Zeytinin, üzümün ve portakalın yurdunda, güneş kızıllığının yaktığı denize vurgun çocuklardık. İşgalcilerin saldırılarının gölgesinde bile en güzel kır çiçeklerini toplayıp annemizin başına taç yapardık. Ben, Rim ve Tarık Filistin’in tüm çocukları gibi bizden önceki kuşakların acısını damarlarımıza çekerek büyüyor, ölümle hayatı yan yana yaşıyorduk. Babam balık tutar, rızkımızı denizden çıkarırdı. Zümrüt gözlü bahçelerimizde hasat zamanını iple çeker hep beraber zeytinlerimizi toplardık. Sofralarımızın bereketi ve atalarımızın bize bıraktığı mühürdü zeytin. Ama işgalciler yıllardır huzurumuza göz diktikleri yetmiyormuş gibi bu son zamanlarda saldırılarını artırıp bizi evimizden, bağımızdan ve zeytinliklerimizden etmişlerdi.  Gözlerini kan bürümüştü ve çoluk çocuk demeden üzerimize ölüm kusmaya başlamışlardı. Şimdi de “Güneye gidin, orada güvende olursunuz,” diyorlardı.  

Çocuk kalbim korku, heyecan ve adını koyamadığım birçok duyguyla çarpıyordu. Bir dipsiz kuyuya iniyormuş gibiydik. Nasıl bir yere gidecektik? Kim vardı orada? Yolculuk ne kadar sürecekti? Orada da ağaçta salıncak kurabilecek miydik? Nebhan dedem bir yandan at arabamızı hazırlıyor bir yandan da benim bitip tükenmeyen sorularımı cevaplıyordu. Yola çıkana kadar atın bakım ve tımarını bana bırakmıştı. Tabii ki yardımcılarım Rim ve Tarık olacaktı.  Dedem, kendimi bana bir yetişkin gibi hissettiriyordu. Aslında bunu hep yapardı o. Benimle büyüklerle konuşuyor gibi konuşur ve gücümün yettiği şeylerle beni görevlendirirdi. Öyle ya bu evin abisiydim ben. Sorumluluğumun bilinciyle, verilen tımar görevini büyük bir ciddiyetle yapıyordum.  Yardımcılarım Rim ve Tarık ise işi sulandırıp oyuna vuruyorlardı. Ama bu, onlara olan sevgimden hiçbir şey eksiltmiyordu.  Çok sürmedi bir gün dedem at arabamızın hazır olduğunu ve artık yola çıkmamız gerektiğini söyledi. 

 Annem, babam, ninem, Nebhan dedem ve biz üç kardeş at arabamızın kasasına doluşup çıktık yola.  Dedem ara ara dizginleri bana veriyor ve kenara geçiyordu. O anlarda kendimi çok önemli birisi gibi hissediyordum. Rim ve Tarık’ın bana hayran hayran bakışlarını görmemiş gibi yapıyordum. Ayaklarımız tekerlere değiyor, arabamız gıcırtılı sesler çıkarıyordu. Kimimiz uyuklayarak, kimimiz korkulu bakışlarını diğerlerinden saklayarak, biz çocuklar da tüm bunları oyuna çevirerek upuzun bir yola revan olmuştuk.  

Altımızda kat kat süngerler, battaniyeler, etrafımızda çantalar, bavullar, bidonlar ve oraya buraya asılı torbalarda az biraz erzak vardı. İki yanımızdan sel olup akan kasvet insan suretine girmiş, oluktan boşanır gibi yolları kaplamıştı. Koca bir şehrin insanı, harabeye dönen çarşıları, pazar yerlerini ve enkaz yığını olmuş evleri arkada bırakıp toza toprağa karışan sokaklardan geçerek güneye gidiyordu. Evimizin anahtarını annem boynuna asmıştı. Büyük küçük hepimizin dilinde dua vardı. Gönüllerimizde ise geri dönüşümüze dair umutlarımız saklıydı. 

