Ziyad, yardım kolilerinden çıkan bir paket lokumu kâğıda sardı. Kız isteme merasimi için çiçek demeti yaptıramamıştı ve içi buruktu. Gösterişli bir çikolata paketi de yoktu. Fiyakalı bir takım elbise ve kız evi için kutu kutu hediyeler bulmak hepten imkansızdı. Kaldığı çadırın direğine astığı, sırrı yer yer dökülmüş aynada yokluğu izledi.
Yokluk çadırın her yerindeydi. Odası, eşyaları, kitapları. Hiçbirinden eser yoktu. Üç kız kardeşi ve annesiyle beraber kalıyordu burada. Babası şehit olalı yedi ay olmuştu.
Savaş her şeylerini alıp götürmüştü. Aslında savaş değildi bu yaşadıkları. Tek taraflı imha etme hareketiydi. Bir millet eriyordu gün be gün. Aileler parçalanıyor, binlerce hayat yok oluyordu. Görülmemiş hesaplar birikiyor, nice sevdalar mahşere kalıyordu. Ziyad da bu saldırılar başlamadan önce sevdalanmıştı Hind’e. Ailesini kız istemeye gönderemeden işgalciler zulümlerini artırmışlardı. Hind’in ailesi birçokları gibi önce güneye gitmiş, oraya da saldırılar olunca başka yerlere göç etmek zorunda kalmıştı. Birkaç ay önce de gelip çadırlarını bu mahalleye kurmuş, bir düzen tutturmuşlardı.
Ziyad aynada saçlarını taradı, annesinin “Acele et!” dediğini duymadı. Daldı gitti.
Akdeniz’in mavi dalgaları uzak yerlerin serinliğini odasına taşırdı. Geceleri balkondan ayın denize dalıp çıkışını izler, âşık olup şiirler yazardı. Bir şiir kitabı çıkarmayı hayal ederdi hep. Düşünde imza günleri düzenler, okurlarıyla ayaküstü sohbetler ederdi. Odası lavantayla karışık deniz kokardı. Komodinin üstündeki küçük ayna jöleli saçlarını daha parlak gösterir ve yakışıklılığını odaya resmederdi. Büyük ayna ise komodin ile kitaplığın arasında, kapının tam karşısında durur ve denizi içeriye doldururdu. Güneşin denize battığı saatler ayna alev alır, oda ışık parçacıklarıyla hareketlenir, dalgalanırdı. Balkon kapısı açık durur, perde rüzgârda uçuşurdu. Deniz serin, rüzgâr ılık, Ziyad âşıktı.
Okul dışındaki vaktinin çoğunu odasında geçirirdi. Kâh balkonda oturup saatlerce denizi izler kâh kitaplarına gömülüp kendi kendine tahliller yapardı.
Gözü dönmüş caniler insan avına çıkıp mahalleleri tek tek vurmaya başladıklarında Ziyad üniversite son sınıfın ilk dönemindeydi. Bu sene mezun olup mimar çıkacaktı. Saldırıların ardından okullar kapandı. Dahası katiller okulları da hedef alıp bombaladılar. Ziyad’ın okulu da harabeye dönenler arasındaydı.
Güzel günlerin hatırasından annesinin “Acele et oğlum!” uyarısıyla sıyrılabildi. Gömleğinin yakasını düzeltti, saçlarına bir daha çekidüzen verdi. Geçen akşamki hastane saldırısında enkazın altından yaralı çıkarırken sağ kolu darbe almış, yüzüne de cam kırığı sıçramıştı. Geceden beri onunla uğraşmış, ancak toparlanabilmişti. Annesi ve kardeşleriyle beraber babasının arkadaşı Ganem amcayı da alıp kız evinin yolunu tuttular.
Ganem amca vefalı, gün görmüş bir aile dostuydu. Uluslararası hukuk alanında doktora yapmış bir akademisyendi. İlerleyen yaşına rağmen çalışmalarına devam ediyordu ki işgalciler saldırılarını artırıp taş üstünde taş bırakmamaya başladı. Ganem amca da hayatı allak bullak olunca şehrin sokaklarında herkes gibi bazen birkaç bidon su bazen de bir çuval un için koşturup durmak zorunda kaldı. Acılar insanı büyütürmüş ya Ganem amca da Ziyad’ın gözünde büyüdükçe büyüdü. Babasından duyardı hep, gençliğinde çok iyi sapan kullanırmış. Babasıyla birlikte tanklara karşı ellerindeki tek silah olan sapanı türlü türlü şekillere sokar, yurdunu çalmaya, evini talan etmeye gelen işgalci hırsızları bunlarla avlamaya çalışırmış. Şimdi de onca diploması, akademik kariyeri ve ilerleyen yaşına rağmen vatanını terk etmemiş; yurdunu, yuvasını aslanlar gibi savunuyordu. “Açlık, susuzluk çekilir ama onursuzluk yenilir yutulur şey değildir,” derdi. Ziyad ve arkadaşlarına sabırla direnmelerini ve kesinlikle eğitimlerini tamamlamalarını öğütlerdi. Bu zor günlerin geçeceği ümidini verir, “Kıyametin kopacağını bilseniz de elinizdeki fidanı dikiniz,” hükmünü hatırlatırdı. Tüm dünyanın gözü önünde bir milletin âdeta kıyameti kopuyor, ne yazık ki kimsenin elinden bir şey gelmiyordu. Ziyad ve ailesi de bu kıyametin tam ortasında, ellerindeki fidanı dikmek üzereydiler.
