve neşe günüydü… Son günlerinde arkasından kimsenin üzülmesini istemediğini yine dizelerle dile getirmiş; “Eğer mezarımı ziyarete gelirsen, üstümdeki toprak yığınını raks eder görürsün./ Ey kardeşim, meclisime defsiz gelme…/ Çünkü Huda Meclisi’nde gamlı olmak, yaraşmaz.” Kuran’da sık sık bahsi geçen “Dönüş O’nadır” ayetleri bu kavuşmayı mı müjdeliyordu? Tebrizli Şemseddin’i tanıdıktan sonra iç dünyasında çıktığı uzun yolculukların sonunda Mevlana, ciltler dolusu üç büyük eserle geri döndü. Mesnevi, Divan-ı Kebir ve sohbetlerinin toplandığı Fihi Ma Fih. Mevlana, beş duyu ile sınırlı akla karşılık ancak rüyalarda sahip olunabilen ruhun sınırsız özgürlüğünü keşfetmişti. O baktığı her şeyde ve kendi özünde yaratıcıyı görebilme yetisine kavuşmuş bir sufiydi artık.
Mevlana’nın şiirlerinde Allah, sevgili sıfatına bürünmüştür. Divan-ı Kebir öylesine duygulu ve coşkulu şiirlerle doludur ki, okudukça insanı metafora uğratır. Tebriz Güneşi’nin doğuş ve batışlarıyla bir aydınlanıp bir kararan Mevlana’nın iç dünyasındaki yoğun duygular, onu bilge iken dilinden binlerce beytin döküldüğü şairliğe dönüştürmüştür. Ruhun aşk ile kıvranmasına bedenin sessiz kalması mümkün müdür? Değirmenin sesi, çekiç seslerinin ritmi, sokak satıcının bağrışları onun ruhuna farklı yansır. Bu ahenkli sesler Mevlana’da İlahi aşkın eriştiği doruk noktalarıdır. Çevresindeki insanların şaşkın ve bir o kadar hayran bakışları altında kendi etrafında dönmeye, raks etmeye başlar. Bugünkü sema törenlerinin temeli olan bu dönüşler aslında mevcut mekân içinde geçici bir yok oluştur. Mevlana için acının dinmesi, ıstırabın son bulması için tek çare mekânsızlık ve zamansızlık boyutuna geçmek yani onun tanımladığı gibi denize ulaşmaktır. Divan-ı Kebir aslında Mevlana’nın da belirttiği gibi bir aşk divanıdır. Mevlana’nın iç sesleri, İlahi aşk yüzünden çektiği acı dolu haykırışlar ve çığlıklar öylesine güçlüdür ki dizelerden yükselen feryadı okuyucunun gönlünde duymaması imkânsızdır. Binlerce beyitten oluşan gazellerinde, rubailerinde aşk sözcüğü geçmeyen bir dize bulmak güçtür. Şiirlerinde duygu ve düşünceler son derece basit kelimelerle dile getirilmiş görünseler bile her okunuşta farklı bir tat farklı bir anlam bırakır yüreklerde.
“Ne zamana kadar yeryüzü gözyaşlarıyla ıslanacak?/ Ne zamana kadar gökyüzü benim ahlarımın, feryatlarımın harareti ile tutuşacak, yanacak?/ Ne vakte kadar gönlüm; “Vay gönül, vay gönül!” deyip duracak?/Ne vakte kadar dudaklarım benim padişahlar padişahımın sırlarını söyleyecek?/ Her an dalga dalga coşup gelen ve benim çadırımı, varımı yoğumu kapıp götüren o büyük, sonsuz denize doğru yürü, yürü!..”
“Bu sözler, bu mecazlar, bu konuşma daha ne kadar sürecek?/ Yanmak istiyorum ben, yanmak; alıştır kendini yanmaya./ Canda aşk ateşini tutuştur ve yak,/ Gitsin bütün düşünceler, bütün kavramlar.”
“Ey aşıklar, ey aşıklar! Ben deliyim, divaneyim./ Delileri bağladıkları zincir nerede?/ Ey can zincirini oynatıp şakırdatan!/ Dünya senin yüzünden zincir şakırtısı, zincir gürültüsü ile doldu./ Deli olan bedenlere zincir vurmak mümkündür./ Ama ilahî aşk ile deli olan canlara hangi zincir vurulabilir.”
