“Hele şu hayatıma!”diyor olanca hayretiyle.
Kendine bakınca hep böyle, şaşırıyor kendine. İnanmıyor bu gölge varlığının gerçekliğine. Güneş çekilse kaybolacak. Ayna kırılsa paramparça olacak. Gece gelmese uykusuz kalacak, gündüz gelmese uyanamayacak. Mutlu olmasa, üzülmese ağlayamayacak, gülemeyecek. Sevmese heyecanla kalbinin çarpıntısını duyamayacak. Bunların hiçbiri ellerinde değil ve elleri de onun değil.
“Öyleyse neyim ki ben” diyor? “Ve ne olduğumu bilemeyecek kadar hiçliğe değmişken ben,’ne istiyorsun hayat benden, ne?”diyecek…
Ama yok, hayır diyemiyor, “ağzını kapatan ne oluyor, sesini kısan ne?” Diyemiyor.
Tam da acziyetin son noktasında sıfırlanmışken, mutlak bir gücün muhatabı olarak buluyor ve bu kez de o kadar çok şey görüyor ki kendini, öyle zengin, öyle güçlü buluyor ki ne diyeceğini bilemez oluyor. Nasıl yaşayacağını da… Merdivenlerde, asansörle, zeminle-en üst kat arasında dönüp durduğunun farkında. Basamaklara ne oldu? Neden bu ikisi (sonsuz acziyet-sonuz kudret) arasında gidip geliyor ve elini bir ona, bir diğerine uzatıp çekiyor. Sonrasındaysa, bu ikisinden ellerinde kalan şu küçük, kopuk his parçacıkları.
Siz anlıyor musunuz onu? Hayır, o anlamıyor kendini. Bir düşü yoruyor uykusuz, bir uykuda güpegündüz. Başka bir aslı olmayan ömrü ağır deneyimlerle geçiriyor. Tecrübî olarak geçiyor ve geçiriyor. Bütün şehirde elektrik kaçağı. Dokunmuş, titreyince hemen çekmiş elini. Yine dokunmuş, yine çekmiş. Of, çok çekmiş o. Başını iki avucunun arasında tutmak zorunda kalan ellerinden belli değil mi? Siz onları görmediniz, ama az bu halini düşünecek olsanız görebilirsiniz.
Bir toprak tanesi dağ, dağ bir toprak tanesi oluyor. Yer gök, gök yer oluyor. Okyanus bir damla, bir damla okyanus olup ardı ardına yer değiştirip duruyorlar. Yer değiştirmelerinden başı dönüyor. “Dünya dönüyor, gezegeninden atomuna bütün mevcudat dönüyor” deyip ehemmiyet vermek istemiyor baş dönmelerine. “Üstünde durma, önemseme bu santral daha da elektrik üretir” deyip geçiştirmeye çalışıyor, güya düşüncede başlayanı yalnız düşüncede devam ettirebilecekmiş gibi… Ama ne zamana kadar? Sıcak gözyaşları yanaklarından süzülüp gömleğinin yakalarına düşüyor. İki elinin parmaklarını birbirine geçirip tek bir yumruk yapmış, hareket etmemek için ellerini birbirine kenetlerken kelepçelemiş sanki de. Kıpırdamıyor. Ya da kıpırdayamıyor ağrının şiddetinden.
Ağrı şiddetli mi ki? Bütün vücudunda bir değişiklik olduğunu hissediyor, ağrı diye adlandırmakta da güçlük çekiyor, ama ağrı demek zorunda kalıyor istem dışı gözlerinden süzülen yaşlara bakarken. Ne ağrısı? Belki de acı. Neyin acısı? Bilmiyor. Hem belki de hasret, bilmiyor. Daha çözebilmiş değil vücudunda, duygularında olup biteni. Bir garip rüyadan uyanmış gibi oluyor. Mekânın değişmezliği de olmasa başka bir âlemde olduğuna, ya da en azından rüya gördüğüne inanacak. Belki de daha yeni uykuya geçiyor, göz kapakları kapanıyor, açık tutmaya çalışıyor, kapanıyor. Daha fazla dayanamayıp yere yıkılıyor. Az sonra kendine gelip kalkıyor sonra yine yıkılıyor. Düşüp kalkmaktan dolayı ne kadar yara bere var vücudunda. Sonunda kendine hiç gelemeyeceğinden korkuyor. Bir gün, az biraz güç bulduğunda dizlerinde, bambaşka biri olarak kalkıp uzaklara kaçacak kendinden. Bu yakın sürgünü bitirip uzak bir sürgünü deneyecek belki de. Ama olsun deneyecek.”Deneyeceğim”diye mırıldanıyor hüzünle.
“Deneyeceğim” demek, hemen o işe girişmek için ne yetersiz, ne güvensiz kelime. Farkında o da. Fakat güçlü bir karar alacak kadar kapı eşiğine, yol ayrımına gelebilmiş değil. Çıkış kapısı ve yol çok uzak. Dipten de dip bir odada, kendi hücresinde, dış dünyanın tezahürleri bazen hiç yok, bazen de düşen silinip gidiyor anında. Kendi dışındakilerin sınırlamalarına böyle cephe almışken, onları anında silip yok ederken, kendi ben’inin fasit dairesi
içinde sınırlanmış olduğunu görüyor.”Güya ben”diyor”hiçbir sınırlamaya gelemezken kendi kendime ördüğüm ağ nedir?”
