İnsan, bazen kalabalıkların ortasında kendini sürgünde hisseder. Sokaklar doludur, sesler birbirine karışır, şehir hiç uyumaz ama insan yine de yalnızdır. Belki de modern çağın en büyük çelişkisi burada gizlidir. Bu çelişki aynı şehirde yaşayan milyonlarca insanın birbirine bu kadar uzak olmasıdır. İnsanlar yan yana yaşar ama birbirlerinin hayatına dokunmadan geçip giderler. Herkes konuşur, fakat çok az kişi gerçekten anlaşılır. Modern şehir insana hız vermiştir fakat bunun karşılığında insanın huzurunu eksiltmiştir. Kalabalık büyüdükçe samimiyet küçülmüş, iletişim arttıkça insan kendini daha görünmez hissetmeye başlamıştır. Bu yüzden çağımızın yalnızlığı, sessiz ama derin bir yabancılık hâlidir. İnsan artık en çok, ait olmadığı bir hayatın içinde yorulmaktadır.
Orta Çağ İslam düşünürü İbn Bâcce, yaklaşık dokuz yüz yıl önce tam da bu yalnızlığı fark etmiştir. Ona göre insanın mutsuzluğunun temel nedeni, erdemsiz şehirlerde yaşamak zorunda kalmış olmasıdır. Çünkü şehir sadece taş, bina ve sokaktan oluşmaz, aynı zamanda bir ruh hâlini yansıtır. Eğer o ruh bozulursa, orada yaşayan insanlar da zamanla içten içe çözülmeye başlar. İnsan kalabalığın içinde yaşasa bile kendini ait his- sedemez, giderek kendi özüne yabancılaşır. İbn Bâcce’ye göre böylesi toplumlarda bilge insanın en büyük mücadelesi, dış dünyanın karmaşası içinde kendi iç düzenini koruya- bilmesidir. Çünkü bazen insanı yoran şey yalnızlık değil, yanlış bir dünyanın içinde yaşamaya mecbur kalmasıdır. Bu nedenle o, hakikati arayan insanın önce kendi ruhunu koruması gerektiğini düşünmüştür.
Platon’un ideal devlet düşüncesinden etkilenen İbn Bâcce, başlangıçta tıpkı eski filozoflar gibi erdemli bir toplumun mümkün olduğuna inanmıştır. Bilgeliğin yönettiği, adaletin hâkim olduğu, insanların yalnızca kendi çıkarlarını değil ortak iyiyi düşündüğü bir şehir… Fakat yaşadığı dönemin Endülüs’üne baktığında bunun giderek imkânsız hâle geldiğini görmüş, Saray entrikaları, siyasî parçalanmalar, çıkar savaşları ve ahlaki çözülme, filozofun gözünde şehri artık kurtarılamaz bir yere dönüştürmüştür. İşte tam burada İbn Bâcce’nin düşüncesi sıra dışı bir yöne evrilmiştir. İbn Bâcce, erdemli şehrin artık dışarıda kurulamayacağını düşünmeye başlamıştır. Çünkü şehir bozulmuştur. İnsanlar hakikati duymak istememektedir. Kalabalıklar bilgeliği değil, gürültüyü sevmektedir. Böyle bir yerde filozofun görevi artık toplumu yönetmek değil, kendi ruhunu korumaktır.
Bu nedenle İbn Bâcce’nin düşüncesinde fi- lozof-kralın yerini “mütevahhid” almıştır. Mütevahhid, yalnız yaşayan insan demektir. Fakat bu yalnızlık fiziksel bir kaçış değildir. İnsanların arasında yaşayıp onlara benzememektir. Gürültünün içinde sessiz kalabilmek, herkesin aynı yöne koştuğu bir çağda kendi iç düzenini kaybetmemektir. İbn Bâcce’ye göre bazen insanı koruyan şey kalabalığa karışmak değil, kalabalığın ruhuna teslim olmamaktır. Çünkü erdemsiz toplumlar zamanla insanın düşüncesini, ahlakını ve hatta hakikat duygusunu aşındırır. Mütevahhid ise tam bu noktada dünyadan kopmadan ama dünyanın savruluşuna da kapılmadan yaşayabilen insan olarak ortaya çıkmıştır.