 Yaya gidenler, sepetli motora dünyayı sığdıranlar, bisikletli çocuklar, neredeyse hurdaya çıkmış arabasına konu komşusuyla doluşanlar ve tekerlekli sandalyede iki büklüm olmuş özürlü amcalar birbirinden güç alıyordu bu yolculukta.  Lohusa anneler ve annelerin kucağında taze bebekler vardı.  Bir omuzunda yağ bidonu bir elinde bavul olan abiler, bebek arabasında un çuvalı ve pirinç taşıyan ablalarla birlikte aynı kaderi yaşıyor ve yürüyorduk. İlk adımlarını bu göç yolunda atan bebekleri görünce içimiz ısınıyor ve umudumuz artıyordu. Kesik bacağı ve koltuk değneği ile yürümeye çalışan bir baba ve ona dayanak olan kızının hüznü bize de geçiyor, bununla birlikte direniş ruhumuz perçinleniyordu. 

Koca koca beton tablaların aralarından sivrilen kalın demirler, pert olmuş arabalar ve yırtık lastiklerin arasından gidiyorduk. Yıkık merdivenlerin altında kalan ve yanmaktan kül olan çatılar, sağlı sollu iki yanımızda bitmez manzaramızdı.  Sahil yoluna, asfaltı darmadağın olmuş caddelere ve gözbebeğimiz zeytinliklerimizin ortasına dökülmüştük. Bir bilinmezliğe doğru gidiyorduk. Bizi yok saymışlar ve yokluğa sürüklemişlerdi. Adımızdan, kimliğimizden ve varlığımızdan rahatsızdılar. Bize çeşit çeşit ölüm seçenekleri sunmuş ve güya iyilikte bulunmuşlardı! Oysa ne kadar insanlıktan uzak, kötülüğe ne kadar da yakınlardı. Bize “gidin” diyorlardı; ne ki gitmek de ateşten gömlekti kalmak da… 

             Gitsek; açlık, susuzluk, doktorsuzluk, ilaçsızlık, tükenmişlik ve ölüm… 

              Kalsak; tonlarca bomba, patlamalar, diri diri yakılmalar ve ölüm… 

         Bize biçilen libas işte buydu. Beğenip giymemizi istedikleri ölümse bizim şanımızdı, bunu bilmiyorlardı. Ölümden korkmak değildi bizimkisi, kendi yurdumuzda onurumuzla yaşamak istiyorduk. Elimizden aldıkları vatanımızı şehit vere vere tekrar almaya kararlıydık. Lakin şimdi viraneye dönen bu şehri arkada bırakıp bir gün dönmek üzere gidiyorduk.  

Dönüşümüz elbet olacaktı hem de nasıl güzel olacaktı!  Evlerimizin, camilerimizin duvarlarını yeniden yükseltip pırıl pırıl bir şehir kuracaktık. Büyüyecek ve okulumuzu bitirecektik. Kim bilir belki ben resim öğretmenimin dediği gibi muhteşem resimler yapıp sergilerimi açacaktım. Ümit bazen göz kapaklarımın üstünde bazen Kafdağı’nın ardındaydı benim için. 

            Sonu gelmeyen bu sürgün yolunda atımız, bizim arkadaşımız olmuştu. Nebhan dedem, onu yoruldukça dinlendirip yemliyor sonra da kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Ben, Rim ve Tarık yelelerini okşayıp onunla konuşuyor ve her şeye rağmen neşelenecek bir şeyler buluyorduk. 

 Annem ara sıra çantadan yiyecek bir şeyler çıkarıp oyalanalım diye bize yediriyordu. Aslında sonunu bilmediğimiz bu zorlu yolculuk için yanımıza çok fazla bir şey alamamıştık. Her şeyimiz gibi yiyeceğimiz de o kadar azdı ki. Ama ninem bunu bize hissettirmemek için cebindeki şekerlerle bizi sevindirmeye çalışıyordu. Rim her zamanki gibi benim şekerimin kendisininkinden daha güzel olduğunu iddia edip benimkini istiyordu. Evimizin ruhu ve neşesiydi Rim; hele ki dedemin gözbebeğiydi. Hiçbirimiz onu kırmazdık. En çok benimle uğraşır, benimle oynardı. Bu yolculuğun onu da yorduğunu ve neşesini kaçırdığını görüyordum.  

