| Mevlana’nın önemli eserleri Fîhi Mâ Fîh, içinde yer alan konularıyla Mevlana’nın engin bakışını yansıtan bir eserdir. Mevlana’nın insana, insanın iç alemine, manevi derinliğine dair yol gösterici öğütlerini bizlere aktarır. Yine onlardan bir kaçını arzediyoruz. SEN ÇIKINCA ARADAN KALIR SENİ YARADAN Hani “Kalbler şehâdet eder” derler ya, bu bir laftır, bir hikâyedir söyler dururlar amma onlara da anlamı keşf olunmamıştır. Yoksa kalb şehâdet ettikten sonra dilin şahadetine ne hacet, söze ne hacet vardı? Emîr Nâib (Pervane) dedi ki: Evet, kalb şehâdet eder amma gönlün aldığı ayrı bir haz var, kulağın aldığı ayrı bir haz, gözün aldığı ayrı bir haz, dilin aldığı ayrı bir haz. Daha fazla fayda elde etmek için her birine ihtiyaç var. Mevlânâ buyurdu ki: Gönül istiğrak hâlinde bulunursa, hepsi onunla yok olur gider, dile ihtiyaç kalmaz. Leyla’nın sevgisi, Hak Teâlâ sevgisi değildi, bedene, nefse aitti. Leylâ da balçıktan yaratılmıştı fakat bu sevgi, Mecnûn’u öylesine bir almıştı, Mecnûn, o sevgiye öylesine bir istiğrak hâli vardı ki Leylâ’yı gözle görmeye de, sözlerini kulakla duymaya da muhtaç değildi. Leylâ’yı, kendisinden ayrı görmüyordu ki. Gözümde hayalin, dilimde adın, Gönül gark-ı zikrin, bu mektup kime? Şimdi bedene ait sevgide bile bu güç bu kuvvet oluyor, âşığı bir hâle getiriyor ki kendisini, sevgiliden ayrı göremiyor, hisleri hep onda gark olup gidiyor; gözü, kulağı, burnu, başka âzasından hiçbiri, ayrı bir haz istemiyor, hepsini bir yerde toplanmış görüyor; hepsini bir yerde hazır buluyor. Şu söylediğimiz uzuvlardan bir tanesi, tam bir haz duydu mu, hepsi de onun hazzına dalıp gidiyor, başka bir haz istemiyor. Bir uzvun ayrı bir haz istemesi, alması gereken hazzı tadı tam almadığına delildir zâten. Bir haz duymuştur amma noksan bir hazdır bu, o hazza dalamamıştır da öbür hissi de haz ister, çeşitli hazlar isteğine düşer, her his, ayrı bir haz peşine düşer. Hâlbuki hisler, mana bakımından birdir, görünüş bakımından ayrıdır, çeşitlidir. Fakat bir uzuv gark oldu mu, hepsi onunla beraber gark olur. Mesela, sinek gibi. Sinek havada uçtukça kanadı da oynar, başı da oynar, bütün parçaları da oynar. Fakat bala battı mı bütün parçaları bir olur, hiçbiri oynamaz. İstiğrak, ona derler ki bu hâlde olan kimse, arada kalmasın, onun çabası da bitsin, işi de, hareketi de. Batmak, ona derler ki ondan meydana gelen her iş, onun işi olmasın, suyun işi olsun. Hâlâ suda elini ayağını oynatıyorsa buna batış demezler. Ah, battım, boğuldum diye bağırıyorsa buna da batmak boğulmak demezler. Halk “Ene’l-Hak (Ben Hakk’ım)” demeyi büyük bir dâva zanneder, halbuki “Ene’l-abd (Ben kulum)” demek büyük bir dâvâdır. “Ene’l- Hak” demek, büyük bir tevazudur. Çünkü “Ben abd-i Hüdâyım” diyen, iki varlık ispat eder; bir kendisini, bir de Hak Teâlâ’yı ispata kalkışır. Fakat “Ene’l-Hak” diyen, kendisini yok etmiştir, ber-hevâ eyleyip, “Ene’l-Hak” der; yâni ben yokum, hep O’dur, Hak Teâlâ’dan