| Hava bu saatte bile hâlâ bunaltıcı derecede sıcak. Klimayı sevmiyorum. En iyisi bir parça nefes almak için balkona çıkmak. Şehirde camiler ve bazı tarihî yapılar ışıklandırılmış. İşte tam ortadaki, kalem gibi incecik dört minareli olan, Selimiye bu. Arif Nihat Asya’nın da dediği gibi Türk’ün Trakya’daki tapusu. Minareler bir an önce gökyüzüne ulaşmak ister gibi sabırsız görünüyor. Şerefelerinde ışıklar var. Sabah gezmiştik ama şimdiki duruşunda daha bir başkalık var sanki. Ay ışığı altında nasıl da heybetli ve etkileyici. Büyülenmiş gibi sessizce bakıyorum, hemen sonra, çantam omzumda dışarı çıkmak üzereyim. Oda arkadaşım aynı zamanda meslektaşım, banyodan çıkmış, saçlarını kurutuyor. Nereye gidiyorsun?” diye soruyor. “Markete” diyorum. Yalan söylediğim için özür dilerim Serpilcim ama neler olup bittiğini ben bilmezken sana ne diyebilirim. “Birazdan gelirim.” Bir güç beni ışıklandırılmış camiye doğru hızlı adımlarla adeta itekliyor. Ve nihayet avlusundayım. Günün son ezanı okunuyor. İnsanın içine işleyen hazin bir ses. Diğer camilerden de katılan ezan sesleri, hep birlikte avlunun beyaz mermer taşlarına dökülmeye başlıyor perde perde. Tam ortada, giriş kapısıyla aynı hizada köşeli, büyükçe beyaz mermerden bir şadırvan, adeta oyalı danteller gibi işli. İçinde muhtemelen çevredeki insanlardan rahatsız olmadan su içsinler diye kuşlar için tasarlanmış, yüksekçe küçük bir havuz. Fakat etrafında, sabah bir konup bir kalkan inci kolyeli kumrulardan, güvercinlerden eser yok. Kuytu köşelere çekilmiş olmalılar. Avlunun dört yanı, narin sütunların taşıdığı kemer ve üstü kubbelerle örtülü revaklarla çevrili. Büyüleyici güzelliğiyle şadırvanın önünde bir baba oğul, ellerini yüzlerini yıkıyorlar. Baba cebinden çıkardığı bir mendille çocuğun ayaklarını kuruluyor. Birlikte camiye giriyorlar. Toplu ibadet bana göre değil. Camiye daha önce ibadet etmek için hiç girmedim. Kalabalık fobim mi buna neden, yoksa dinlerin ibadette bile kadını arka planda tutmaya çalışan erkek hegemonyasına karşı direnen asi ruhum mu? Bilmiyorum. Mevzu derin. Ama içerdekilerin, hele de baba oğlun o an ayakta, rükû ve secdede eş zamanlı hareket ettiklerini düşünmek huzur verici. Avluda oturduğum banktan beni buraya sürükleyen şeyin ne olduğunu bulmaya çalışıyorum. Baktığım her yerde bir simetri göze çarpıyor. Bir elmanın iki yarısı gibi her şey. Gözü tırmalayan hiçbir şey yok. Çevrede adını henüz koyamadığım ama her şeye hâkim gizemli bir şey var. Kusursuzluk… Beni bu gece buraya getiren şey işte bu. Olağanüstü kusursuzluk. Yapının her parçası, insana asudelik katan bir dinginlikte. Benim gibi simetri takıntılı birisi için bulunmaz bir denge hâkim her yere. Gökyüzüne değdi değecek gibi duran caminin dört köşesinde, kubbeye bitişik, dış yüzeyi dik çubuklarla kabartmalı incecik minareler, kucaklasam sanki ellerim arkada birbirine kavuşacak. Fakat taş kafes korkuluklarla çevrili, stalâktitleriyle süslü bir yüzüğe benzeyen her şerefeye, ayrı ayrı ulaşan, üç sarmal merdiven galerisi var içlerinde. Taşların nasıl dizilmiş olabileceğini kafamda tasarlamaya çalışıyorum. Mümkün değil. İnşaat mühendisi olarak bir çözüm getirememenin ezikliğinden kendimi kurtarmak, farklı şeyler düşünmek üzere içeri girmeye karar veriyorum. Üstümdeki askılı bluz ve şort, cami için uygun değil. Ama gündüzki örtüler hâlâ kutusuyla girişteki kapının yanında duruyor. Büyükçe üç parça örtünün biriyle omuzlarımı kapatıyorum, diğerini belime sarıyorum, sonuncuyla da başımı örtüyorum. Allı, morlu, yeşilli, iri güllü, karanfilli desenlerle çevrili hâlimle yavaşça içeri süzülüp, kubbenin tam ortasında yer alan yüksekçe bir tahtın sütununun yanına ilişiyorum. İçerde fazla kimse yok. Birkaç kişi mihraba yakın yerde namaz kılıyor. Baba oğul yok, namazlarını kılıp gitmiş olmalılar. Bir görev yerine getirir gibi, sabahki koşturmaca sırasında hiçbir şey görmediğimi fark ediyorum. Caminin tam ortasında gök kubbe gibi duran yarım küre biçimli çatı, sekiz kemer üzerine oturtulmuş. Kemerleri ise, fil ayağı da denilen sekiz devasa sütün taşıyor. Kubbenin ortasındaki mavi süslemeler, tavanda yuvarlak bir pencere varmış izlenimi veriyor. Gündüzki aydınlığın nedeni, dört bir yandan kemer boşluklarına yerleştirilmiş çok sayıda pencere, gün ışığını her köşeye eşit açılarda taşıyor. Sütununa dayandığım, tahminen müezzinler