            Yanımızdan bazen traktöre doluşmuş insanlar geçiyordu. Aralarındaki çocuklarla göz göze gelip onlar bize biz onlara sataşıp kim kimi geçecek diye iddiaya giriyorduk. Belki de önce giden önce ölecekti bunu bilmiyorduk.   

            Caddeler boyu uzayıp yükselen ve heyula gibi bize tepemizden bakan çöküntüler, moloz ve bina kalıntılarının her biri bir aileye sığınak oluyordu bu yolculukta. Günün her saatinde kulaklarımızı tırmalayıp beynimizi kemiren ve sinirlerimizi tahrip eden uçak sesleri geceleri içinden ne çıkacağı belli olmayan karanlıkla birleşince kâbusumuz oluyordu. 

            Ölüm sokaklarda, çadırlarda ve hep aramızda kol geziyordu ve çoğu kez havadan dökülüyordu üzerimize. Şiddetli patlamalar ve sonrasında çıkan yangınlar gecenin karanlığını ve hayatlarımızı ille de çocukluğumuzu paramparça edip etrafa savuruyordu. Ben en çok o zaman korkardım ölümden çok yaşamaktan. Annesiz, babasız ve yurtsuz yaşamaktan…  

            Yola çıkışımızın aylar öncesinden beri gün geçmiyordu ki bir akrabamız, komşumuz veya yakınımızın ölüm haberini almayalım. İçimize düşen bu kor alevi ancak, cennete bizden birini daha yollamış olmanın sevinci ile söndürebiliyorduk ve ölü demiyorduk biz onlara. Her şehadet haberi bizi büyütüyordu. Zaten biz çocuklar küçük bedenlerimizde mangal yürekli koca adamlar taşır olmuştuk. Oyunlarımız bile sanki oyun değildi, bize has idi. Sedyede yaralı taşımacılık, şehit olmacılık vs. Biz yeryüzünün büyümeden ölmeye ve ölürken büyümeye terkedilmiş yalnız çocuklarıydık. Yıllardır evlerimizi bize mezar, şehirlerimizi kabristan etmişlerdi.  

            Gün, dünyayı bize dar edenlerin günüydü. Devir onların devri, darlık ve hüzünse bizimdi. Gözlerimize kilitlenen korku, yüreklerimize çöken keder ve hayatlarımıza yakıştırdıkları zayıflık aylardır yanı başımızdaydı.   

            Oysa mutlu ailelerin masum çocuklarıydık. Annemiz her sabah saçlarımızı tarar, bizi hazırlayıp okula yollardı. Gecikecek olsak gözü yolda kalırdı. Bahçemizde kedi besler, renkli saksılarda karanfil yetiştirirdik. Pamukta fasulyenin çatlayıp büyümesini izler, öğretmenimize anlatırdık. Birbirimizi kolladığımız arkadaşlarımız, tıraşını beğenmediğimiz ama hep de gittiğimiz berberimiz vardı.  Heyecanla beklediğimiz Ramazanlarımızda sahurlar ışıl ışıl, iftarlarımız süslüydü.  

            Şimdi ise alt üst olan hayatlarımızda anneler çocuklarını bir bir kefenleyip dağınık saçlarla cennete yolluyordu. Okul bahçesinde koşturmak hayal olmuş, mahallede top oynamak hatıralarımızda kalmıştı. Mesela tek kale maçımızın kalecisi Ziyad Salim’in çocukluğuna kıyan keskin nişancılar küçük kalbini hedef alıp, onu hayattan koparmışlardı.  Dağ olsa parçalanacak, taş olsa çatlayacak kadar sabrı zorlayan hayatlar dönüyordu etrafımızda. Ziyad Salim ailesinin sekiz yıldan sonra doğan tek çocuğuydu. Babası Iyad amca dalı budağı kuruyup ayakta ölmüş bir çınar gibi dolanıyordu ortada. Küçük şehidini defnetmeye götürdüğü gün taşıyamadığı şey evladının tabutu değildi; koca Zeytin Dağı binmişti omuzlarına.   

