Tabutlar dolusu ordularla yürüyordum
Gelincikler açan yağmurların ardından
Papatya desenli sofralar seriliyordu
Kuru yapraklar gibi uzaklara savruluyor
Çölleşen şehirlerde yalın ayak dolaşıyordum
Çirkinliğin aynalarında boğuluyor
Bir taş misali susuyor susuyordum
Sabrın ipine sımsıkı sarılmış ümitlerle
Bir gül imparatorluğunun başkentinde
Yorgun kelimeler akıyordu kirpiklerimden
Güzelliğin kalbine adanmış gözyaşlarıyla
Ölümün ellerinden öpüyor öpüyordum

Soğuktan dili çatlamış yılanların zehriyle yazılmış
Bir mektup duruyor kalbimin köşesinde
Yankısız renklerde buruşan mevsimler
Ayak uçlarıyla yürüyen gölgeler arasında
Ateşten tespihleri boncuk boncuk terleten
Kalbim keskin bıçakların gölgesinde
Sukutun çığlığa dönüştüğü dillerim
Korkunun dal budak sarılan öfkesinde
Cennetten akan ak köpüklü ırmaklar
Yatağını terk etmiş nehirlerin sesinde
Sessizliğin beşiğinde uyutulmuş sözler
Yeryüzüne yazılan gökyüzü ülkesinde

Sabrın iğnesiyle kazıldı demir dağlar
Kırk kere yıkanmış tövbelere büründüler
Alevden beşiklerde serpilen yangınlar
Ağaran şafağın kızıl ufkunda göründüler
Suların kadehinde tutuşan bir akşamüstü
Geri dönen bir kurşunun dansına kapıldım
Boğulan bir ırmağın yardımına koşarken
Kırılan bir aynanın çerçevesine sarıldım
Geçip gittim kuluçkaya yatmış kara gecelerden
Alnından gökyüzü dökülen bulutların yurduna
Geçip gittim güze dönen mevsimlerin içinden
Toprak olmuş adamların incinmiş gururuna
Kemikten gözlerle ağlayan ölülerin peşinden
Kaç kasırga biçtim rüzgârların ruhuna

Dünya yorgun atların kafesinde elenir
Kervanlar yolcuların ayaklarına dizilir
Eteğinde bulutların taşlanmış yağmurlar
Gençliğim çöl ikindilerinde bir rüzgâr
Kalbimin sokağından gelip geçerken
Burada her şarkı yar ile başlar

Bu yazıyı paylaşın