Odadan hararetli sesler geliyordu. Belli belirsiz erkek sesleri ve sesleri daha yüksek çıkan kadın sesleri… Bunca kişi hangi ara gelip de odaya kurulmuştu anlayamadı. Kapıyı usulca araladı. Onu fark etmediler bile. Gördüğü manzaranın şaşkınlığı içinde kalakaldı.
Üç kadın, farklı dünyaların ağırlığını taşıyarak aynı odada buluşmuş gibiydi. Odadaki üç kadın ve üç erkek o kadar tanıdıktı ki.
Koyu saçları, parlak ve anlamlı gözleriyle Anna pencerenin önünde duruyordu. Duvara yaslanmış, buğulu gözleriyle pencereden gökyüzünü seyre dalmıştı. Gözlerinde tanıdık bir hüzün vardı. Bu defa yalnız değildi. Emma, elindeki kitabı kapatıp masaya bıraktı yüzündeki sıkıntılı ifade ile. Bihter ise aynadaki yansımasına bakıyor, bir yandan da saçlarıyla oynuyordu. Kederini ve kaderini sorgular gibi bir hali vardı.
İlk konuşan Emma oldu.
Sosyal koro tarafından yargılanan hep biz olduk. Geleneksel olan evliliği çiğnemenin en geleneksel yolu olan yasak aşka kurban ettiniz bizi. Bizi ihmal eden eşlerimizi, diğer önemli nedenleri, yoksunluklarımızı, hayallerimizi görmezden geldiniz. Duygusal ve tutkuluydum. Onlarca kitabı ne diye okuttun bana. Bütün evlilikler okuduğum romanlardaki gibi romantik olacak sandım. Taşraya sıkışıp kalmak istemedim. Beni neden bu kadar romantik ve hayalperest yarattın? Ruhumdaki çatlaklardan nasıl da sızdılar hayatıma. Kaçış anında tutunacak dal da vermedin bana.
“Hangi kadın arsenik içerek acı içinde ölmeyi ister ki?” dedi öfkeyle.
Flaubert, mahcup bir edayla başını önüne eğdi.
“Toplum başka türlü bir sonu kabul edemez.” dedi usulca.
Anna gözünü camdan ayırarak Emma’ya yöneltti bakışlarını. “Daha fazlasını istemek suç olmamalı.” diyerek konuşmaya başladı. Sonra bakışlarını Tolstoy’a yöneltti:
“Beni Rus aristokrasisi içinde dışlanan, yargılanan, yalnız bırakılan bir kadına dönüştürdün. Toplumun ahlak anlayışındaki ikiyüzlülük içinde yalnız kaldım. Evliliğimde sevgi değil toplumsal görev ön planda oldu hep. Kocam beni duygusal olarak hep eksik bıraktı. ‘Toplumne der?’ sorusu kocam için benim mutluluğumdan önce geldi. Beni zaafları olan trajik bir karaktere dönüştürdün. Mutluluğumla toplumun kuralları, içimde çatışıp durdu. Zihnimi korkuyla, kıskançlıkla, umutsuzlukla paramparça ettin. Roman boyunca kurduğun psikolojik ve toplumsal gerilimin doruk noktası benim intiharım mı olmalıydı? Toplum kurallarına meydan okuyan tutkulu bir kadın yapıp önce özgürleştirdin sonra da yaşam kaynağım olan aşkı benim celladım haline getirdin. Saygı görüyordum ama sevilmiyordum. Beni bu boşlukta savunmasız hale getirdin. Duygusuz ama ahlaklı görünen ilişkileri sorgulattın bana. Kocamın soğukluğu karşısında yalnızlığımı kör kuyular gibi derinleştirdin. Hangi kadın tren raylarına atlayarak intihar etmek ister ki?”
Tolstoy, Anna’nın cümlesi bitince derin bir iç çekti. Ne kadar acı çektiğimi bilsen diyerek romanını bitirdiği anı hatırladı.
Tolstoy kitabını yazarken hizmetçisini tembihler. Odaya girmeyecek, yemeği kapının önüne bırakıp gidecektir. Acil bir durum olursa kapıyı çalacaktır. Hizmetçisi de korktuğu için kurallara uyar. Gün boyu kapıya koyduğu yemekleri yemeyince endişeye kapılan hizmetçi durumu yakınlarına bildirir. İçeri girdiklerinde Tolstoy, cenin pozisyonunda yerde uzanmaktadır. Saatlerce yememiş, içmemiş, yerde ağlıyor. Ne oldu, diyorlar Tolstoy’a. ‘Anna Karanina öldü’ diyebiliyor.
Bihter hafifçe güldü ama bu acı bir gülüştü:
“Hiç olmazsa senin bir derinliğin vardı.” dedi Anna’ya. “Beni yasak aşkın sembolü haline getirdiler. Geçmişimi, yaralarımı, yoksunluklarımı, babasızlığımı, anasının kızı olmanın zorluğunu görmeden beni yasak aşkın sembolüne dönüştürdüler. Benim hikâyemde toplumun baskısı, annemle olan ilişkim, yalnızlığım vardı ama insanlar sadece yaptığım yanlışı hatırladı.”
Erkeklerin kaleminden doğmanın bedelini ödedik belki de. Hep bizi taşa tuttular. Namus sadece âdem kızlarına yakışıyorsa Yusuf’un gömleği neden arkadan yırtılmıştı? En azından bu yasak aşka dâhil olan erkekler de benzer sonlarla cezasını çekseydi teselli olmaz mıydı? Halit Bey de farklı bir son düşünemedi bana. Neyse ki daha insaflı olacak ki tabancayla yaşamıma son vermeme hükmetmiş. Bizi âdeta kurban olarak seçtiler.”
Halit Ziya, önce Flaubert’e ardından Tolstoy’a baktı. “Başka bir sona toplum hazır değildi.” diyebildi. Emma yeniden kitabı eline aldı ama bu defa kitabı açmadı. “Belki de hikâyemizi kendimiz yazmalıyız.” dedi.
Tam o esnada kendisine dokunan bir elle uyandı. ‘Kâbus gördüm anne’ diyen çocuğunun sesi onu bu kurmaca rüyadan çekip almıştı. Üzerinde çalıştığı romanı geldi aklına. Kendisi de karakterine benzer bir sonu yazacaktı. Bu rüyayı bir işaret olarak görüp romanındaki kurguyu değiştirmeye karar vererek kızına sımsıkı sarıldı. Anna’ya, Emma’ya, Bihter’e sarılır gibi sarıldı kızına.
İyi biliyordu ki tüm hataların arka bahçesinde sevgisizlik ve ilgisizlik vardı.