“Banyoyu yeni temizledim. Sakın ıslak bırakıp kirletmeyin!” dedi kadın sertçe.
“Nasıl ya, şu koca evde rahatça banyosunu yapabileceği bir yer yok mu şu yavrucağın? Banyoyu da mı kullanamayacağız? Kirinden ölsün mü? Bakmayalım mı yani buna? Cami avlusuna mı bırakalım?
“Ben öyle bir şey söylemedim hayatım.” deyip ilacını içti kadın.
“Hiç mi merhametin yok ya? Sevgi, şefkat denen şey sana uğramamış mı be kadın?”
“Ne münasebet canım. Sevgimi, şefkatimi çocuklarımdan esirgediğimi gördün mü?”
“Bir güzel banyo yapsın da, misler gibi olsun dedim ya! Kaç gün oldu yıkanmıyor bu garibim. Sen kendini onun yerine koysana!”
“Ay tamam, tamam. Nasıl yıkarsan yıka, havlu da bıraktım banyoya, alırsın.”
“Sen başından sav böyle! Merhamet senden alınmışsa ben ne yapabilirim? Eğer buna acımazsan kimseden de merhamet beklemeye hakkın olmaz tamam mı!”
Adam söylene söylene suyu hazırladı. Dirseğini batırarak sıcaklık testi yaptı, küveti doldurdu. Şampuanlar, havlular tastamamdı. Özene bezene, okşaya okşaya yıkadı, pakladı; bebe kolonyası döktü, kremledi. Minik tırnaklarını keserken karısının gözlerine bakıp merhamet aradı.
“Şu güzelliğe sabredemiyorsun değil mi? İnsan koklamaya kıyamaz ya!”
“Şekerim ben sana yıkayıp paklama mı diyorum? Banyoyu temiz bırakmanızı istiyorum o kadar… “
Niyeyse yumuşak yumuşak güldü kadın. Doğruca dikiş odasına gitti.
Oda darmadağınıktı. Dikmek için hazırladığı kumaşlar sepette kendisini bekliyordu. Aynanın önünde küçük bir yığıntı vardı. O yığıntıda kestiği kumaş artıkları, geri dönüşümde kullanacağı parçalar ve kırık kırpık tüller üst üsteydi. Dantel, güpür, kurdele, simli ip, fırfır ve daha bir sürü kumaş ve süsleme malzemeleriyle dolu bir kutu vardı dolapta. Dolabın kapakları açık, içi düzensizdi. Kesip biçtiği ve modelini verdiği pikenin üzerinde çalışıyordu son birkaç gündür. Koyu renk polyester kumaşın üstüne sarı saten geçirmiş, kenarlarına ve ortasına da güpürleri teyellemişti. Dikmek için fırsat kolluyordu ama önce şu odayı bir derleyip toparlamalıydı. Oda gözünde bulanıklaştı, karışıklık başını döndürdü; kendini koltuğa attı. “Nasıl baş edeceğim burayla?” deyip bezgin gözlerle odayı süzdü. Yine de tatlı tatlı gülümsedi kumaş sepetine! Nereden başlayacağını düşünürken adamın sesi ile irkildi.
“Yeni aldığım salıncağı beğendin mi?”
“Ben mi sallanacağım sanki? Bana mı aldın onu?”
“Yahu kaç yaşında kadınsın, niye sana salıncak alayım? Hadi gelsen de buraya, bir yardım etsen… Şu salıncağı kursak diyorum.”
“İşim var hayatım, sen kurabilirsin; zor bir şey değil zaten.” Kadın ipe un seriyor, onca işi varken bunlarla uğraşmak istemiyordu.
“Ya bir yardım etsen ne olur sanki? Biraz eğlense, mutlu olsa fena mı olur şu yavrucak? Nerede senin insafın?”
