Kapıyı kapattı usulca, terliklerini giydi. Paltosunu çıkarıp askıya astı. Aynaya takıldı gözleri. Kaderine bakakaldı.

‘Anne!’ diye bağıran ses, yarım bıraktı hüzün dalgasını. Koridora yöneldi. Kız koşarak ayaklarına sarıldı. Ellerine, arkasına bakıyordu telaşla. Portmantoya gitti. Ne yeni bir poşet vardı ne de paketler. Kadın da koridorun ortasında mıh gibi çakılmış duruyordu. Kız koridorun başında annesine bakıyordu.

– Bugün arife değil miydi? Aniden pencere kapanıyor rüzgârdan, kadın sarsılıyor. Bilinen bir cevabı vermek, bilmeseydi daha iyiydi. Oysa daha dün gece anlatmıştı. Çocukluğundaki bayramları, kırmızı elbisesini ve kapı kapı şeker toplamalarını… Gece ilerlemişti ama kız soruyor da soruyordu.

– Elbisen ne renkti?

– Saçların nasıldı?

– Uzun, lüleliydi saçlarım o zamanlar. Simli bir taç takmıştı annem. Babam ilk harçlığımı vermişti o bayram. 

Sustular, bu son cümleden sonra. Odayı aydınlatan gece lambası babasının resmini ne kadar canlı gösteriyordu. Geniş, krem boyalı bu evde kızı ve o, ay ışığından müphem sarılmadaydılar. Neden büyük bu oda diye düşündü kadın. Yalnızlığı küçük gelmişti buraya. 

Kız ve kadın. Baba ve eş. Yokluğun bölünüşü, kaderin farklı tezahürü, acının paylaşılması. Yetim olmak nasıldır diye düşünürken anne, kız annesine bakmış ‘acaba özledi mi?’ diye mırıldanıyordu. Gidenin bıraktığı kırık, yarım kalpler. Sessizlik bir telefon sesiyle bölünmüş, kadın yataktan kalkmış telefona doğru ilerlemişti. Kız hemen doğruldu, resmi alıp bağrına bastı, korkmuştu. Öylece bekledi bir süre. Ayak seslerinden annesinin geldiğini anladı, hemen sildi gözlerini, yatağa kıvrıldı. Kadın bir resme bir de kızın gözlerine baktı. Peki telefondaki… Sormadı kız dalmış gibi yaptı. Kadın yastığı sırtına dayayıp oturdu. 

Düşünceler, hayaller ve rüyalara kapı aralamalar. Geceye sarılan gümrah bir duaydılar…

Mahmurlaşmış geceyi uğurlarken güneş vişneçürüğü perdelerin arasından sızıyordu içeriye. Sabahın ilk ışık süzmeleriyle bir bayram sabahı olacaktı az sonra. Kadın yavaşça kalktı ve abdest aldı. Yüreği serinlemişti. Secdeye kapandı, ulvileşen anlardan ‘anne!’ sözüyle sıyrıldı. Seccadesini toparlayıp, yanı başına oturdu. Sayıklıyordu kız; ‘anne, kırmızı…’  Merdivenlerden sesler geliyordu o sırada. Bayram namazı telaşı vardı evlerde. Balkona doğru yürürken hırkasını giydi üzerine. Kapıyı açtı ve havayı derince içine çekti. Göğsünden vuran bu acıyı hangi hava eritebilirdi ki! Çaresiz caddeye daldı gözleri. Küçük takım elbiseli çocuklar başlarında bere babalarının ellerini tutmuş koşar adımlarla ilerliyorlardı. Tebessüm etti belli belirsiz en arkadan gelen sarışın çocuğa. Pantolonu büyük gelmiş olacak, çekiştirip duruyor, arada aksıyor sonra koşarak diğerlerine yetişmeye çalışıyordu. 

Ve karşısında duruyordu. Bir eli cebinde diğer eliyle de sigarasını tutuyordu. Uzun siyah palto giymiş, kafasını yakasının içine gizlemiş, öylece bakıyordu. Fark ettiğini anlayınca sigaradan bir daha çekip yere fırlattı. Yaklaşıyordu tedirgin oldu kadın birden, geriye çekildi. Adam seslendi; ‘Nermin!’

Durdu. ‘Kırmızı elbise, baba, bayram’ Adam devam etti: 

– 10’da köşede. Arkası dönük dinliyordu kaderini. Sessizlik sardı çevreyi, adam gitti. Cadde boşalmış, yağmur başlamıştı. Yüreğine yağsaydı da arındırsaydı geçmişe dair ne varsa şimdi. İçeriye geçti, ıslanmıştı. Kız uyanmış, gözlerini ovalıyordu. Üstünü değiştirdi kadın hemen. Saat 08.00, mutfağa geçti, kahvaltı hazırladı. Kız kalktı koşarak TV’yi açtı. Birlikte ‘Bir Bayram Sabahı’ programına daldılar. Çayının son yudumunu aldı. Saat, 08.30 

– Anne, biliyor musun Ali’nin bir amcası var, kocaman. Senin anlattığın dev vardı ya ben o sandım. Hiç saçı yok. Çok güldüm ama içimden. Oyuncaklar almış Ali’ye bir sürü. Beyaz bir araba vardı kutuda annesi kaldırmış, üst raftaydı. Sonra yanıma geldi yanağımı sıktı. ‘Adın ne?’ dedi. Ali, ‘Zeynep’ dedi. Çok heyecanlandım biraz da korktum. ‘Baban ne iş yapıyor?’ dedi. Ali, ‘Babası yok.’ dedi. Kadın eliyle başına yaslanmış mütebessim kızını dinliyordu. 09.00, araya giriyor zamanın tıkırtıları. ‘Anne, dinliyor musun beni? Ama hiç üzülmedim ben görüşeceğiz daha güzel yerde, annem söyledi, dedim. Bu amca çok iyiydi. Sonra Ali’ye bir yumruk attı. Ali ölmüş gibi yapıp yere yattı, karnını gıdıkladı. Ben de güldüm.’

