Önce akşamın alacası toprağın üzerine düştü, sonra karanlık yine geldi serildi yavaş yavaş şehrin suretinin bütün kıvrımlarına. İnsanlar bir bir evlerine doğru çekilince kahvenin önünde, kahvecinin iyice eskidiğinden içeriye almayı düşünmediği o eski, bir çift ahşap sandalye ile bir de kendisi kalmıştı yine. Sandalyenin birisine kendisi oturdu, diğerinin üstüne gazete kâğıdını güzelce sardı. Poşetin içindeki bir parça peyniri, zeytini, birazcık helvayı, domatesi, iki tane de salatalığı çıkardı. Ufak bir çakı ile domateslerini küçük küçük dilimledi, salatalığı soydu. Şu domatesle peynir yok muydu birazcık da taze ekmek… Daha lezzetli ne vardı ki yemek niyetine yenilecek? Tatlı niyetine de, bir lokma helvadan yedi mi akşam yemeği de bitmiş demekti. Yaradana şükür o akşam da doyurmuştu karnını. Önündeki kaldırımdan geçenlerin bakışları, üzerinde hiç yük olmaz, aldırmazdı kimilerinin onu tuhaf bulmasına. Niye aldırsın ki? Hırsızlık mıydı yaptığı, bir arsızlık mı yoksa… İki eski sandalyeyi işgal ediyordu sadece. Zaten bütün geceyi yalnız geçirecek ve boş duracak olan iki sandalyeyi… Hatta birisinin ayağı kırktı bile… Yediği de peynirle ekmekti. Çalmamıştı çırpmamıştı ya… Alnının teri vardı domatesin suyuna, zeytinin yağına karışan, helvanın şekerinden sızan. O zaman niye tuhaf bakarlardı insanlar kendisine? Kendi halinde karnını bir köşede doyuran bir yaşlı adamdı nihayetinde…
Aklında bu “niye” sorusuna cevap veremese de, yine de yadırgamazdı bakanların şaşkın bakışlarını. Haklıydılar belki de. Akşam yemeği dediğin evde yenirdi. Üzerinde yeşilli kırmızılı muşamba serili küçük bir masanın etrafına sıralı sandalyelerde oturan birkaç kişi ile beraber yenirdi. Sonra tencerenin içine dalan kepçeyi tutan bir kadın eli çorbaları dağıtırdı kâselere sırayla… Önce babanınkini sonra diğerlerini… Ortada salata olurdu uzun küçük bir tabakla… Dilimlenmiş ekmekler, su bardakları tabakların hemen yanı başında. Belli bir kenarda yemeğin bitmesini bekleyen revani, kadayıf ya da sütlaç cinsinden bir tatlı… Öyle ya akşam vakti aynı saatlerde, çalan zilin sesi ile en son eksiği olan tuzluklar da koyuldu mu sofraya tamamdı her şey… Akşam yemeği dediğin öyle iki kuru sandalyede gazete kâğıdı üzerinde mi yenirmiş… Bilirdi kendisi de bunları ama ne yapsın Cafer Efendi? Alışmıştı akşam yemeklerini sandalye üzerlerinde yemeye… Bilirdi o da, gece sarmaladı mı gündüzden boşalan yeri, evin yolunu tutup da, bir tas sıcak çorbanın kokusuyla kapıyı açan birisinin varlığının işin normali olduğunu… Bilirdi yemekten sonra önüne getirilecek tatlı tabağına uzanırken, bacası tüten bir evde, ocağı yanan bir mutfağın ışığı altında olmanın mutluluğunun hiçbir şeye benzemediğini…
O da biliyordu birisinin kalbinde yer etmenin, anahtarı çevirdiğinde kapının gerisinde giyinmesi için bir çift terliği hazır edenin olmasının, gece çökünce ince belli bir bardaktan çayı yudumlarken, söylediği iki kelimeyi duyuracak birisinin yanında beklemesinin ne demek olduğunu. Bilirdi lakin olmayanın ardından üzülmenin ruha vuran ağırlığını da bildiğinden, bütün bunları düşünüp düşünüp bir yaranın kabuğunu kaldırırcasına içinde tazelemez, yaşlanan kalbinin bir köşeciğinde uyandırmadan saklardı. Ne anne ne baba görmüştü. Teyzesinin çocuğu olmamıştı, eşini de kaybedince hayatın bu acılı cilveleri içinde o teyzesini, teyzesi de onu hayata bağlanma sebebi yaparak yaşayıp gitmişlerdi. Öksüzdü ya… Bundan mıydı, kimsesiz diye arkası yok diye mi bulamamıştı evlenecek birisini…Teyzesi de ölünce bir başına kalmış önayak olanı da olmamıştı zaten… Düzgünce bir işi de olmamıştı ya hani… Ya geniş bir gönlü de mi yoktu mutfaktaki ocakta bir tas çorba kaynatacak birisinin varlığı için? Gönlün sınırlarına kim bakardı ki? Bir kaç boğazlık ekmek değil miydi kazanırdı elbet… Demek ki, gönül kapıları ne kadar büyük olursa olsun, yetmezmiş insanlara bir lokma ekmek, bir tas çorba için bu kimsesizlikle… Olmamıştı, gençlik dediğin de iki kanatlı bir kuştu nihayetinde… Uçup gidivermişti hiç anlayamadan…