Bugün modern insanın yaşadığı yalnızlıkla İbn Bâcce’nin anlattığı yalnızlık arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır. Çünkü çağımızın insanı da çoğu zaman kendi değerlerini koruyabilmek için kalabalıklara karşı direnmek zorunda kalmaktadır. Sürekli konuşulan ama kimsenin gerçekten dinlemediği bir dünyada, insan bazen kendi içine çekilerek ayakta kalmaya çalışır. İbn Bâcce’ye göre insanın asıl savaşı dışarıyla değil, kendi nef- siyledir. Bu nedenle gerçek siyaset, insanın önce kendini yönetebilmesidir. Kendi arzularını, öfkesini, korkularını ve tutkularını kontrol edemeyen biri, dünyayı değiştirmeye çalışsa bile sonunda onun bir parçası hâline gelecektir.
Bu düşünce, Platon’un mağara alegorisini de farklı bir yere taşır. Platon’da filozof mağaradan çıkar, hakikati görür ve sonra tekrar insanlara dönerek onları aydınlatır. İbn Bâcce’de ise filozof geri dönmez. Çünkü artık mağaradaki insanlar ışığı görmek istememektedir. Hakikat, kalabalıkların alkışladığı bir şey olmaktan çıkmıştır. Bu yüzden bilge kişi, bazen sessiz kalmayı konuşmaya tercih eder. Aslında bu fikir oldukça sarsıcıdır. Çünkü İbn Bâcce, insanlığın en eski umutlarından birini sorgulamaktadır: “Gerçekten erdemli bir toplum mümkün mü?”
Belki de İbn Bâcce’nin cevabı tam anlamıyla karamsar değildir. O, şehrin tamamen kurtulamayacağını söylerken bile insanın kendi iç dünyasını koruyabileceğine inanmaktadır. Yani umut bütünüyle yok olmaz, sadece yön değiştirir. Dışarıdaki dünyadan insanın içine doğru çekilir. Çünkü bazen insanın ayakta kalmasını sağlayan şey, yaşadığı çağı değiştirmesi değil, çağın içinde kendini kaybetmemesidir. Bu yüzden İbn Bâcce’nin düşüncesi yalnızca bir siyaset teorisi değildir. Aynı zamanda derin bir varoluş çağrısıdır. İnsana sessizce şu soruyu yöneltir: “Şehir bozulduğunda sen ne yapacaksın?” Kalabalığa karışıp kendini mi unutacaksın, yoksa bütün karmaşanın içinde kendi hakikatini korumayı mı başaracaksın?
Bugün insanın karşısındaki en büyük mesele budur. Çünkü modern çağ, insanı sürekli dışarıya doğru sürüklemektedir. Daha hızlı tüketmeye, daha fazla görünmeye, daha çok konuşmaya zorlamaktadır. İnsanlar artık çoğu zaman düşünmekten çok tepki vermekte, anlamaktan çok yargılamakta, hakikati aramaktan çok görüntüyü korumaya çalışmaktadır. Böyle bir çağda insanın kendi ruhunu koruyabilmesi, belki de en büyük direniş hâline gelmiştir. İbn Bâcce’ye göre gerçek bilgelik tam da burada başlar. İnsan bazen yaşadığı toplumu değiştiremez. Hatta çoğu zaman bozulmuş düzenin içinde yaşamak zorunda kalır. Fakat yine de kendisini o düzenin ruhuna teslim etmeyebilir. Çünkü insanın sahip olduğu son özgürlük, neye benzeyeceğini seçebilmesidir. Kalabalığın öfkesine, hırsına ve savruluşuna benzememek… Gürültünün ortasında kendi iç sesini kaybetmemek. İşte mütevahhidin asıl mücadelesi budur.
Bu yüzden İbn Bâcce’nin düşüncesi sadece siyasal bir çözüm arayışı değildir. Aynı zamanda insanın kendi varlığını koruma çabasıdır. Ona göre erdemli şehir bazen dış dünyada kurulamaz. Fakat insan kendi içinde küçük bir düzen, küçük bir denge ve küçük bir hakikat alanı oluşturabilir. Çünkü şehirler bozulduğunda bile insanın iç dünyası tamamen yıkılmak zorunda değildir. Belki de bugün insanın en büyük ihtiyacı budur: Kendi içindeki ışığı koruyabilmek. Sürekli değişen, hızlanan ve insanı yoran bir dünyanın içinde kendi vicdanını, düşüncesini ve hakikat duygusunu kaybetmeden yaşayabilmek… Çünkü bazı çağlarda şehirleri kurtarmak mümkün olmaz. Ama insan yine de kendi ruhunu karanlığa teslim etmeden yaşayabilir. Ve belki de gerçek erdemli şehir, tam olarak burada doğmaktadır.