Sühan-senc olanlar bilir kadrini sözün
Beyhûde laf ile yorulmaz er olanlar (Nâbî)

İnsan, yaratılışı gereği kendini ifade etmeye, duygu ve düşüncelerini başkalarıyla paylaş­maya ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç, insanı iletişime yönelten en temel saiklerden biridir. İletişim; gönülden doğan niyetin, zihinde olgunlaşan düşüncenin ve kalpte hissedilen duyguların en güzel şekilde kelimelere bürünerek muhataba ulaştırılmasıdır. Niyetin söze, sözün ise anlamlı cümlelere dönüşmesi, iletişimin en estetik ve en etkili biçimini oluşturur.

Sözün doğru zamanda, yerinde seçilmiş kelime­lerle ve zarif bir üslupla dile getirilmesi, yalnızca iletişimi güçlendirmekle kalmaz; aynı zamanda kalbin samimiyetini, zihnin berraklığını ve fikrin olgunluğunu da görünür kılar. Böylece bireyler arasında güven, toplum içerisinde ise anlayış, birlik ve dayanışma güç kazanır. Bu anlatımı zenginleştirmek için şiirlerden, atasözlerinden, deyimlerden, mecazlardan, menkıbelerden ve hikâyelerden istifade etmek, sözü hem estetik hem de tesirli bir hüviyete kavuşturur. Böyle bir söz; yapıcıdır, gönül alıcıdır, onarıcıdır ve insan ruhunda kalıcı izler bırakır. İşte bu, sözün hak­kını vermektir.

Sözün hakkını vermek; kelimeleri yerli yerinde kullanmak, düşünceyi gereksiz laf kalabalığın­dan arındırarak hikmetle yoğrulmuş bir kelâma dönüştürmektir. Sevginin, nezaketin, ilmin, irfa­nın ve hikmetin eşlik ettiği bir dil, önce kulağa, ardından gönle ulaşır. Böyle bir söz, yürekleri fe­rahlatır; sohbetlere bereket katar; kısa bir karşı­laşmayı bile anlamlı bir buluşmaya dönüştürür. Bunun aksine, düşünülmeden sarf edilen, kırıcı ve değersiz sözler hem dile hem de gönle zarar verir. Dil kirlenir, gönül incinir; kelimeler ise ta­şıması gereken değeri yitirir.

Bir toplumun dili, sadece günlük konuşmaları­nı değil; aynı zamanda medeniyet tasavvurunu, kültürünü ve ahlak anlayışını da yansıtır. Gün­lük hayattan edebiyata kadar kullanılan kelime­lerin niteliği ve bu kelimelerle kurulan cümle­lerin yapıcı, onarıcı ve gönül kazanıcı oluşu, o toplumun dil şuuru hakkında önemli ipuçları verir. Bu sebeple sözü özenle kullanmak, yal­nızca bireysel bir meziyet değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur. Doğruyu açık ve net ifade etmek kadar, bunu muhatabın aklına, vicdanına ve gönlüne dokunacak bir incelikle söyleyebilmek de yüksek bir erdemdir. Çünkü gerçek erdem, sözün hakkını verebilmektir.

Sözün muhatap üzerindeki tesiri, büyük ölçüde onu söyleyenin niyetine ve samimiyetine bağ­lıdır. İnsan, çoğu zaman kelimelerin ardındaki hissi ve niyeti sezebilir. Bu sebeple düşünülme­den söylenen, faydadan uzak, boş ve anlamsız sözler; muhatabını kırgınlığa, ümitsizliğe ve hu­zursuzluğa sürükleyebilir. Buna karşılık, niyetle beslenen ve hikmetle söylenen sözler huzur ve­rir, güven telkin eder ve gönüller arasında köp­rüler kurar. Bu nedenle söz ile davranışın birbi­rini tamamlaması, sözün hakkını vermenin en önemli şartlarından biridir. Söz ve amel uyum içinde olduğunda hakikat, irfan ve samimiyet insanın hayatında canlı bir değer hâline gelir. İşte bu uyum, medeniyet inşa eden en güçlü edebî kuvvetlerden biridir. Bu sebeple yalnızca ne söylediğimiz değil, onu nasıl söylediğimiz de büyük önem taşır. Yerini, zamanını ve muhatabını gözeterek hakikati en güzel üslupla ifade etmek; sözün gücünü, tesi­rini ve sorumluluğunu idrak ederek konuşmak, kelimeleri hikmetle yoğurup kelâm mertebesine yükseltmek demektir. Sözün hakkını vermek de tam olarak budur.

Temennimiz odur ki kalpteki samimiyetin, zi­hindeki berraklığın ve dildeki nezaketin aynı is­tikamette buluştuğu; sevgi, saygı ve muhabbetin hikmetli sözlerle çoğaldığı nice gönül meclisle­rinde bir araya gelmek bizlere nasip olsun.