Edebiyatımızda son birkaç yılı yalnızca öykü bağlamında değerlendirdiğimizde hem nicelik hem de nitelik adına büyük bir ilerleme kaydedildiğini görüyoruz. Dergilerde yayımlanan, daha sonra yazarları tarafından kitaplaştırılan bu öykülere genel olarak baktığımızda Türk öykücülüğünün iyi bir noktaya doğru gittiğini rahatlıkla söyleyebiliriz
Öykü adına yukarıda dile getirmiş olduğumuz olumlu ifadeleri şüphesiz Zemheri için de rahatlıkla kullanabiliriz. Naz Ferniba’nın, içerisinde toplam 21 öyküsü bulunan kitabı Zemheri; dil, üslup, anlatım yönüyle oldukça farklı bir noktada duruyor. Daha ilk hikâyesinden başlayarak lirik ve şiirsel anlatımına dikkat çekmemiz gerekiyor. Bu lirik ve şiirsel üslup öyküleri daha bir okunur kılıyor. “Vakit Tamam” adlı öyküsünde başvurmuş olduğu lirik, şiirsel ve aynı zamanda hikmetli ifadelere burada bir iki örnek vermekte fayda var.
“Olgunlaşan her şey eğilir.” Dedi. “Böyle benim gibi, öne doğru… Sapı artık taşıyamaz başağı. Doldukça eğilir, büyüdükçe tanelerin ağırlığından gökyüzünden toprağa yönelir başak. Böyle benim gibi…”
Yine aynı öyküde ; “Gelen gider, her gelen bir gün mutlak gider Uzey” ifadesinde hem şiirsel üslubu öne çıkarken hem de bu ifadeyle insanı bir tefekküre sevk eder. Zira bu ifadelerden yola çıkarak rahatlıkla insanın doğumundan ölümüne değin devam eden yolculuğunu da anlayabiliriz.
Ferniba’nın şiirsel üslubunun en çok hissedildiği ilk birkaç öyküsü aynı zamanda çocuk şefkati, hayal, iyimserlik temalarının da ön planda olduğu öyküler. Esasında bu bahsettiğim temalar, neredeyse öykülerinin tamamına yayılmış olmakla beraber, burada daha belirgin duruyor. Bu öykülerin bir başka özelliği ise anlatıcının Çizici olarak ifade edilmiş olması. Burada Çizici’yi yazarın kendisi olarak düşünebileceğimiz gibi kader şeklinde de yorumlayabiliriz. Bu yönüyle bir ölçüde insanın, Çizici’nin yazdığının dışına çıkamayacağını, dolayısıyla kadere teslimiyetin de gereğini anlayabiliriz.
Ferniba öyküleriyle ilgili bir başka nokta da kahramanlarının isimleriyle ilgilidir. Öyküleri okuyanlar yalnızca kahramanların isimlerinden yola çıkarak, öykülerin geçtiği yerlerin Orta Asya toprakları olduğunu anlayabilir.
Göç, Esaret ve Hasretin Öyküleri
“Seyir Defteri Öyküleri” baba özlemi, sürgün, göç, esaret, asimilasyon, ölüm temalarının yoğun bir şekilde ele alındığı öyküler. Ferniba bütün bu temaları ele alırken kendisine kahraman olarak daima bir çocuğu seçiyor. Onun bu tercihi öyküleri daha bir etkileyici yapıyor. Bütün bu sıkıntı ve eziyetlerin bir çocuğun yüreğinde meydana getirebileceği yara hepimizce malumdur. Bu da okuyucuyu ister istemez öyküye dâhil ediyor.
Seyir Defteri Öyküleri’nin ilki olan “Karlar Erir” isimli öykü, Undam’ın hiçbir zaman gelemeyecek babasını hasretle bekleyişinin trajik bir öyküsüdür. Babasının ölümünden habersiz, “belki”lerle geçen günler… Undam, ümitlerinin tükendiği bir anda inancını bile sorgulamaya başlar. Ölüm ve hayat arasındaki gelgitler öyküde okuyucuya fazlasıyla hissettiriliyor. Okuyucu öyküyü okurken ister istemez Undam’ın öykünün sonunda babasıyla kavuşmasını arzu ediyor. Fakat beklentinin aksine Undam’ın babasına kavuşamayışı insanın yüreğinde acı bir his uyandırıyor. Bunu öykünün bir başarısı olarak da almak gerektiğini düşünüyorum.
“Sürgünde” adlı öyküde esaret, göç, asimilasyon gibi temalar ön plana çıkıyor ve Komünist Rusya’nın Ahıska Türklerine yönelik yapmış olduğu zulümleri tüm ayrıntısıyla görüyoruz.
Bir gece dipçik darbeleriyle kapılar sarsılır ve içerdekiler bir bir kaldırılır. Bundan sonrası uzun ve eziyetli bir yolculuktur. İnsanlar birer birer ölüm trenine bindirilirler. Bu uzun, yorucu ve eziyetli yolculuğa dayanamayan hastalar, çocuklar bir bir ölürler. Fakat eziyet henüz bitmez. Yolculuğun sonunda sağ kalmayı başaran ailelerin her biri farklı bir yere bırakılırlar. Anneler çocuklarından, çocuklar annelerinden koparılır. Annesiz babasız kalan Remile’ye de “Bu da senin baban. Artık burada beraber yaşayacaksınız. Sana bir de isim verelim. Bundan sonra adın Nadya. Remile yok. Nadya var. Duydun mu beni çocuk ?” denilir.
