Uzunca bir tren yolculuğuna çıkmıştım…

Biletimi makinistin bir arka vagonundan alırken dinlenmenin hayalini kurmuştum. Yedi va- gonlu trenin her vagonunun başında ve sonunda açılan kapıları vardı. Kapılardan çıkınca iki vagonun birleşme alanında tuvaletler yer alırdı. Eğer vagonun başına ve sonuna bilet alınırsa her kapı açıldığında burun direğini sızlatacak bir tuvalet kokusu vagonu sarardı. Vagonlara yarısı ters yöne, yarısı düz yöne gidecek şekilde ikili koltuklar yerleştirilmişti. İki farklı yöne yerleştirilen koltukların tam ortalarına gelen kısımda ise masalı koltuklar yer alırdı. Karşılıklı masalı koltuklara genelde aileleriyle sohbet etmek, çay içmek, çekirdek çitlemek isteyen yol­cular veya arkadaşlarıyla birlikte oturmak isteyen öğrenciler bilet alırdı. Trenin ikinci vagonu dinlenmek isteyenlerin tercih ettiği sakin bir vagondu. Bende ikinci vagonunun düz yöne giden kısmında açılan kapılardan biraz uzakta yer alan, cam kenarına denk gelecek bir koltuk seç­miştim. Trene binmeden evvel yemek yemeye fırsat bulamadığım, hızlı bir gün geçirmiştim…

Havalar bu ara sıcaktı. Bir gün önce Zeynep’le caddede yürürken evde yemek için dondurma almıştık. Dondurmacı dondurmaları rengarenk bir karton poşetin içerisine koymuştu. Poşetin iki tarafı sarı, bir tarafı mavi, bir tarafı da portakal rengindeydi. Üzerinde kocaman bir külah ve dondurma resmi vardı. Nesime Ablam’ın trende yemem için hazırlayıp portakal rengi kaba koyduğu sıcacık börekler, içerken beni çocukluğuma götüren meyve suyum, dilimlenmiş mey­veler ve termosta sıcacık kahvemle yolda bana eşlik etmesi için aldığım, rengarenk karton poşe­tin içinde, yanımdaki boş koltukta yerini almıştı. Yanımda poşeti görmek yalnızlığımı bir nebze olsun azaltıyordu. Trenin “huuğğ” sesi duyuldu ve yolculuk başladı. Yolculuk uzun sürüyor­du, yolculuğun başında tekerlekli araba içerisinde renkli ambalajlı bisküviler, çikolatalar, sıcak ve soğuk içecekler satan genç, uzun boylu, kirli sakallı adam birinci vagondan itibaren yüksek sesle “çay, kahve, yiyecek isteyen” diyerek dolaşıyordu. Sıcak havalarda bazen adamdan önce ter kokusu vagona yayılıyor ardından da adamın sesi geliyordu. Aynı adam yolculuğun orta­larına doğru ise “Çerkezköy” durağından sıcak simit ve ayran alarak yine vagonlar arasında dolaşıyordu. Bu sefer tekerlekli arabanın üzerinde üstü açık renk bez bir örtü ile kapatılmış bir tepsi dolusu üst üste dizilmiş simitler, arabanın alt kısmında ise ayranlar yerini alıyordu. Aynı adam bu kez “sıcak simit, ayran isteyen” diyerek koltukların arasından geçiyordu. Bazen simidin mis gibi kokusu vagona yayılıyor karnı tok olan insanın bile yiyesi geliyordu. Yanıma yiyecek bir şey almadıysam bazı yolculuklarımda bende simit ayran alıyordum. Adam sıcacık simidi beyaz bir peçete ile veriyor sonra da ayranı uzatıyordu. Dışarıyı seyrederken simit ayran yemek çok keyifli oluyordu. Bu sefer hazırlıklıydım ve yanımdaki poşetin içerisine yiyecek ve içeceklerimi koymuştum. Günün yoğunluğunun ve yorgunluğunun ardından dinlenmeye fır­sat bulacağım için mutluydum. Gün boyu koşturmuştum. Yolum uzundu, rahatça dinlenebil­mek için ayakkabılarımı usulca çıkartıp valizimin yanına iliştirdim. Ayaklarımı valizin üzerine doğru uzattım. Trenin camının üzerinde bulunan ay yıldızın arkasından dışarıyı izlemek bana hep keyif verir. Dışarıyı izlerken bir yandan da bir şeyler yemek istedim. Çantamdan çıkardı­ğım mavi kareli örtüyü kucağıma serdim, hala sıcacık olan börekleri alarak eşsiz manzarayı izlerken yemeye başladım. Bir yandan da çantamdan çıkarttığım müzik çaların kulaklığını tak­tım. Her yolculukta keyif alarak dinlediğim, dinlerken düşüncelere daldığım “insan oğlunun kaderi yaşanmadan sezilmezmiş, cevahir taşın kıymeti ehil olmazsa bilinmezmiş” sözlerine sahip şarkı kulaklığımda çalıyordu. Bu sırada tren köylerin içerisinden, derelerin üzerinden, tarlalarda otlayan koyunların etrafından geçiyordu…

Baharın habercisi gelincikler, kıpkırmızı renkleriyle yemyeşil çimenlerin arasından kendini göstererek adeta baharı müjdeliyordu… Gelincikler rüzgârın esintisiyle birlikte olağan ihtişa­mıyla nahif bir şekilde süzülüyordu…

Yumuşacık beyaz bulutlar adeta mavi bir örtünün üzerinde dans ediyordu. Camdan görünen manzara muhteşem görüntüsü ile bir zamanlar insanların birbirlerine gönderdikleri kartpos­talları anımsatıyordu.