Kız evi birkaç sokak ötedeydi. Gerçi ne sokak kalmıştı ne mahalle…Her yer yıkıntı, her yer moloz yığınıydı. Evleri harabe, dükkânları yerle bir, arabaları pert olmuştu. Sağ kolu hâlâ ağrıyordu Ziyad’ın ama o aldırış etmiyor, tebessüm ve heyecanını gönlünden yüzüne taşıyordu.
Hind, çadırı süpürdü; rüzgârın savurduğu taşı toprağı dışarı attı. Dün geceki hastane saldırısının ardından bir de sabaha karşı fırtına çıkmış ve çadırın sağ tarafını yırtmıştı. Üstüne üstlük ortadaki direk de yamulmuştu. Babasıyla halası saatlerce bunları onardılar. Annesi beş ay önce şehit olmuştu. İki kardeşi, babası ve halasıyla beraber kalıyorlardı. Az sonra gelecek misafirlerine ne ikram edeceğine baktı. Mutfak diye ayırdıkları sol köşeye gitti. Yardım kolilerinden çıkan bir paket kahve Hind’i sevindirdi. Her şeyleri o kadar azdı ki, neyi nasıl tamamlayacağını bilemedi.
Saldırılardan önce aldığı mavi çini desenli fincan takımından eser kalmamıştı. Ağır savaş şartlarında nefes almak bile zorlaşmışken göç yollarında kendilerine yük olabilecek tüm eşyaları bırakmak zorundaydılar. Şimdi hayatta kalabilmek için en zaruri şeyleri bulmaya ve bulundurmaya çalışıyorlardı.
Hind’in heyecanı giderek artmıştı. Dışarıda dün geceki gibi bir fırtına çıkmıştı ama Hind bunun farkında değildi. Heyecandan ter içinde kalmıştı. Annesini ne kadar özlediğini hatırladı. Ah anneciği de şimdi yanında olsa, onu sakinleştirseydi! Bugünler için diktiği Tatreez elbisesini kızına giydirip, onu süsleseydi.
Çadırın önüne kadar gelen dünürcülerin konuşmalarını duyunca eli ayağına dolandı. O sırada gözünü kan bürümüş caniler şehrin kuzeyini acımasızca bombalıyordu. Fırtınanın ve bombanın şiddetinden çadır sarsılıyor ve yerinden oynuyordu.
Ziyad ve beraberindekiler bir paket lokum, bolca tebessüm ve gözle görünür bir heyecanla kız evinin kapısına gelmişlerdi. Aslında ortada ne bir ev ne de bir kapı vardı. Yakın bir galibiyeti tuğla tuğla inşa eden yokluklar, ölümler ve vurgunlar yaşanıyordu şimdilik. Ama umut ve dua hiçbirinde eksik değildi. Kalplerinin dağlandığı en acılı günlerinde bile Allah’a sığınıp O’ndan ümit kesmiyorlardı.
Kavurucu yangınlardan sonra kömürleşmiş toprağın altından çıkıp sürgün veren bir filiz gibi ümit ve neşe taşıyordu Ziyad. Kıyametin ortasında elindeki fidanı dikmeye çalışıyordu. Kız isteme görevi tüm bilgeliğiyle Ganem amcadaydı. “Allah’ın emriyle.” diye söze başladı. Bir yetimle bir öksüzün hayatları birleşiyor, muratları yerine geliyordu.
Eldeki fidan toprakla buluşunca, yanıp yıkılan bu kentlere rağmen hayat biraz olsun güzelleşiyor; ortalıkta dolaşan umut, yangın yerine düşen yağmur gibi gönüllere su serpiyordu.
Hind heyecandan elleri titreyerek yaptığı kahveyi ikram ederken babasının “Ben de kızımı Allah’ın emriyle verdim. Hayırlı uğurlu olsun,” dediğini hiç duymuyordu. Ayakları yerden kesilmiş, yüzü kıpkırmızı olmuştu.