Safiyane kalbi sevinç naraları atıyordu, yüzüne renk gelmişti. Kadın kalktı, bir bulut huzmesi içinde dünyayı dolanıyor, çıkış yolları arıyordu. Yatak odasına gitti. Kapıyı kapatıp arkasına yaslandı. Çaresiz, perişan hallerine gözyaşlarını döktü. Ağlıyor sessizce yakarıyordu. Çizdiği haritada yolları çıkmaza vuruyor, karmaşık hayaller, her defasında gidip geri gelmesine sebep oluyordu. Düşünmeye mecali kalmadı. Aramaktan usanmış ellerini Mevla’ya kaldırdı. Bir gözyaşı lisanıyla ‘necat!’ diyebildi.

Vakit ilerliyordu. Üstünü giyindi, aynaya bakmadan kapıyı hafifçe açtı. Bir çift göz masumca bakıyordu ardından. Geri döndü, elinden tuttu odasına götürdü. Bebeklerini çıkardı bir de tarak verdi eline. 

– Ben gelene kadar saçlarını tara, olur mu?

– Tamam, dedi yavaşça. 

09.45, ayakkabılarını giydi. Sokağa çıktığında ürkek, yalın yürüyordu. Köşeye yaklaştı, bir karaltı belirdi, bekliyordu. 

Hüzün, endişe, heyecan saran çehresini toplamaya çalışıyor, arada öksürüyordu. Selamını duymadı bile, elindekilere uzandı, pembe bir poşet, kırmızı bir kutu. Gözyaşları akıyordu, aldırış etmedi silmeye bile yeltenmedi, arkasına bakmadan uzaklaştı.

Elleri şimdi ceplerinde öyle kalakaldı adam, acının gömdüğü yere. Köşeyi dönüşü tekrar tekrar canlandı gözünde. 

Kadın merdivenlere yığıldı, aşk ne meczup bir haldi. Yaşam sevdayı hissettiremeyecek kadar karmaşıklaşmıştı. İç içe giren duygular arasında saflık nerelere girmişti, acıma hangisinin altındaydı, bizi kim ayırdı? ‘Zaman’ dedi bu beton dört köşe üstüne gelerek.

Koridor soğukluğu bir başka acıya götürdü onu, daldı;

‘Biz susardık, beyimizin sözü Hak sözünden sonra gelirdi, ne oldu bu gençliğe anlamıyorum.’,

‘Artık parası var, işi var, arabası var kadınların teyze, kimse kimsenin kahrını çekmiyor ki?’ Yaşlı bir kadın Zeynep’i göstererek, ‘Kaç yaşında bu zavallı?’ diye sormuş, diğeri başını okşayıp ‘Olan şuncağızlara oluyor…’ diye yakınmıştı. Nermin ve annesi suskun konuşulanları dinliyordu mahkeme koridorunda. 

– Kızım Nermin boşanmak istiyor musun? Bu soru nasıl bir soruydu, küçükken hiç bu anın provasını yapmamıştı, bu seferki evet alkışsız soluk ve tutsaktı.

– Peki sen oğlum, neden boşanmak istiyorsun? 

İlk evlenme teklifini hatırladı, bütün gün yürümüş koşarak eve gelmiş annesine soluk soluğa ‘Seviyorum anne daha ötesi yok, aşığım’ diyerek sarılmıştı boynuna. Annesinin itirazlarına rağmen, ‘İlk defa bu kadar mutluyum, işlerim yolunda gitmedi, evimiz satıldı, borçlara faiz bindi, bunca olumsuzluk arasında bırak anne biraz soluklanayım.’

– Sevmiyormuşum meğer. Neden sevmediğini de bilmiyordu biran kararsız kaldı, bu sızı neyin emaresiydi peki.

Kızı annesinde kalacaktı, babası maddi durumunun ve uygun şartlar olmaması gerekçesiyle bayram tatillerinde görebilecekti ancak. Bembeyaz kundakta annesinin kucağında ilerlerken, bu soğuk duvarlara tanık olacaktı Zeynep.

Beş sene rüzgârların pencereleri uğuldattığı gecelerde bir yanılgının suları sızdı gözlerinden. Gün ışımadan sokaklara koyuluyor, nemli havada atkısının içine gömülerek servis bekliyordu. Tüm gün iplik makinesinin başında saatleri tırmanıyordu. Güneşi az farkla kaçırıyor her akşam kızıllığına ancak yetişiyordu. Yorgunluktan yığıldığı koltukta bazen uyuyakalıyor, bazen de kızının ısrarlarıyla birlikte film izliyorlardı.

Baba, hayat ağacına asılmış çırpınmadan ölmeyi bekliyordu. Çölün serin rüzgârları altında kumullar içinde kayboluyordu adeta.Fotoğraf karelerine bölünen hayata üç resim eklendi, az önce. Kız birden sıçrayarak uyandı.

Bu yazıyı paylaşın