Güldür kişinin sevdiği… Gül ki incedir… Gül ki; nazenindir ve hem naziktir. Gül ki hafiftir ve gülden ağır söz söylemez kişi sev­diğine, değer verdiğine…
Her devirde üstün tutulan ve hâlâ hükmünü sürdürendir gül… Narindir… İncinmesi, kırılması, boyun bükmesi an meseledir. Öyeyse; sözünü, sohbetini bilmelidir kişi güle karşı.
Şair; sevdiğini “Gülüm” diye çağırır. Zira, kendi gözündeki de­ğerini ancak böyle ifade edebilmektedir. Zaten insan sevdikleri­ni, kıymetli bildiklerini, değerli ve kıymetli nesnelerle adlandırır. Gel gör ki halk şairi, daha değişik düşünmektedir. Ona göre gü­lün ömrü azdır ve gül demeye dili varmaz bir türlü…

Gül açılır yaz olur / Güzellerde naz olur
Ben yârime gül demem / Gülün ömrü az olur.


Gülün herkes tarafından sevildiği ve herkesin yanında itibar gö­ren çiçeklerden olduğu bir gerçek… Gülle ilgili bir başka gerçek de; tanınmışlığının çok olduğudur. Adını duymayan, ününü işit­meyen yok gibidir. Adına türküler yakılmış, efsaneler anlatılmış, şiirler yazılmış gülün… Onun için de; kime sorsanız; “Gülü tari­fe ne hacet, ne çiçektir biliriz.” cevabını alacağınız kesin… Hakikaten, bu güzel söz, gülün insanla olan yakın bağını tatlı bir sadelikle anlatmaya yetiyor.
Milattan yaklaşık altı asır önce yaşamış Yunanlı şair Sapho’nun şu sözü, güle atfedilen değerin büyüklüğünü ne de güzel dile getiriyor: “Eğer Zeus, çiçeklere bir kraliçe vermiş olsaydı, bu kraliçe gül olacaktı.”
Oysa gül, tarih boyunca zaten kraliçe gibi itibar görmüş, hemen herkes tarafından güzelliğin, inceliğin ve zarafetin sembolü ola­rak anılagelmiştir. “Şahane rengi, his, hayal ve sevda dolu kokusu, narin ve körpe yaprakları, hasılı baş döndürücü güzelliğiyle o” Yaratıcı’dan insana çok güzel bir hediyedir. 0 günden bugüne, gülün insanla olan ilişkisi giderek kuvvetlen­miş, güle karşı sevgisi her geçen gün artmıştır insanoğlunun… Doğrusu; insanoğlu gülü bu kadar sevip, güzelliğine bu kadar hayran, rengine, kokusuna bu derece vurgun olmasaydı, hiç dikenine katlanır mıydı? Ya da Fransız Şair Malherbe, şu sözü hiç söyler miydi?

“Dünyada yalnız iki güzel şey var­dır; kadın ve gül…”

Bülbülü derde salan, yüreğinde odlar yakan, hasretiyle kavuran, ah ettiren, vuslatı mümkünsüz olan gül hakkında daha çok bilgi edinmek üzere tarihin derinliklerine uzandığımızda, onunla ilk defa şiirlerde, efsanelerde karşılaşıyo­ruz. Bu efsanelerden belki de en eskisi şu olabilir:
“Deniz, Venüs’ü doğurduğu zaman, toprakta buna mukabil gülü doğurdu. Çabuk açsın diye onu nektarla suladılar. Ve o, çabucak gelişti. Sonra bir gün, Oupidon, Olumpe bahçelerinde güller arasında oynarken, arılar tarafından so­kuldu, çıkan kanlar civardaki güllere bu­laştı, onlar da bu rengi ebediyen muha­faza ettiler.”