için yükseltilmiş yerin tavanındaki renkler ve süslemeler harika. Kare bordürlü küçük motiflerle çevrili, altın varaklarla süslenmiş ahşap oymalı büyükçe bir çarkıfelek, mercan kırmızıları içerisinde göz kamaştırıyor. Çarkıfeleğin tam altındaki beyaz mermer şadırvan, avludakine kıyasla daha sade ve küçük. Camilerin içindeki bu havuzlara bayılıyorum. Kıble tarafındaki elvan pencerelerin renkleri ve işlemeleri büyüleyici. Simetri içerde de devam ediyor. Pencereler, kapılar, mihrap, minber ve hatta tüm süslemeler ve bezemeler, her şey simetrik bir düzen içerisinde. Sadelik, Selimiye’de mükemmellikle birleşiyor. Başımda, bu seyrine doyulmaz uyumun ve zarafetin sarhoşluğu, mest hâldeyim. Caminin stalâktit süslemeleriyle zengin bir görünüm verilmiş, beyaz mermer mihrabının önünde iki adam, üzerinde av kıyafetli genç olanı, müşkülpesent, düzgünce kesilmiş sarı sakallarını sıvazlıyor kararsızca. Beyaz sakalı göbeğine dek uzanan, yaşı seksenini geçkin ama dinç görünümlü olan ise hem deneyimli hem de sabırlı görünüyor, elinde bir kaç İznik çinisi, mineli motifler işlenmiş seramik karoları tutuyor. Genç adam başını iki yana salladıkça, yaşlı adam eskileri yeni örneklerle değiştiriyor. İşte başını öne doğru tasdik eder gibi sallıyor nihayet. Karanfil, lale ve sümbül motifliler hünkâr bölümüne, mavili yeşilli kabartma çinili sureler ve dualar mihrabın her iki yanına. Ahşap kakma kapıların desenlerine, pencere vitraylarının renklerine, şekillerine, dolapların kafeslerine ve kanatların süslemelerine karar veriliyor. Kalemkârlar, duvara ve tavana işleyecekleri resimlerin eskizlerini göstermek, ünlü hattatlar ise yazacakları sure ve duaların seçilmeleri için sıralarını bekliyor. Minber illa da som altından olsun diye tutturuyor sarışın genç adam. Ama sonunda ikna oluyor. Yaşlı adamın kâğıt üzerinde karaladığı, tek parça beyaz mermerden danteller gibi işleneceğini belirttiği minberin zarif çizgilerine, herkes şimdiden hayran kalıyor. Kıbrıs’taki son kale de, ganimetleriyle birlikte fethedilmiş. Nasılsa finans sorunu yok. Bir zamanlar Osmanlı’nın başkenti olan Edirne’ye, Selimiye için üç kıtaya yayılan imparatorluğun her köşesinden olağanüstü inceliklerde, eşi bulunmaz sanat eserleri yağıyor. II. Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve Rus asıllı Hürrem Sultan’ın ikinci oğulları, onun ne babası ne de dedesi Yavuz Sultan Selim gibi anlı şanlı fetihlerle övüneceği bir saltanatı var. Tahta iki kardeşinin ve beş yeğeninin kanları pahasına çıkmış. Alkol ve eğlence düşkünlüğü ve taht için boğazlananlara kıyasla liyakatsizliği nedeniyle Yahya Kemal tarafından “Bir beyti, bir de cami-i mamuru var” sözleriyle hafif yollu iğnelense de, II. Selim Han’ın, estetik ve duygusal şairane kişiliği, Osmanlı İmparatorluğu’nun Da Vinci’si, Koca Sinan’ın dehasıyla birleşince, tüm ihtişamıyla görenleri büyüleyen kadim payitahtın en zarif eseri çıkmış ortaya… Selimiye Camii… Caminin bir de kasidesi var. Ve içinde mühendislere uygun bir dua. “…Yüce binayı yapıcı olan Allah sağlam kılsın/ O’ndan ancak budur halkın dileği…/ …O eşsiz yaratıcı hem yapının hem yapanın/ Dünya döndükçe dengede tutsun temelini…” Âmin… Saatim geç vakitleri gösteriyor. Kendimi içerdeki sihirli atmosferden güçlükle kurtarıp taksiyle kaldığımız otele dönüyorum. Minareleri hedefleyerek, birkaç dakikada ulaştığımı sanacak kadar yakın olduğunu düşündüğüm mesafenin, şoförün de maharetiyle uzak olduğunu anlıyorum dönüşte. Anahtarı almayı unutmuşum, Serpil’i rahatsız etmemek için lobiden yedek anahtarı alıyorum. Pijamalarını giymiş, uyumak üzere televizyonu kapatıyor. “İkinci Bahar’ın son bölümüydü” diyor. “Kışın izleyememiştim, son iki diziyi de birlikte verdiler.” Perdeleri sımsıkı kapatmış. Balkona çıkmaya yelteniyorum. “Klima çalışıyor” diyor, uykulu bir sesin homurtusuyla. Perdeyi camiyi görecek şekilde hafifçe aralıyorum. Hâlâ ışıklarla göz alıcı bir şekilde parlıyor. Sonunda Magosa Kalesi’nin Venedik altınları, hak ettiği yeri bulmuş… “Hassa Mimarlar Ocağında, Ağırnas’lı Koca Sinan’la birlikte çalışmak ister miydin” diye soruyorum. “Hani yaptığı yüzlerce esere rağmen öldüğünde hiç parası olmayan; elfakir, elhakir Sinan, ser mimaranı hassa ile?” “Nasıl?” diyor esneyerek, bir gözü sımsıkı kapalı, diğeri yarım açık. “Boş ver” diyorum. “Boş ver, nasılsa hiç şansımız yoktu, hadi iyi uykular…” |