20.
Şairin en büyük engeli kendisidir. Şiiri tıkayan yine şiir. Devrin, dönemin ortak bir söylemi, dili var. Ortak dili yakalayan şair, bu durumdan rahatsız; çünkü kendine özgü şiiri oluşturamıyor ve şiirden uzaklaşıyor.
Şiirini belirli bir noktaya ulaştıran şair, o noktada kalıyor. Önündeki engel: kendi içinde tekrara düşmek. Söylenmiş şiirin yerini şairin prestij kaygısıyla yazılmış şiiri alıyor. İmaj zenginliği, duygu yoğunluğu şeklinde ifadelerle karşımıza karmakarışık şiirler çıkıyor: Yazılmış şiir. Kuru ve zevksiz. Bu tür şiirlerden hiçbirisi uzun soluklu olmayacaktır. Ciltler dolusu yazılmış şiirdense bir tane de olsa söylenmiş şiirin peşindeyim.
Dergilerde ve yayınlanan şiir kitaplarında söylenmiş şiiri bulmak ne kadar da zor.
“Dağlarda mı saklıydın, yüreğim sana düştü
Saçlarında ıslanmış bir yağmur içindesin
Bir yağmur içindesin, gözlerin bende değil.”
“Ey bukleli saçlarında şairliğim ölen kız
Seninle kuleleri gençliğim olan o kente gidilmez mi?”
Bütün berraklığıyla Türkçemiz ve akıveren şiirlerden birkaç mısra. Ne anlaşılmayacak kelimeler yığını ne de yoğunlaştırılmış imaj… Zamanın yüzüne asılacak şiirlerden.
21.
İçimdeki tezatlar ne zaman bitecek?
Yaşayıp gittiğimiz günler bir masal gibi.
Ve masalın kareleri:
Buca’daki fakülte bahçesinde, ıhlamur altında aşklarını konuşan gençlerdik.
Soğukta üşüyen üç adamdık ağustos ayında Moskova’da.
Soçi’de dünya güzelliğinin üst sınırını, maviyle yeşilin cümbüşünü seyrediyorduk.
Hayatıma ait sayısız kareler gelir geçer gözümün önünden. Bir zamana ait bir kare… Öncesiz ve sonrasız… Film bitecek ve bu kalp duracak bir gün. Hepsi bu. Dünya geneli açısından bakıldığı zaman çok küçük bir ayrıntı benim filmimin kopması ve arka kapıdan dünyayı terk etmem.
Dünyada yapabileceğim her şeyin getirisi bana. Ya yapılıp da boşa giden şeylerin ceremesi. Dolu olduğunu sandığımız hayatımızın ve heybemize tıkıştırdığımız şeylerin yarın içi boş ceviz misali işe yaramaması karşısında uğrayacağımız ebedî sükût.
“Ya nice olur o gün hâlim.” diye ürperiyorum bunu düşündükçe.
22.
Yitik Bir Rüyâydı Aşk
Kanadına dünyalar yükler giderdi
Tutulmaz okşanmaz ele geçmezdi
Umuttu sevinçti
Yiter giderdi: aşktı
Elimizle tutunacak dal yaslanacak dağ arardık
Bulamayınca düşerdik dipsiz uçurumlara
Yitik bir rüyâydı aşk
En olmaz vakitlerde
Ölüme teslim olmuşken görülen
Bize cenneti sevdiren rüyâydı
Görür ve tutmak isteyince uyanırdık
Ellerimiz ve kalbimiz boş kalırdı yine
Hep yitiren
Hüzünbaz adamlardık
23.
Sen uyu ülkem! Horultun uzakları memnun edecek bir senfoni. Bu senfoni birileri tarafından memnuniyetle dinlendikçe ve onlar mutlu oldukça, sen uyutulmaya devam edeceksin. Bense bu uyuyan devanasını uyandıracak bir keloğlan olamamanın acısını taşıyacağım sürekli.
Bir yerlerde birileri “Ya zombiler uyanırsa” diye korkup duracak, ama bizde zombileri uyandırmaya teşebbüse dahi imkân verilmeyecek.
Sen uyu ülkem!
Ben senin için de ağlayacağım.
Ağlamalıyım, bu duyarlı yüreği taşıdıkça. Ellerimin, gözlerimin, kalbimin hakkı için ağlamalıyım.
Biz, o devin ihtişamını okuduk ve büyülendik. “Çocuklar gibi şendik.” o zamanlar.
Yarınlar adına endişeliyim; çünkü uykuda geçirilen zaman kaybedilmiştir.