Latin şairi Aphtorius’a göre ise, gül, ren­gini Venüs’ün kanından almıştır. “Venüs, güller arasında gizlenen Adonis’e yardım ederken yaralanı­yor ve dökülen kanı yakınındaki gülleri kırmızıya boyuyor.” Bazılarına göre de; “Gül, şafak tara­nırken saçlarından dökülmüştür.” Benzetmenin ortaya koyduğu manzara­yı isterseniz bir gözlerinizin önüne geti­rin; bu hayalin bile yüreğinizi ne derece titrettiğini görüp, hayretler içinde kala­cağınız kesindir. Gülle ilgili bir diğer efsane ise şöyle: “Seher yeli, çiçekler ilahesinin kalbini fethetmek için öyle nefis bir çiçeğe dö­nüşüyor ki; ilahe ona bir öpücük kondur­maktan kendini alamıyor. Hiç şüphesiz, bu nefis çiçek gülden başkası değildir.”

Şarktaki milletlerin dünyasında masallar ve efsaneler, kendine özgü, farklı bir yer edinmiştir. Zaman içerisinde karşılaştık­ları olaylar ya da varlıklarla ilgili, yıllar yı­lı anlatılagelen bu efsanelerden biri de gülün dünya yüzüne ilk gelişini konu edinmekte ve İranlılara ait olduğu söy­lenmektedir: “Çiçekler, kraliçeleri olan nilüferi bütün gece uyuduğu için Tanrı’ya şikayet ettiler. Tanrı da, daha az tembel olan bir kraliçe ola­rak gülü yarattı ve korunması için de onu dikenlerle çevreledi.” Şüphesiz bize göre, gülün doğuşuyla il­gili en güzel efsane, Hz.Muhammed (A.S)’in terinden oluştuğudur. Hani, Ko­ca Yunus, sarı çiçeğe; “Gül sizin neniz olur?” diye sorar ya… Aldığı cevap işte budur:

“(…)
Ne haldeyüm ne bilem duzakdayam ne gülem
Bir garibce bübülem ötmeğe güle geldüm

Gül Muhammed teridür bülbül d(e)’anun yârıdur
Ol gül ile ezelî cihânda bile geldüm “

Tabii, gül hakkında söylenenler hep geçmişe ait değil. Gülün doğuşu hakkında çağımız yazarlarının da hayalleri oldukça geniş… Mesela; gülle ilgili şu ifade, yazar Victor Hugo’ya ait: “Tanrı, ilk önce kadını ve onun gönlünü hoşnut etmek için de, sonradan gü­lü yarattı.”
Gülün dünya üzerinde ilk göründüğü yerler olarak, Anadolu ve Orta Asya ka­bul edilmektedir. Eski İranlılar, Hz.İsa’­dan önce, 12.yüzyılda gülü kutsal ola­rak kabul ediyorlardı. Rahipler yakılan ateşe gül yağı dökerek ayin yaparlardı. Samiramis’in meşhur Babil Bahçeleri, o devrin en nadide gülleriyle süslüydü. Truva savaşlarıyla gül, Anadolu’dan Yu­nanistan’a geçiyor. Homer şafağı tasvir için gülün rengine uzanıyor, şair Anecreon gülden, “Çiçeklerin en güzeli, ilahların rayihası, ziyafet sofraları­nın süsü ve hastaların şifa kaynağı” diye sözediyor.
Nihayet gül; buradan Roma’ya, oradan da bütün Avrupa’ya yayılıyor ve aynı za­manda sevginin de sembolü olarak, bü­yük kazançların da kapısını açıyordu. Ve sonuçta gül; “Artık bütün insanlığın malıdır. Düğün alaylarını süsleyecek; tablolarda, vazolarda boy gösterecek, güzellerin göğüslerinde uyuyacak, aşk şarkılarında terennüm edilecek, şiirlerde fısıldanacak, yazılara konu teşkil ede­cek, emsalsiz bir renk, koku kuşağı haâlinde, varlığımızı derinden derine sara­caktır. Güzel sanatların bütün kolları, onu sevgileriyle kucaklayacak, şairler, ressamlar, müzisyenler, bir kelebek sar­hoşluğu içinde, ondaki sihirli usareyi emeceklerdir.”