“Ey-sevgili, ilacım da sensin, çarem de sensin./ Yüz parça olmuş gönlümün nuru da sensin/ Çaresiz gönlümde, senden başka ne varsa hepsi yok oldu,/ beni kimsesiz bırakma! Gel!”
“Allah’ım; ağlayıp duran, sızlanan, feryat eden bu gönlün yeri, ötelerde, vuslat şehrinde idi./ Bu zavallı gönlü daha ne kadar zaman ellerde ağlatacak, inleteceksin?”
“Gönlüm beni kavgaya düşürdü, kendisi kaçtı gitti. Beni yalnız bıraktı./ Can hâlime acıdı geldi. Fakat sevdamı görünce, o da dayanamadı, kaçtı./ Bu defa ürküp Zühre yıldızı, benim feryadımı duydu, gökten yere indi, yanıma geldi./ Beni ateşler içinde bulunca, korktu, acele ile sazını yere bırakarak o da, kaçtı gitti.”
“Ey seher rüzgârı! Bize haber ver,/ Sen, geçtiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü?/ O gönül, yüzlerce yalçın kayaları, mermeri, graniti, ateşiyle yaktı, eritti…”
Sayısız beyit bu haykırışlarla devam eder. Doğumundan 800 yıl sonra kapitalist tüketimin ve materyalist yaşam tarzının dünyaya yayılmasını hızlandıran Batı medeniyetinin temsilcisi Amerika’da, en çok okunan kitabın Mevlana’nın maddiyatçılıktan arınmış şiirleri olması ne kadar düşündürücü. Bir şarkısında “Materyalist bir dünyada yaşıyoruz ve ben de materyalist bir kızım” diyen Madonna’nın 21. yy.’ın başlarında seslendirdiği Mevlana şiirleri ise heyecan verici. Ve ne yazık ki Mevlana’nın ana dili olan Farsça’dan Türkçe’ye çevrilmiş şiirler, İngilizce’ye çevrilmiş olanlar kadar etkileyici değil. Şiirsel ifadeler ve uyum, Türkçe çeviriler ile yerini yalın bir nesre bırakmış ve o coşkulu ruh hâlleri kelimelere tam olarak yansıtılamamış.
2007, UNESCO tarafından “Mevlana Yılı” ilan edildi. Belh’de başlayıp Konya’da noktalanan, bu nedenledir ki İran, Afganistan ve Türkiye tarafından sahiplenilen Mevlana’ya ilgi bu üç ülke ile sınırlı değil. Özellikle son on yılda Mevlana’nın öğretileri ve onun İlahi aşk üstüne yazdığı şiirler, hümanist öğretiler ve barışçıl öğütlerinin hızla İngilizceye çevrilmesi Batı’nın da Mevlana’yı sahiplenmesine neden olmuştur.
Mevlana bu coğrafyanın insanlığa bahşettiği bir armağandır. O, “İlahi Komedya” isimli kitabında Hz. Muhammed’i cehennemde gösteren Dante Alighieri’nin dar zihniyetine karşılık Anadolu’da İslâmiyet’in engin hoşgörüsüyle kalbini tüm dinlere açmış, putperestlere dahi seslenebilen, içi insan sevgisi ile dolu bir gönül adamıdır. Anadolu’dan yayılan “Gel” çağrısı tüm insanlığa yapılmıştır. Önemli olan ne cinsiyet, ne ırk, ne din, ne millet ne de sosyal statüdür, önemli olan insanın içinde var olan iyi ve güzel vasıfların kötülüğü alt etmesidir. Kadınların cadı avlarında öldürüldüğü Avrupa’da, Mevlana’nın ‘Kadın Hak nurudur, sevgili değil… Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil.” dizeleri üzerine başka söz söylemeye gerek yoktur. Batı’nın bağnazlık içinde yaşadığı, din adına her türlü işkencenin yapıldığı bu yüzyılda Anadolu, Mevlana gibi düşünen onlarca hümanist bilgeye sahiptir. Dante’den 800 yıl sonra, bugün ne yazık ki Batı yakasında değişen hiçbir şey olmadığına dair pürüzlü seslerin çıktığı Vatikan’a karşı en güzel yanıt, Mevlana’nın büyük bir tevazu ile insanlığa uzanan elidir.
Günümüzde artık tüm dünyaya ait bir değer olan Mevlana’nın yaşadığı bu topraklarda, raflarda birçok eserini bulacağımı umut ederek girdiğim kitapçılarda Divanı Kebir, soruma ne yazık ki yine akseden bir sesle yanıt alabildim. Divanı Kebir?