Modern zamanlarda yaşayan sanat ve düşünce adamının, gelenek karşısındaki tutumu bir kısım tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu tartışmalardan bazıları geleneğin mahiyetine ilişkin iken, bazıları da sanat etkinliklerinde ondan yararlanma biçiminin niteliği ve niceliği üzerindedir. Gelenek, alışılagelmiş uygulamalar, adet ve algılar mıdır? Yahut genel kabul gören bir form mudur? Gelenek biçime dair bir kavram mı, yoksa mânâ ve öze mi ilişkin? Sanatçı, geleneği bir esin kaynağı olarak mı almalı, yoksa onu taklit ve tekrar mı etmeli? Hülâsa bu türden sorular çevresinde cereyan eden bu tartışmalar, başta geleneksel güzel sanat dalları olmak üzere, klasik dönem mimari, musiki ve edebiyatına dönük yoğun bir ilginin oluşmasına imkan sağladı. Bu bağlamda edebiyat, mimarî ve mûsikîde geleneksel olana atıfta bulunan önemli çalışmalar yapıldı.

Esasen diğer pek çok konuda olduğu gibi, gelenek etrafında cereyan eden tartışmalar da bize seleflerimizden kalan bir mirastır. Meşrutiyetten bu yana sürüp gelen eski-yeni tartışmaları, her ne kadar felsefi anlamda gelenek kavramının ihtiva ettiği bağlamdan uzağa düşse de, bugün gelinen noktaya bir katkı olarak değerlendirilebilir. Eski-yeni tartışması, farklı kültür ve medeniyet havzaları içerisinde varlık savaşı veren milletlerde kaçınılmazdır. Ancak bu, zaman içerisinde “eskiyi red” ve “eskiyi üretme” arasında iki zıt kutbun teşekkülüne sebebiyet verdiğinden, “ilericilik” ve “gericilik” gibi siyasal içerikli kavramların estetik arka planını inşa etmiştir. Çoğu kere insan, “bilmediğinin düşmanıdır”. Oysa bir şeyler üretme kaygısında olan her Türk aydını ve sanat adamı, kendi tarihsel mirasına karşı bu mesafeli duruşu bırakmak durumundadır. Nitekim son yıllarda “ötekini” üreten bu kutupçu yaklaşım, yerini “kültürel mirastan yararlanma” imkanı ve yollarını öğrenme çabasına bırakmıştır.

Burada ne gelenek kavramı üzerindeki tartışmaları yeniden ele alacak, ne de yeni bir kısım tezler üzerinde duracağız. Hayat: Haftalık İlim, Felsefe ve Sanat Mecmuası’nı karıştırırken 9 Kanun- ı evvel 1926 tarihinde yayımlanan I. cildin 1.sayısındaki İsmail Hakkı [Baltacıoğlu]’nun “Sanatta Maziyi Taklîd ile Maziyi Temsil” başlıklı yazısı dikkatimi çekti. Pedagoji ve teolojiyle ilgili çalışmalarıyla tanıdığımız İsmail Hakkı, kuruluş yıllarında Cumhuriyet’in sesi olan Hayat Mecmûası’nda konuyu nasıl ele almıştı? Bu merakla yazıyı okudum. Burada ele alınan konu da bu yazı dolayısıyla ortaya çıktı. Gerçi yazar, gelenek kelimesini kullanmıyordu; ancak “mâzi” ve
“milli” kelimeleriyle geleneği kastediyordu.

Yazı, yazarın bir arkadaşıyla yaptığı sohbetten oluşmaktadır. Sohbet, o dönemin popüler mevzularından biri olan “millî motif” ve “garb tekniği” etrafında “milli mûsikî”nin oluşturulması dolayımında kurgulanmıştır. Karşılıklı diyaloglarla dönemin sanat anlayışı, mûsikî merkezli ele alınıyor. Yazı, sanatçı ve eleştirmenin Geleneksel olanla ilişkisinin niteliğine dair bir bakış vermesi açısından dikkate şayandır. Günümüzdeki tartışmalara bir katkı getireceği düşüncesiyle, yazıyı dil ve üslup özelliklerine müdahale etmeden burada okuyucuya takdim ediyorum.