Kadın neyse ki insafa gelip dikiş odasından çıktı. Kocasının yanına geldi ve yeni alınan cafcaflı salıncağın parçalarını birleştirdiler. Salıncak kurulunca -kadın için hiç bir şey ifade etmeyen- minnoş bir eğlence odanın ortasında beliriverdi. O, bununla hiç ilgilenmedi ve dikiş odasına geri döndü, teyellenmiş pikeyi katlayıp kaldırdı. Dolabın içini döktü, sildi. Başı dönmeye devam ediyordu. Hatta midesi de bulanmaya başlamıştı ama yine de yerdeki kumaş yığınını tek tek ayırdı. Atılacakları çöpe götürüyordu ki yine adamın sitemli sesini duydu:
“Sahi sen bununla neden hiç ilgilenmiyorsun? Can bu can… İlgi ister, sevgi ister. Senin şefkatine ihtiyacı var. Hiç anlamıyorum ki neden sevemedin şu garibanı?”
“Ne garibanı şekerim, şuncacık şey benden fazla rağbet görüyor bu evde, farkında mısın?”
Adam bir taraftan söyleniyor bir taraftan da yeni salıncağında yavrucağı sallıyordu. Çok mutlu oluyordu onunla geçirdiği zamanlarda. Bu minik bedeni büyük bir sevecenlikle okşuyor, ona ha bire bir şeyler söylüyordu. Ondan duyacağı ilk kelimenin “babacığım” olmasını ne çok istiyordu. Büyük bir heyecanla o günü bekliyordu ama zaman geçmesine rağmen o, bir türlü konuşmuyordu. Yaşıtları neler neler diyor, kendisininki sadece bakıyordu. Hep karısının ilgi- sizliğindendi tabii ki. Öyle ya hem anne olacak hem de böyle davranacaktı ha! Hangi vicdana, hangi merhamete sığardı?
Kadın, kocasının sitemlerini, yüzüne yapışan koca bir gülümsemeyle karşılayıp onu pek kıymetlisi ile baş başa bıraktı. İşine döndü. Dikiş kutusunu lüzumsuz şeylerden ayıklamaya çalışırken eline iğne battı. Canı acıyor, biraz ağlayıp biraz gülüyordu. Birbirine dolanmış güpür- lerle kurdeleler ise kendisine kaş göz ediyor, ayrılmamak için direniyorlardı. Onlarla epeyce uğraştı. Yarım kalan pikeyle konuşup kendisini daha sonra dikeceğini ve henüz makinenin başına geçmeye hazır hissetmediğini anlattı ona. Kendi kendine gülüp “saçmalıyorsun” dedi. Temiz hava iyi gelir diye camı açtı. Sert bir rüzgâr esip kapıyı çarpınca adam;
“Ya açma şu camı, açma! Yavrucak üşüyüp hasta olacak. Kaç kere dedim sana cereyanda bırakma, yazıktır. Biraz merhamet et ne olur ya! Hiç mi saygın yok cancağızıma!”
“Temiz hava almak da kabahat.” diye söylendi kadın. Bir yandan da kendisini suçlayarak “Adam haklı cereyan kötü.” diye mırıldandı. Bir türlü temizleyemediği odada dönüp dururken “Ben de çok merhametsizim ya!” dedi kendi kendine.
“Cereyan kötü, cereyan kötü, kötü… Cereyan…”
Temizlik bitmiyor ama kadın tükeniyordu. Zihni bulanmış, aklı karışmıştı. Toparlanmaya çalışırken koltuğa yığılıverdi. Dikiş odasının kapısına gelen adamın, yankılanan sözlerini yarım yamalak duydu ama hiçbirini anlamadı. Antidepresanlar ağır gelmişti. Uyuyakaldı.
“Bak gördün mü hapşırdı yavrucak. Ben sana demedim mi camı açma diye? Şu miniğimi hiç düşünme sen e mi? Varsa yoksa dikişin!”
Adam, kadının baygın gittiğinden habersiz, açık camı kapatmaya çalışırken miniği “pırr” etti, omuzundan uçup açık camdan dışarı kaçıverdi.
Oradan geçen bir karga, adamın bebe şampuanıyla yıkayıp kolonyaladığı yavrucağını ansızın kapıp kaçıverdi. Zavallı adam, bir kez dahi “babacığım” lafını işitmemişti bile.