Derler ki: “Yerinde duranlar, yürüyenlerden daha çok gürültü yapar.” Gürültü cihanı sarıyor ve ben, duyarlı bir yürekle hayatın resimlerini çizerken ağlıyorum.
Ağlamalıyım da…
24.
Güneş, çekiliyor tepelere ilkin. Sonraları tepeler kayboluyor güneşin gözünden. Güneş, başka tepelere ışık olmak için gidiyor ve aşıyor tepeleri. Tepeler, kararıyor ve karanlık düşüyor şehre.
Gece, şehrin üstüne ölü toprağı serperek çöküyor. Uzak sokaklarda köpekler havlıyor. Bütün kapalı kapıların önlerinden geçerek tâk tâk ayak seslerini işittiriyor şehre şair.
Uyku, ölüm sessizliğinin en koyusu olup kaplıyor herkesi. Eller, diller, gönüller ve köpekler susuyor, uyku gelip çökünce şehre. Şehir, koyu karanlığın tam ortasında…
Karanlığı delen kalbin şavkı ve o sıralarda bir annenin kalbinden yayılan ışık, hastane odasını aydınlatıyor, karanlık bitiyor. Gece, değişik bir mevsim rengine bürünüveriyor.
Usul usul kürek çekiyor denizde bir balıkçı. Ay ışığı, yakamozlara bin yıllık bir efsane fısıldıyor; efsanenin sırrı yayılıyor zamana. Gecedir, gece, karanlıkla birlikte apayrı bir coğrafya bırakıyor şehre.
25.
Aşk, sürekli tekrarlanan içli ve derin bir nakarat. Yitik bir şarkıdır çoğu zaman da… Yitikliğinin hüznüyle dillerde kalpleri burkarak söylenen sahipsiz şarkı… Sahibini bulduğu anda onu tüm benliğiyle sarar ve şaşkına çevirir. Aşkı yaşamak, bu sarsılmayı yaşamaktır. Ne tatlı ne zevkli bir sarsıntıdır bu.
İnsanın kalp atışını dahi etkiler; gözlere ürpertili ve yakıcı bir çekingenlik gelip oturur. Bir parıltı kaplar gözü, bir kıvılcım. Bu kıvılcım ki en çok sevileni yakıp bitirir. Bu kıvılcım ki karşıdakinin kıvılcımıyla karşılaşınca yangına dönüşür.
26.
İnsan, alışacağına kendisinin bile inanmakta güçlük çekeceği şeylere alışıyor. İlk bakışta yadırgadığımız, üzerimizde çok iğreti durduğuna inandığımız yepyeni kılık ve kıyafetlerimize zamanla alıştık; hatta ısındık onlara.
Hayat, sürekli akan ve bulunduğu yere uyum sağlayabilen, bulunduğu kabın şeklini alan bir ırmak sanki. Bizlerse bu ırmakta oraya buraya sürüklenerek bulunduğumuz çevreye uyum sağlayabiliyoruz. Bunu başardığımız zaman adı, alışmak oluyor.
Ayrılığa, özleme, gurbete alışıyoruz.
Sabah erken uyanmaya, soğuğa dayanmaya ve istikamete koşmaya…
Bunun adı da disiplin. Disipline olduk, ortama alıştık ve yaşamımızı bu çizgide devam ettiriyoruz.
Bugün, çarşıya çıktık. Hayat, eskisi gibi… Irmak, aynı şekilde akıyor. Değişen sadece bizim bu akan suyun içindeki farklı konumumuz.
27.
Ey Cân
Özlemin dağlar aşıyor ey cân
Ki ben deniz oluyorum sonra
Adına rastlamak için deryaya uzanıp
Mercan balıklarına seni soruyorum
Aşkım derya oluyor ey cân
Küçülüyor dünya içime alıyorum
Sense büyüdükçe büyüyor
Kaplıyorsun bütün kâinâtı
Seni aydınlatan güneş oluyorum
Sense güneş perisi ey can
Gözlerin sürekli yağmur oluyor ey cân
Islandıkça şükrediyorum
Arınıyor eriyor bitiyorum
Gözlerine sığınmak geliyor tam o an
Sen yoksun ey can
Karanlığın ortasında ay oluyorum ey cân
Sense yağmur sonrası leylak kokulu bir gecesin
Şebnemler senden alıyor yumuşaklığı
Ellerimi elinde ısıtsam diyorum
Ellerin hiç olmuyor ey cân
Ellerin hiç olmuyor
Bıçak kesmez yalnızlığa vuruyorum kendimi