Büyük bir ikrah ve tahammülsüzlükle açtı “English Grammar” kitabını. İçinden geçiriyordu “r” okunmayacak!!! On yıldır yaptığı bir seremoniydi. Her sınav dönemine bir ay kala. Aradaki zaman uzaklığını ve taşradan merkeze olan mesafe farkını an ağza alınmayacak küfürlerle kapatıyordu. Yapılan iş tam bir ironi, içine düşülen durum en kompleks matematik sorusundan daha sarmal ve olaya dışarıdan bakılınca da tirajı-komik bir hal seyrediyordu.

Ağır ağır paketten bir sigara çıkarttı, çakmakla sigarayı değil sanki kadersizliğini yakıyordu. Tam üç paket, artık bir tiryaki değil, o bir bağımlıydı. Başını kaldırdı, karşısında duran –yaşı sınırdaşlarından hayli büyük- öğrencisine “işte halimiz bu” der gibi ellerini iki yana açtı. Hızla içindeki yangını dışa vurmak için bilgiç tavrı ile üst perdeden anlatmaya koyuldu:

—Bu Türk Milleti’ne ihanettir. Dönme, devşirme kolej bebelerine akademide yer edindirmenin bir şeklidir dostum. Anadolu çocuğunun, taşranın akademiden, devletten, üst bürokrasiden ayağını kesmenin en kolay yolu budur aziz dostum. Vatan evladına ihanet, ihanet, ihanet bu” dedi.

Ve başını Grammar “r okunmayacak” kitabına cellâdın ipi çektikten sonra kırılan boynun düşmesi gibi düşürdü. Gözleri kelimelerdeydi ama aklı? İçinden gelen vicdanın haykırışlarını yorumlamaya çalışıyordu. “-On yıl oldu, akademiye geldiğinde 23 Nisan çocukları gibiydin, merdivenleri üçer, üçer çıkardın. Saçların bu kadar seyrek değildi, saçlarında beyaz ise hiç yoktu. Pamuk dedeye döndün. Dersine girdiğin öğrencilerden yaş olarak küçüktün. Şimdi seni tanımayan birinci sınıflar amaca diye söze başlıyor. On yıl? Alacağın puan elli insan moron olsa geçer be!!! Hangisi ihanet? Dil barajı mı? Yoksa…”

Yoksanın cevabını duymamak için hızla bir sigara daha yaktı, içinden gelen haykırışın sesini de yakmak için. Ama ses durmuyordu. “On yıl oldu, evlendin, çoluk çocuğa karıştın onların rızkları, nafakaları için almalıydın o notu. Eni boyu hepsi ELLİ. Uğraştığın işim akademik doktoru olma yerine, lüzumsuz işlerin profesörü olmayı tercih ettin. Yaşıtların ve meslektaşların doçentliğe hazırlanıyor, sen hala ihanetten bahsediyorsun! Hem ide kime? Önce kendine, sonra eşine, çocuklarına ve dahi çok sevdiğini her yerde söylediğin milletin ve devletine.”

Ani bir şekilde yerinden kalktı, sese vereceği cevabı yoktu. Ve mağlup olmaya devam ediyordu. Hızla bir sigara daha yaktı, koridora çıktı, odada misafirini unutarak koridorda turlayarak geri döndü. İçeri girdi, misafirine; “-Kusura bakma yavaş, yavaş aklımı oynatıyorum galiba. Nedensiz ve tanımlanamaz hareketler, sözler ve düşünceler içindeyim. Askerde daha rahattım. Bu akademiye dönünce bana bir haller oluyor, denge filen kalmıyor. Kendimi duvar dibine sıkıştırılmış, biraz sonra tepesine bir terlik inecek ve param parça olacak bir karaböcek gibi hissediyorum. Çaresizlik girdabında boğulmamak için aldığım nefesler beni daha da zehirliyor. Kimden nasıl yardım alacağımı da bulamıyorum. ‘Bir millet Allah’ı unutursa, Allah da o milleti unutur. Bir kişi Allah’ı unutursa Allah da o’nu unutur.’ Ayeti var biliyorsun. İşte Sıkışınca Allah’tan yardım diliyorum ama ben Allah’ı unuttuğumdan Allah’ta beni unuttu. Yani yardımlarını benden esirgiyor. Çünkü biz Kızıldeniz üstümüze geldiğinde Allah demeye çalışıyoruz. Sesimiz çıkmadan ağzımızdan, çamur ve su gırtlağımızı boğuyor. Aziz dostum, aslına bakarsan biz tembel akademisyenler, tembelliğin bahanelerini ya sisteme yükleyip kurtulmaya çalışıyoruz ya da durum içinden çıkılmaz bir hal alınca gidip intihar ediyoruz. Ankara’da, Erzurum’da Muğla’da ve Edirne’deki akademisyen arkadaşlarımızın yaptığı gibi.”

Bu sözler rahatlatmadı içini, daha da üzüntü ve sıkıntı verdi. İntihar eden arkadaşları aklına geldi, ağlamaklı oldu. Bu acıya bir sigara daha yaktı.

Oda arkadaşı söze katıldı. “-Ama asistan olduğumuz halde bize hep ders yüklediler, öğrenciler mağdur olmasın diye danışmanlıklarımızı bi-hakkın yaptık, ondan geri kaldık” dedi.

“-Bunlar safsata biz çalışmadık ve on yıldır bu ve benzeri bahanelere sığındık. Gerçekler cehennem yangını gibi bizi sarıp canımızı tarif edilemez bir şekilde yakıncaya kadar farkına varamadık, aziz meslektaşım durum bunda ibarettir.”

İçinden “bu yanığa, bu acıya hiçbir ilaç artık çare olamaz. Görünen en mantıklı çarede belli oda ELLİ, işte bu kadar.”

“- Aziz dostum bizim derdimizin çaresi belli o da ELLİ, fazla laf sadece mantığa büründürmedir yaptığımız saçmalıkları. -Bunu sende biliyorsun- Sabah sekizde geldik akşam on yedi, bugün dersimizde yoktu ama bu Grammar –“r okunmayacak” kitabı açıldı sayfa on dört ve hala on dört’te. Moronluk burada, başka söz bize kar etmez.”

Hepsi hemfikir oldular bu söz üzerine, çalışmak tek kurtuluş. Kitapları topladı, renkli çizme kalemlerini, çalışma kâğıtlarını ve defterini çantaya koydu. Ve eline English Grammar “r okunmayacak” kitabını aldı çantaya kutsal bir emanet yerleştirir gibi itinayla koydu. Ve çantayı kapattı.

Yavaş yavaş evinin yolunu tuttu ve aklında o cümle; -GRAMMAR, “R” OKUNMAYACAK.

Bu yazıyı paylaşın