Trenin rayların üzerinde hareket etmesiyle oluşan hafif sarsıntısıyla camdan dışarıyı izlerken hayallere dalmıştım ki birden trenin sarsıntısı şiddetini arttırdı. Gözlerimi dışarıdaki manza­radan vagona doğru çevirdim, metrelerce uzunluktaki vagonun içinde bir koşma sesiyle irkil­dim. Sapsarı saçlı, beyaz tenli, 7-8 yaşlarında bir erkek çocuğu vagonun içerisinde koşturuyor­du. Çocuk o kadar hareketli ve hızlıydı ki etraftaki insanlar homurdanmaya başlamıştı bile. Çocuğun koşturmasından rahatsız oldukları apaçık ortadaydı. “Koşma çocuğum, düşersin”, “Biraz sessiz ol”, “Başımız ağrıdı” “Nerede bu çocuğun ailesi” sözleri havada uçuşuyordu. Ço­cuğun hareketlerinden özel bir çocuk olduğunu anlamıştım. Dışarıdaki manzarayı bırakarak çocuğu izlemeye başlamıştım ki küçük çocuk birden yanımda durdu. Koltuktaki rengarenk dondurma resimli poşet dikkatini çekmiş olacak ki küçücük ellerini poşetimin içerisine soka­rak poşetin içindekileri hızlıca gözleriyle incelemeye başladı. Çocuğun bu poşeti bir uyaran olarak algıladığını anlamıştım. Bu sebeple çocuğa bakarak sadece gülümsedim. Ardından ço­cuğunun peşinde koşmaktan ve insanların rahatsız olmasından bunalmış olduğu yüzünden anlaşılan annesi geldi ve oğlunu kolundan tutup çekiştirerek yanındaki koltuğa oturttu. Ben bu esnada böreğimi yemiştim, boşalan kabı ise bana yoldaş olan poşetimin içerisine koymuştum. Bir süre sonra aynı çocuk tekrar koşarak yanıma geldi, küçücük ellerini poşetin içine daldırdı, poşettekileri aynı şekilde gözleriyle incelemeye başladı sonrasında yorgun ve bitkin olan an­nesi geldi, çocuğunu yine kolundan çekiştirerek vagonun başında bulunan koltuklara oturttu. Ben de çocuk artık oturdu, bir daha gelmez diye düşünerek yanıma aldığım dilimlenmiş mey­velerimi de yedikten sonra yeşil kabımı poşetimin içerisine koydum. Gözlerimi cama doğru çevirdim, dışarıyı izlerken elimde ki çam yeşili termosumda bulunan kahvemi yudumlamaya başlamıştım ki yine bir koşma sesi ile irkildim. Aynı çocuk koşarak yanıma geldi ve poşete ellerini daldırdı. Dinlediğim şarkının sesini kıstım. Bu çocuğa nasıl yardımcı olabilirim sorusu zihnimde belirdi ve birden amfide ders dinlediğim bir ana gittim. Gül Hocam saçlarını uzun leopar desenli elbisesinin üzerine salmış, boynuna bir fular bağlamış, amfinin içerisinde her zamanki asaletiyle dolaşırken “Merak duygusu çocuğun gelişimine katkı sağlar, çocukların merak duygusunu destekleyin.” demişti.

Küçük çocuğun en çok dikkatini çeken por­takal rengi kabın içini açıp “bak, bu kap boş” diyecekken çocuk kabı elimden alarak hızlıca vagonun sonuna kadar koşmaya başladı o es­nada ne yapacağımı bilemedim, bir an yola çıkmadan önce Nesime Ablam’ın “Bir daha ki gelişine bu kabı geri getirmeyi unutma, ben bu kabı çok kullanıyorum, kızıma dışarı çıkarken içine kuru üzüm koyup yanıma alıyorum” dediği, kabın bana emanet olduğu ve aynısını bulup alarak Nesime Ablam’a vermem gerektiği düşüncele­ri hızla zihnimde uçuştu. Endişeye kapıldım. Çocuğun arkasından bakakaldım ve sadece “O kap benim değildi.” diyebildim. Saniyeler içinde çocuğu incitmeden kabı nasıl geri alacağımı düşünmeye başladım. Çocuğun yanına gidip usulca eğilip göz teması kurmaya çalışarak kabı istemek aklıma gelse de çocuğun kabı verme­me ihtimaline karşılık ne yapacağıma dair bir düşünce aklıma gelmemişti. Ben bu düşünceler içindeyken çocuğunun peşinde koşmaktan ve insanların söylenmesinden bunalmış olan an­nesi çocuğunun elinden kabı almış olacak ki, bana geri getirdi. Hiçbir şey söylemeden elime tutuşturarak koşar adımlarla yanımdan uzak­laştı. Bense, sadece arkasından teşekkür ettim, çocuğun bir daha dikkatini çekmemesi için za­ten her daim gözü çocuğunun üzerinde olan ve arkasında koşturan annesini de zor durumda bırakmamak için yoluma eşlik eden rengarenk poşetimi usulca göz önünden kaldırdım, din­lediğim şarkının sesini biraz daha açtım, zaten şarkı da sona yaklaşmıştı… “Gönül der ki yazı kalır. Acı diner, sızı kalır. Kimi derdin izi kalır. Dert yürekten sökülmezmiş…” sözleri eşliğinde özel bir çocuğa sahip olan annenin çocuğuyla ilgi­lenirken zaten fazlaca çaba gösterdiğini bunun yanında toplumun yargılayıcı bakışlarının ve insanların oturdukları yerden söylenmelerinin anneyi daha fazla yorduğunu düşünürken kahemden bir yudum daha aldım bir yandan da dışarıyı izleyerek yolculuğuma devam ettim…