Kimi zaman bunları düşünse de, şikâyet etmezdi memnundu hayatından Cafer Efendi. Yıllarca başka başka işlerde çalışmış, kendine yetecek kadar kazanmış, kimsenin ekmeğinde gözü olmamıştı. Aldığı üç kuruş yetmez miydi kendisine? Teyzesinden kalma iki odalı kulübe denecek kadar küçük bir ev, bir kaç parça eşya. “Perdeler eskidi değiştirmeli, yenileri çıkmış filanca komşu almış pek güzel biz de alalım, bu koltukların da ağaçları çıktı gelene gidene rezil oluyoruz, halıların renkleri attı yenilemek lazım.” diyeni mi vardı sanki… İlle de badana yapılmalı, kapılar değişmeli, mutfak dolaplarının ahşapları çürüdü diyeni de yoktu nasıl olsa… “İyi ki de olmadı” diye düşündü sakince. Öyle olsa kazandığını nasıl yetiştirecekti? Her gün gündüzün yorgunluğuyla önüne bir çift terlik uzatacak sıcak bir yüz beklerken, değişmeyen perdelerden dolayı suratı asılan birisini bulacağına, rengi atmış olsa da aynı perdelerin altında ağacı çıkmış olsa da hala kapıya atılmayacak kadar iyi olan koltuklara oturup rahatına bakmak daha iyiydi belki de. Bunları aklından geçirirken yavaş yavaş gülümser “demek tek başına olmanın da avantajları varmış gördün mü Cafer Efendi” der kendi kendine gülümserdi.
İnsanoğlu neye alışmıyordu ki, alışmıştı bu yaşantısına…
Çocukluğunun hayallerini süsleyen mesleğini de yapıyordu nasıl olsa. Küçükken insanların yüzlerini incelemeye pek meraklıydı. Kim mutlu, kim mutsuz, kim hayatından memnun, kim şikâyetçi yüzlerindeki çizgileri takip ederek bulurdu. Şikâyet edenleri sevmez, içten içe bir hoşnutsuzluk beslerdi onlara karşı. Bir şekerci amca vardı çocukluğunun solmuş hartaları arasında. Yaşlı, saçları dökülmüş, sakallarının beyazlığı güneşte parlayan, ufacık tefecik bir adamdı, ama o yüzünün bir gün olsun buruştuğunu görmemişti bütün çocukluğu boyunca. Tombul yuvarlak yüzü güldükçe ay dedeye benzerdi sanki. Her seferinde koşar sarılırdı da, bu çocuk neden bana sarılıyor diye düşünmez o da ona sıkıca sarılırdı. Teyzesine sorardı “teyze neden şekerci amcanın yüzü hep böyle gülüyor?” “Tebessüm şükrün meyvesidir yavrum. Sahip olduklarının şükre değer olduğunu gönülden bilenler gülümseyen yüzlere sahip olurlar” derdi. “Şekerci amca çok mu zengindi acaba? Koca apartmanları mı, arabaları mı vardı ki şükrü için böyle gülümsüyor?” diye düşünürdü çocuk aklıyla… Ama belliydi ki, onun gönlü şükrünü gülen yüzle eda ettirecek kadar zengindi. Sorarlardı büyükler “büyüyünce ne olacaksın” diye “şekerci amca olacağım” diye cevaplayınca gülerlerdi. Teyzesi hastalanınca bir iki kere doktora götürmüştü de, doktorun konuşurken hiç tebessüm etmediğini fark etmişti. Belli ki, mutlu değildi, doktordu ama mutlu değildi. İlkokuldaki öğretmeninin yüzü de gülmezdi şekerci amca kadar. O da mı mutlu değildi? Mutlu olmak nasıl bir durumdu ki, kimselerin yüzü şekerci amca gibi değildi. Elbette büyüyünce şekerci amca olmayı isteyecekti, tombul yüzlü, ince sakallı gülen bir adam… Gençliğinde değil ama yaşı ilerleyip de, başka işlere gücü yetemeyecek hale gelince işte o da bir şekerci amca oluvermişti hayat denilen bu koca hikâyenin içinde. Çocuklar mutluydu ellerinde bir bozuklukla ona doğru koşarken, o da kocaman tombul tebessümler dağıtıyordu sokakların her tarafına. Hem annesinin sözünü iyi dinleyenlere, derslerini iyi yapanlara, arada bedavadan şeker de verirdi. Şekerci amcadan şekerci dedeye terfi edeli çocuklar etrafını fazlaca sarar olmuştu…
Geçen akşam yine akşam yemeği için aldıklarını gazete üzerine yaydı… Gözüne ilişti köşedeki bir haber… Bir delikanlı babasını öldürmüştü, tüyleri diken diken oluverdi. Yaşlı bacakları titredi birden. Kendisi babasını görmemişti. Nedendi hasretini çektiklerine sahip olanlar kıymetlerini bilmezlerdi bunun. Sonra evladının da olmadığı geldi aklına… “Böyle olacağına” dedi arkasını getiremedi sonra. Rabbim bilmediklerimi bilir elbet onun nasibinden öteye nasıl çıkılır ki deyip helvasından aldı bir küçük parça daha…