Bazan da bir yerde kuşlar vardır
Bir kapı kendiliğinden kapanır (Edip Cansever)
Son dutlarını veren ağacın dibinde, küçük meyve parçalarını gagalayan serçeyi seyre durdu. Ufacık gagasıyla kopardığı dut kırıntılarını alıp, mermeri kırık, tozlu pencere pervazına konuyordu. Gözleri o pervazda özenle örülmüş yuvaya takıldı. Yağmurun ve fırtınanın aşındırdığı bu kuytuda, körpecik yavrularını sabırla besleyişine uzun uzun dalıp gitti.
İncecik bir dala kondu, kaptığı dutu yavrularına götürdü. Minik gagasıyla koparıp kocaman açılan ağızlara bıraktı. Çığıltıları etrafı dol- duruyordu. Yavruların beslenmesini bir süre daha seyretti. Bu görüntüyle birlikte, günün o ilk saatleri canlandı zihninde. Her odasından bir neşe yükselirdi. Koşuşturmalar bile bir tür melodiydi. Sabahları gün ışığı camı yalayıp odalarına altın oklarını sapladığında uyanırdı anne. İlk işi ocağa çayı koymaktı. Biber kızartması etrafı sardığında kahvaltı hazır demekti. Kızarmış ekmekler de buna eşlik ederdi.
Çocuklar, uyandıktan sonra bir süre daha uyku sersemliğiyle yatağın içinde dönüp durur, kolay kolay kalkmazlardı. O vakit anne sesini yükseltir, sofranın hazır olduğunu hatırlatırdı. Çocuklar elini yüzünü yıkayıp nazlana sızlana gelse de bütün aile aynı sofranın etrafında bir ritim oluşurdu. Büyük kız yumurtayı rafadan sever, en küçüğü yağda olsun isterdi. Oğlu ise pek hazzetmezdi yumurtadan. Babanın erkenden aldığı simitler mutlaka sıcak ve çıtır olacaktı. Zeytin, peynir, petek bal, her gün başka tabaklara konurdu. Önceki günden kalan kaymak, bal tabağına çatal bile değmez, sofraya geldiği gibi giderdi. Bir defasında anne aceleyle hazırlamıştı sofrayı. En küçüğü sofraya oturmamış, kapıdan bakıp yatağına dönmüş, gülüşmelere neden olmuştu. Kahvaltı toplanır, köşe bucak bir güzel paklanır, yataklara çeki düzen verilir; güne öyle başlanırdı. Şimdi her bir yerini kat be kat toz bağlamıştı. Bir zamanlar büyükten küçüğe sıra sıra güllü tabakların, ayaklı çorba kaselerinin dizildiği raflarının işlemeli örtülerinden pörsümüş kumaş parçaları sarkıyordu. O biber sinmiş mutfak tezgâhı artık nemden şişmiş, kir pas içinde usul usul dağılmaya yüz tutmuştu.
Son yağmurlarda çatısının bir kısmı da göçmüştü. Kırık camların yeşil pencere kepenkleri fırtınalara dayanamamış, kopup sokağın ta öte başına savrulmuştu. Çocukların şen gülüşlerini örümcek ağı örtmüştü. Geceleri çatırtılar, çıtırtılar duyuluyor, sabah saatlerinde bir boşluk dolduruyordu içini. Şimdi kapılarını rüzgâr açıyor, içeride uzun gıcırtılar dolaşıyordu. Terk edileli yıllar olmuştu. İçindeki sızı da zamanla hafiflemişti. Komşuların durumu da kendisinden pek farklı değildi. Her biri ha çöktü ha çökecek. İçlerinde yaşayan aileler ise büyük kentlere göç etmişti.
Mühendisler, müteahhitler çıkagelmişti bir gün. Ellerinde ölçüler, kâğıtlar… Bu yorgun mahalleyi adım adım ölçüp biçiyorlardı. Burada havuzlu villalar yükselecekti bir bir. Her biri, eski hanelere bir veda busesi bırakacaktı. Yıkımına kaç gün kalmıştı ki?
Bir çift göze dönüşen buğulu pencerelerinden baktı. Bir daha şu serçe kuşunun can havliyle yuvasına lokmalar taşımasını izleyemeyeceğini anladı. Tutunduğu topraktan kazınacaktı.
Serçe yeniden uçtu. Yuva boştu. Rüzgâr, mer- merindeki son dut izlerini de sildi. İçinde bir fırtına esti. Aradan bir hafta geçti. Yığınla toz bulutu önce mutfağından ve odalarından dalga dalga yürüdü, sonra dönüp üzerine çöktü.