Ağ, bu ya! Ağ! Parmaklarını dokundursa yıkılacak ve dokumayı durdursa artık bir daha varlığından söz edilemeyecek. Böyle basit engelin yolunu kesmesi nedir? Yine de bu basit görünümlü ama ağır (kendi ördüğünden) ağ için, uzun bir mücadele ve tereddütle defalarca yaklaştırıp çektikten sonra ince, uzun, titrek parmaklardan sarkıp duruyor bozulmuş ağ iplikleri. Merkezinde mahsur kaldığı, onu kuşatan daire siliniyor. Yine merkezde ama muhitin açılımını, kanatlarının ötelere açılımını duyuyor. Siliniyor, önce bulanık bir cam, ardından berraklaşan başka şey…
Mekân seçemiyor, nerede olduğunu bilmiyor. Hangi zamanın yolcusu onu da bilmiyor. Bir yolcu, sade ve sadece bir yolcu… Mum ışığında eritilmiş bir yüz. Asırlık bir çınarın altında baharlar devşirmiş bir yüz. Her akşamüstü güneşin batışıyla yolculuğunu tekrar tekrar hüzünle duymuş bir yüz… incecik ve sapsarı bir yüz değil. Coşkusundan yüzüne yayılan hafif bir pembelik, yolculuklarının izini gizliyor. Neyin coşkusu ve heyecanı mı yerinde duramayışının. Ayaklarının altından kayanlar, başının üstünden geçenler, içinden geçenler ve onlarla geçip gidiyor olması… tuhaf… hüzünle sarmaş dolaş bu coşku, tuhaf. Ne dertsiz tasasız görünümü var -bir kez olsun duramayışından- kedere gömülmüşken. Ne biçim neşe bu, fanilikler ve kederler içinde?
Şu heybe yakışır omzuna çöllere vurabilir kendini. Çok şehirli fazla modern görünüşüne uymasa da ruhuna uyuyor. Kızgın çöllerde uyuyor, ıssız dağlarda. Bu ne uyum tabiatla, dik kayalıklarının başından baktırırken hayat onu. Keskin ve uçurum ağzı her yer ve çiçek çiçek. Bir demet yapmaya kalksa çıplak uçurumla yüz yüze gelebilir. Elindeki çiçek demetinin sevincini nasıl yaşayacak? Yolcu değil mi, dokunmadan geçip gitsin mi? Gitsin ama şu çiçekler, şu renk, şu manzarayla daha fazla baş başa kalmayı istemeden nasıl gidebilir? Hiç olmazsa gözleriyle uzun uzun dokunmadan nasıl? Tabiat tutkunu nasıl hiç tutulmamış gibi geçip gidebilir? O (insan), kolay kolay geçip gidemeyeceğinden, dünya giderken götürüyor onu da.
Heybe onun işi değil şu valiz daha çok yakışır eline. Ne çok şeye ihtiyacı var ne bulursa tıkıştırır içine. Yetmez ya, gittiği yerde de alır bir şeyler. Otogara giderken de şehrin gürültüsüne ve insan seline kapılıp gidebilir. Ne çok yer ve ne çok yere araba vardır. Nereye gidecekti, sahi nereye? Hem kim gidecekti (o selden ayırt edemez kendini)? Kafası karışır şehir trafiği gibi. Kalakalır bir müddet olduğu yerde, ayakları onu yeniden eve geri getirir. Bu reaksiyon, kalabalıkların onun yolunu belirleyemeyeceğineydi.
Valiz de onun işi değildir, iki eli yanında elini kolunu sallayarak gidebilir. Hem özgürlüğünü kısıtlar onlar. Ellerinin dolu olması kısıtlar onu. Zaten oldum olası en küçük sınırlanmalara, emirlere, kendine bir şeyler empoze edilmesine gelecek biri değil. Rüzgârın önündeki tek bir yaprak gibi sade ve bağımsız gitmeli ve tabii kendi rüzgârıyla.
Evet, böyle gitmeli, ama şimdi değil. Rüzgârlar estiği anda, rüzgârına kapılıp gidecek hale geldiği anda yola çıkmalı. Bir yer tayin etmeye ne gerek var o zaman, içinde duyduğu esintinin yönü, yönü değil mi? Bir çadırda, handa, otelde, bir ağaç altında, bir konakta konaklayabilir. Ne fark eder hale, yere ve zamana göre hangisiyse o olur. Tayin etmemeli. Bulunduğu yerde garipti daha da garip olabilir. Tek bir yaprak, sayısız duygu ve düşüncelerin rüzgârları içinde rüzgârlarla düşünen, yolunu bu rüzgârlarla bulmaya çalışan sağlam ruhu tek bir yaprak.
Hayatın ondan ne istediğini esintiler içinde ve rüzgârların hür sonsuzluğunda yeniden düşünebilir.