başka varlık yoktur; ben külliyen adem-i mahzım, hiçim der. Tevazu bunda daha fazladır, bundan dolayı da halk anlamaz. İşte buracıkta bir kişi, Hak Teâlâ rızâsı için Hak Teâlâ’ya kulluk eder, kulluğu meydandadır. Hak Teâlâ için kullukta bulunur amma kendisini de görür, yaptığını da görür, Hak Teâlâ’yı da görür. O suya batmamıştır, suda boğulmamıştır. Suda boğulan o kişidir ki onda hiç bir hareket, hiç bir iş kalmaz, hareketi, suyun hareketinden ibarettir. Bir aslan, bir ceylânın peşine düşmüştü. Ceylan ondan kaçıyordu. Kaçtıkça da iki varlık vardı: Biri aslanın varlığı, öbürü ceylanın varlığı. Fakat aslan ona erişince ceylân, onun pençesinin altında kahroldu, aslanın korkusundan kendinden geçti. Aslanın önünde yere serildi mi, o anda artık, yalnız aslanın varlığı kalmıştır, ceylanın varlığı yok olup gitmiştir. (Fasıl 12) AŞK Hani anlatırlar ya, padişahın biri Mecnûn’u çağırdı ve; “Ne olmuş sana dedi, neyin var? Kendini rezil rüsvâ etmişsin, evinden barkından, soyundan sopundan olmuşsun, yıkılmış, yok olmuş gitmişsin? Leylâ dediğin de kim oluyor, ne güzelliği var ki? Gel de sana güzeller, alımlı dilberler seyrettireyim, onları sana feda edeyim, hepsini de sana bağışlayayım.” Güzelleri çağırdılar, Mecnûn’un yanına getirdiler. Güzeller cilvelenmeye başladı. Mecnûn, başını önüne eğmişti, önüne bakıp durmadaydı. Padişah; “başını kaldır da bir bak” dedi. Mecnûn dedi ki: “Leylâ’nın aşkı kılıcını çekmiş, başımı kaldırırsam korkuyorum, başımı uçuruverir.” Mecnûn, Leylâ’nın aşkında o kadar müstağrak olmuş idi ki Leylâ’nın gayrisine bakması öldürücü bir kılıç idi. Nihayet başkalarında da göz vardı, yüz vardı, dudak vardı, burun vardı. Onda ne görmüştü de bu hâle gelmişti? (Fasıl 12) HOŞÇA BAK ZATINA İnsan,pek büyük bir şeydir, onda her şey yazılmıştır. Fakat zulümât perdeleri, kendisindeki o ilmi okumasına izin vermez. Zulümât perdeleri de çeşit çeşit, renk renk meşguliyetlerdir, dünya tedbirleridir, istekler, özlemlerdir. Bütün bunlarla beraber insan zulümât perdeleri ile örtülmüş olduğu hâlde gene de bir şey okuyor, ondan haberler alır. Bir seyret de gör, şu zulmetler/karanlıklar, şu perdeler kalkınca nasıl da anlar, bilir, ne bilgiler çıkarır meydana, bir kıyasla artık. Terzilik, mimarlık, dülgerlik, kuyumculuk, bilgi, yıldız, hekimlik gibi çeşitli zanaatlar, sanatlar, bilgiler bunlardan başka daha çeşit çeşit sayılamayacak kadar çok sanat, hep insanın içinden belirir meydana çıkar, taştan, kerpiçten meydana gelmez. Hani bir karga, insana, ölüyü gömmeyi öğretti derler ya, bu da insandaki bilginin kargaya yansımasından meydana gelmiştir, o işi kargaya insanın dileği, isteği yaptırmıştır. İnsan da hayvanın, canlı varlığın bir parçasıdır ya, parça nasıl olur da tüme bir şey öğretebilir? Hani insan, sol eliyle yazı yazmak ister, kalemi eline alır, yüreğinde güç kuvvet vardır amma yazarken eli titrer, titrer amma gene de eli gönlünün buyruğuyla yazar. (Fasıl 12) |