            Bir zamanlar okul yolumuz olan sokaklardan at arabamızla geçiyorduk. Yolumuzun üzerinde, her köşede ayrı bir acı yaşanıyordu. Herkes bir zamanların mutlu hatırasını, hasretini, beklentisini, korkusunu ve hikayesini sırtlanmış gidiyordu.  Viran olmuş her bina bir ızdıraba şahitti. Yıkıntı dolu yollar kederi, diri diri yakılan insanların üzerinde küle dönen çadırlar öfkeyi resmediyordu. Feryat bazen bir annenin dilinden göklere yükseliyor, bazen de başını iki elinin arasına alıp kanlı yaşlarını içine akıtan bir dedenin gözünden okunuyordu. İçimizde keskin bıçak izleri bırakıp, derin yaralar açan kederli insanlar görmek bu yolculuğumuzun vazgeçilmez bir parçası olmuştu.  

            Yola çıktığımızın kaçıncı günündeydi bilmiyorum, bir kadın gördük. Köşede oturmuş ağlaya ağlaya telefonda annesiyle konuşmaya çalışıyor ve tir tir titriyordu. Dünyadaki hangi ızdırap buna benzer; hangi kelime bu derdi, üzüntüyü yazabilir bilmiyorum.  Yüreğine evlat acısı çöken bu genç kadın; 

“Yavrum şehit oldu anne! Bu körpenin ne suçu vardı?” deyip ciğerparesini kucağına basıyordu.  Küçücük kefene sarılı o soğuk bedeni, kendi bağrında ısıtacak gibi sarıp sarmalamıştı. Minik şehidini öpüp kokluyor ve solan baharına yas tutuyordu. Dünya başına dar gelmişti. Ruhu demir yumruklarla sıkılmış gibi inliyordu. Yürek yangınını gözyaşlarıyla söndürmeye çalışması nafileydi çünkü her damlası bir alev topuydu. Kalbinde fırtınalar, tufanlar kopuyordu. Derin ahı arştan duyulsa da bağırıp çağırmıyor, yaka paça yırtmıyordu. Edebi ve asaleti bir şehit annesine yakışır biçimdeydi.  Dünyanın en zor imtihanı olan bu acıyı soylu bir öfke ile yaşıyordu. Öfke zalimeydi ve diri tutulmalıydı.  

            Ömrümde hiç unutamayacağım bu acı hatıramın kahramanı kadıncağızın yanında bir de on yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Ağlamaktan kızarmış gözleri ve burnu, acıdan dudaklarını ısıran bir yüz ifadesiyle oturuyordu. Kim bilir doğmasını ne heyecanla beklediği kardeşi daha senesini bile doldurmadan canilerin kurbanı olmuş, şimdi annesinin kucağında cansız yatıyordu. Kız küçük omuzlarına çöken bu kurşundan ağır yükün altında ezilip içli içli ağlıyordu. Çaresizlik, çöl havası gibi dilini damağını kurutup ciğerlerine dolmuştu. Hangi teselli bu küçük ablayı avutacak, hangi pınarın serin suyu bu annenin yürek yangınını dindirecekti hiçbirimiz bilmiyorduk. Önümüz sıra giden dert, ardımız sıra gelen gamdı. O gün ben, Rim ve Tarık ninemin verdiği şekerlerle bile neşelenmemiş ve birkaç yaş birden büyümüştük. Ağzımızı bıçak açmıyor ve güneye giden yol uzadıkça uzuyordu.  

Bu yazıyı paylaşın