Bu “Sihirli usâreyi emen” şairlerden biri olan Sezai Karakoç, “Gül Muştusu” adlı şiirinin bir bölümünde, bakın neler anlatı­yor gülle ilgili…

“Bahar gelmiş gülü zorlamada
Bulutun içinde gülün özü döğülmede
Sonra bir yağmurla
Ufak bir esintiyle
Dökülecek bahçelerin üstüne…
Yaratılışa dönmüş müdür baharla
İlk yaratılışa
Gül saçarım düşmanıma bile…

Kuzuların doğması nasıl beklenirse o ülkede
Güllerin açması da öyle beklenir
Gün doğmadan önce”

“Gül”den söz ederken, onun aşkıyla yanıp tutuşan bülbülü an­madan geçebilir miyiz? Ya da geçersek, yüzyıllardır ona duydu­ğu aşkla yanıp yakılan bülbüle haksızlık etmiş olmaz mıyız?
Söz konusu efsaneye göre; bülbül, “Solgun” bir çiçek olan ‘Gül’e aşık olur. Günler geceler boyu yalvarıp yakararak aşkını anlatmaya çalışırsa da kâr ettiremez. Bülbül yalvarır, gül naz eder ve bu hâl böyle yıllarca devam edip gider. En çok da; seher vakti, ‘gül’ün açılacağı ana vurgundur bülbül… Geceler boyun­ca “Gül”ün açılmasını bekler, ne var ki şafak vakti, artık dayana­mayıp, her defasında uyuyakalır. Uzun zaman devam eden bu hâl, bülbülün bütün sabrını tüketir. Sonunda ‘gül’ün dalına ko­narak daha yakından yalvarmak ve bir kez de kendisi için açılma­sını istemek fikri imdadına yetişir. Heyecan içindeki bülbül, tam gülün dalına konmak isterken budağını farkedemez. Sonra da güle kavuşmuş olmanın hazzıyla budağın göğsüne batmasına aldırmaz. Bülbülün kanı yavaş yavaş gülün toprağına sızar ve ca­nım bülbül oracıkta can verir. Bülbülün toprağa sızan kanı yağ­murla beraber gül fidanına yürür ve o andan itibaren gülün “Sol­gun” rengi canlanır, kan rengini alır. Bazıları da, “Vefakâr âşı­ğının ölümüne sebep olmanın hicâbı, gülü kıpkırmızı yap­mıştır.” derler.
İnsanımızın çoğu bülbülün aşk efsanesini bilmez belki… Ama güzel sesiyle seher yellerinin ılgıt ılgıt estiği demlerde, bahçeler­den gönüllere nağmeler salan bülbülü tanır ve sever. Oysa bilenlerce malumdur ki; bülbülün ah-u efgânı, hep gül içindir, gül ta­rafından terkedildiği ya da güle kavuşamadığı, vuslata eremediği içindir. Ne var ki bülbül; gül uğruna can terk etse bile, güller yine açmaya; hayal ve his dünyamızı zenginleştiren rengiyle, ko­kusuyla yeryüzünü şenlendirmeye devam edecektir. Tıpkı, şair Saim Arıksoy’un da bir dörtlüğünde belirttiği gibi:

“Güz mevsimi gülşenleri vermiş fesada,
Bülbül, gülü solmuş diye boş bir tasada,
İçlenme ki bülbül, yine hep aynı fidanda,
Güller açacak, senden eser kalmasa da…”