Sanatta maziyi taklîd ile maziyi temsil
Arkadaşımla sanat üzerine konuşuyoruz.
-Siz millî mûsikînin millî motiflerle Garb tekniğinin birleşmesinden çıkacağını söylemişsiniz, bu fikrinizi beğendim.
-Hayır, evvelâ bu fikir benim değil, ben bunu söylemedim. Gerçi ben de evvelce bu fikirde idim. Fakat bugün tamamıyla bu fikirde değilim. “Motifcilik” dediğim bir fikri tekâmül telâkkisi itibariyle tam bulmuyorum. Bu telâkkî millî mûsikî ve umûmiyetle millî sanat telâkkîleri arasında pek mütekâmil bir anlayış tarzını gösteriyor.
-Niçin bu anlayış tarzını daha mütekâmil buluyorsunuz?
-Daha az mütekâmil olanları da var. Meselâ “millî mûsikî” adı verilen hakîkat-i halde ibtidâî bir teknikle müzdevic olan sanat da var. Bu kanaat karşısında halk lahınlarını asrî teknikle tezvîc edip yeni bir terkîb vücûda getirmek, şüphesiz mûsikî de milliyet fikrinin daha mütekâmil şeklidir.
-Şu halde size nazaran en mütekâmil anlayış tarzı ne olacaktır?
-Fikrimi evvelce de söylemiştim. Nice milliyet zaman ve mekanda değişmeyen sabit bir damga değildir. O bir ruh, bir sayrûrettir. “Milliyet” asr-ı teknîk ile mücehhez olan ve Türk’ten başka bir şey olmayan sanatkâr ruhunun meydana çıkardığı esrarlı heyecandır. Milliyet duygusunun menşe’i, tarihî ma’lûmlarımız değil, canlı olarak yaşanmakta olan bir hayatın ilhâmlarıdır. Milliyet toplanmayacak, eklenmeyecek; sadece, yalnız yaratılacaktır.

-O halde siz yeni Türk mûsikîsinin mebde’ini yalnız sanatkârın rûhunda buluyorsunuz. Demektir ki yeni sanatkârın tarihle, mâzi ile hiçbir alâkası da olmayacak.
-Beni böyle anlamakta belki ma’zursunuz, fakat haklı mısınız? Gerçi ben yaratıcı sanatkârın orijinal ruhundan bahsettim ve bahsederken mâzi, târih kelimelerini telaffuz bile etmedim. Fakat bununla tarihi, maziyi inkar ettiğimi, hiç olmazsa ihmâl ettiğimi anlamakta haklı değilsiniz.
Ben de bütün mu’ârızlarım gibi maziyi ve tarihi tanıyorum. Onun varlığını, onun müessir olduğunu kabul ediyorum. Ayrıldığımız nokta şudur: Onlarda bu tanınma “taklîd” irâdesiyle tecellî ediyor, bende bu tanıma “temsil” iradesiyle tecellî ediyor. Onlar yeni Türk mûsikîsinin yeni hayatını kabul etmiyorlar. Ben bu hayatı mutlakâ yenilikde, yani istikbalde arıyorum. Onlar eski hayatı tutucu, ben yeni hayatı arayıcı bir kafa taşıyorum.
-Fakat siz hem mu’ârızlarımz gibi maziyi tanıyorsunuz. Hem de muarızlarınızdan ayrılarak bu maziyi mu’ârızlar gibi taklîd etmiyorsunuz. Bu ne demektir?
-Evet, bedî’î îcâdın bütün felsefesi zâten buradadır. Fikrimi pek basit bir misâl ile aydınlatacağım: Avrupa’nın güzel sanat mekteplerinde, mi’mârî şubelerinde eski Yunan mîmârisini dahi gösteriyorlar. Halbuki asrî insanların eski Yunan sanatını taklîde yahut tekrara hiçbir ihtiyacı, ne de mecburiyeti yoktur! Maksat nedir? Eski Yunan sanatının mantığı, felsefesi, bedî’î tecrübeleriyle talebenin ruhunu, hafızasını, muhayyilesini, bedî’î hassasiyetini, sanatkâr iradesini kuvvetlendirmek. İnsan eski sanatı taklit etmese de yalnız hazm ve temsil etmiş olmaktan dolayı daha beşerî, daha âlemşümûl bir duymak ve yaratmak kudretine mazhar olur. Ve istikbale koştuğu zaman ve yeniyi aradığı zaman ve yarattığı zaman artık aynı adam değildir. Onun için bir maziyi saklamak ve tekrar etmek başka, yine o maziyi duymak ve temsil etmek bambaşka!
Bilmem anlaşıldı mı? (İsmail Hakkî)

Bu yazıyı paylaşın