Bazen de insan, o kadar büyük tutkuyla, o kadar aşkla bağlanır ki “Gül”üne, baktığı her yerde onu görür; her şeyi, sarayı, tacı, tahtı, bağı, duvarı, satılanı, alınanı, tartılanı, tartanı, kısacası; ko­ca bir şehri sadece ondan ibaret görür, ona benzetir, o sanır. Ne yana baksa güldür, neyi görse gül gibidir, neyi düşünse gülü ha­tırlar. Ümmi Sinan’ın mısralarıyla; âlem gül gibi kokmakta, cihan gülün rengine boyanmaktadır adeta:

“Seyrimde bir şehre vardım
Gördüm sarayı güldür gül
Sultanının tacı tahtı
Bağı duvarı güldür gül

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül”


Böylesine güle meftun, gülle hemdem insanların yaşadığı bir ül­ke olur da, bunlar arasında gıbtaya dayalı tatlı bir rekabet doğ­maz mı? Elbette doğmuştur. Bu tatlı rekabet, tâ Selçuklular dö­neminde “Gül şölenleri”ni, “Gül yarışları”nı ortaya çıkarmıştır. Gül mevsimi hep bahardır ve gül baharla birlikte çıkagelir, ba­harla birlikte kendini gösterir; güzelliğini, kokusunu, rengini ser­giler, gönülleri şen, tabiatı gülşen eyler. Görenlerin içine yaşama sevinci, huzur, umut; koklayanların yüreğine ferahlık salar. Yap­raklarını açışı bir başka zevk verir seyredene, duruşu bir başka… Gül değişik bir anlam kazandırır bahara… Bir çok çiçek olmasına rağmen, gül; rengi, kokusu ve görüntüsüyle, baharın güzelliği­ne güzellik katar. Onun içindir ki; bahar mevsimi içinde gülün ayrı bir yeri vardır ve “Çok zaman baharı tek başına temsil eder ve çemen ülkesine sultan olarak hükmünü sürmeye başlar.” Artık devir gül devridir ve Nef’î ‘nin dediği gibi:
“Bu mevsim âşıkların bayramıdır ve gökyüzü, inci saçan bulutu elmas kakmalı bir gölgelik haline getirir; yer onun yansımasıyla nakışlı bir döşeğe benzer. Baharın aydınlığı gökyüzüne ulaşır ve onu karanlık bulutların pasından temizler. (…) Hafif hafif esen rüzgâr, su üzerine öylesine incelikli dalgalar yayar ki, değme sa­natkâr gümüş üzerine böyle kalem işi yapamaz. Gül kokusu bül­bülün göğsüne yerleşir ve bülbülün cismi Tataristan âhûsunu çatlatacak hâle gelir.” (Beşir Ayvazoğlu, Güller Kitabı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1996, s.33)
“İstanbul’u fetheden o büyük padişahın eşlerinden birinin adı Gülşah, birinin adı Gülbahar, birinin adı Çiçek’tir. (…) Nakkaş Si­nan Bey’in ünlü minyatüründe Fatih’in kokladığı gül, bu güller­den hangisini temsil ediyordu acaba? Belki de dünyanın -onun elinde açılan- en güzel gülünü, İstanbul’u…” (a.g.e.36)
Eski medeniyetlerimizin hemen hepsinde tabii güzellikler büyük önem taşırdı. Çevrenin temiz ve bakımlı olmasına özen gösteri­lir ve buralar ağaçlarla, çiçeklerle süslenirdi. “Özellikle ağaçlar ve çiçekler, İslâm sanatlarında üsluplaştırılmış ve süsleyici motifler olmanın ötesinde de anlamlar taşıyordu.” Yazar Beşir Ayvazoğlu bu durumu bakın nasıl anlatıyor:
“Eski İslâm şehirlerinde ağaçlarla ve çiçeklerle dolu bahçesi bu­lunmayan bir ev düşünülemezdi. Her Müslüman şehirli bahçe ve çiçek meraklısıydı. Evlerin bahçe olarak düzenlenmiş, ortalarında havuz bulunan birer iç avlusu bulunurdu. Ev, bu avluyu çevrele­yen yapı bölümlerinden oluşuyordu. Birbirini kesen yolları, çi­menleri, ağaçlan, oturma yerleri, havuzları, hatta tavus kuşları, evcilleştirilmiş güvercinleri, kuğuları ve ördekleriyle adeta küçük birer park olan bu avlular simetrik bir biçimde düzenlenir ve ha­vuz, içine yansıyan ağaçları, çiçekleri ve yapıyı simetrik bir biçim­de çoğaltırdı. Birçok şair bu bahçelerin güzelliklerini şiirlerinde coşkulu bir dille tasvir etmişlerdir.” (a.g.e.s.50)
Hindistan ‘da büyük bir Türk imparatorluğu kuran “Bâbür Şah (1483-1530), şairliği, hattatlığı ve musikişinaslığının yanı sıra, hastalık derecesinde bir bahçe ve çiçek tutkunuydu.(…) Bâbür Şah, zaman zaman, bitmek bilmeyen mücadelelerden, düşmanlıklardan, iki­yüzlülüklerden, ihanetlerden dağlara ve kırlara kaçıyordu. Böyle kaçışlarından bi­rinde, dağları kızıl yakuta çeviren lâleler­le büyülenmiş ve kaç cins lâle bulundu­ğunu merak etmişti. Adamları derhal se­ferber olarak otuz dört çeşit lâle tespit ettiler. Bâbür bunun üçerine bir gazel yazdı.” (a.g.e.56) Gazelin ilk mısraları şöyleydi ve gülü anlatıyordu:

“Kanayan zavallı gönlüm gül tomurcu­ğu gibi
Kırmızı yaprakları birbirinin üzerine ka­panmış
İlkbaharın binlerce defa esen rüzgârla­rında
Acaba açılıp da gül olabilecek mi?”


Eskiler yazdıkları eserlere, gülden mül­hem isimler verir, böylelikle eserlerinin gül bahçesi gibi olduğunu ta isminden başlayarak ortaya koymak isterlerdi. “Gülistan”, “Bostan”, “Gülzâr”, “Gülşen” bunlardan bazılarıdır. Ayrıca oturulan yerlere de güllü, çiçekli isimler verirlerdi ve bu güzellikten bir başka şe­kilde istifade ederlerdi. Gülbahçe Soka­ğı, Güllü Bahçe Sokağı, Çiçekli Bostan Sokağı gibi…
Anadolu insanı gülün manevî huzurun­dan daha çok yararlanmak için, sevdiği, sözünü ve yolunu tuttuğu bir çok kişinin adıyla da hayatını şenlerdirmiş. Bunlar­dan sadece bir kaçının adı şöyle: Merzifonlu Gül Baba, Güllüceli Gül Ba­ba, Sivaslı Gül Baba, Malkaralı Gül Ba­ba, Kırklarelili Gül Baba, Babaeskili Gül Baba, Edirneli Gül Baba, Ispartalı Gül Baba, Kilisli Gül Baba, İzmirli Gül Baba… Çünkü, “gül” bir minyatürdür, bir niyâzdır, bir arz-ı hâldir; bir sırma kemerdir; bir mısra’dır, mızrabdır, uzun soluklu bir ney’dir. Oyalı yazmada motiftir, nakıştır, murâttır.
Zira dönemin madde ve mânâ güzellik­leri, yücelikleri gülde sembolleştirilmiştir. Anadolu’nun ulularından Mevlâna’nın aşağıdaki arz-ı hâline dikkat ede­cek olursak, bu sembolleştirmenin bo­şuna olmadığını ve ne kastedildiğini da­ha iyi anlarız:
“Gülün eteğini tutalım, ona yoldaş olalım; dünya güle, gülün aslına, zevalsiz gül fidanına gidiyor. Gülün aslı, zevalsiz gül fidanı Mustafa’nın terinden bitmiş. Dünya, o ulunun yüzünden yeni ayken, dolunay hali­ne gelmiştir.”





Bu yazıyı paylaşın