Bütün bu anlatılanlar hakikatte Ruslar tarafından büyük bir asimilasyona maruz bırakılan Ahıska Türklerinin, sonrasında da Çinliler tarafından eziyete maruz bırakılan Uygur Türklerinin ortak kaderidir. Bu sebeple öykü, bir öykü olmaktan ziyade bir gerçeğin edebi esere yansımış portresidir.
“Gidenler döndüler” adlı öyküde Ferniba, yokluk ve çaresizlik yüzünden memleketlerini ve topraklarını terk eden insanların, gittikleri yerde aradıklarını bulamayışları, verilen kayıplar ve neticesinde yeniden gerisin geri memleketlerine dönen çaresiz insanları ele alıyor. Öyküden çıkan netice de oldukça çarpıcıdır. “İnsanın tek yeri memleketiydi, demek. Susuz da olsa, kuru da olsa onlarındı.”
Fantastik ve Mitolojik Kurgu
Zemheri’nin büyük bir bölümünde fantastik unsurları fazlasıyla görüyoruz. Ferniba’nın, öykülerine fantastik unsurlar katmasını, öyküde bir tarz ya da teknik olarak kabul edebileceğimiz gibi öyküyü gerçeklikten soyutlamak ya da gerçeği tüm açıklığıyla ifade etmekten kaçınmak şeklinde de yorumlamanın mümkün olduğuna inanıyorum. Birçok öyküde yer alan fantastik unsurlar, öykülere zaman zaman bir masal havası da katıyor. Kahramanların isminden başlayarak mekânın ve zamanın belirsizliği öyküyü bir masal şekline dönüştürüyor. Biraz evvel de söylediğim gibi bunu öyküde bir zaaf olmaktan çok tarz olarak görmekte yarar var.
“Herkes öyküsünü kendi yazar” adlı öyküdeki şu ifadeler Ferniba’nın fantastik kurgusuna güzel bir örnek oluşturur kanaatindeyim; “Adam kaba ve çirkin elini Neym’e uzatınca eli görünmeyen bir şeye çarptı. Şimdi Neym ve Kara adamların arasında boydan boya, aşağıdan yukarıya cam uzanıyordu.” Burada yeri gelmişken, aynı öyküde adamın çarşı girişinde “öykü satıyorum” diye bağırması Oğuz Atay’ın “Demiryolu Hikâyecileri”ni hatırlatıyor.
“Bir Perşembe Gününün Bir Saatinde Birden Fazla ve Farklı Yerde Gelişen Olaylar Üzerine”de Ayvera’nın aniden kayboluşu farklı mitolojik sebeplere bağlanır. Bu durum esasında bizim kültürümüzde de mevcut olan bir inanışın tezahürüdür. Bilindiği gibi halk muhayyilesi sebebini açıklamakta güçlük çektiği bazı hususları insanüstü bazı sebeplere bağlayarak meseleyi kendince bir çözüme kavuşturmaya çalışır.
“Kaybolan Cümleler” adlı öykü bana kalırsa fantastik unsurların en fazla kullanıldığı öyküdür. Bu öykü aynı zamanda gizemli yanının yanı sıra hikmetli sözlerin de yoğunluğuyla dikkati çekiyor. Nûbe ne vakit başı sıkışsa, zorda kalsa elindeki kitabı açarak sıkıntısından kurtulmaya çalışır. Kitabı her açtığında içinde bulunduğu sıkıntıya denk gelen hikmetli bir sözle kendisine istikamet bulmaya çalışır. Lakin Nûbe’yi böylesi bir istikamete sevk eden bu kitap nedir? Bunu anlamak okuyucunun hayal dünyasına kalmış bir şeydir.
“Yazılanları Okurken, Yazılabilecekleri Yaşamak” 1821 yılında Fettah Efendi’nin çıktığı bir görevle başlıyor ve öykü içerisinde birden fazla bağımsız öyküyü barındırıyor. Fettah Efendi, Şemay, Nadimâ’ Jimal, Gülfeda, Gülfeda’nın Metruk, Meyra, Hafız, Zifeşan Hanım, Ridâ, Eyda, Şidayet, Vehime… Her biri farklı bir hayat ve farklı hayatların farklı öyküleri… Bütün bu öyküler Fettah Efendi ve Şemay üzerine inşa edilmiş olsa da, isimleri geçen diğer kahramanların da öyküde bağımsız ve birbirinden ilginç, sürükleyici bir hayatları var. Bana kalırsa özellikle de Gülfedâ’nın Metruk’un öyküsü en az Fettah Efendi ve Şemay’ın öyküleri kadar dikkate değer duruyor. Öte yandan bütün bu kahramanların ortasında kalan Nadîmâ’nın öykü içerisindeki konumu da öyküye bir hareket kazandırıyor.
Bütün bu kahramanların hayatları uzun uzadıya anlatılırken, Ferniba, dil ve üsluptan asla ödün vermediği gibi, öykü çok uzun olmasına rağmen okuyucunun dikkatini ve merak duygusunu da hep diri tutmayı başarıyor. Kitaptaki birçok öyküsünde olduğu gibi bu öyküsünde de yer yer fantastik unsurları görüyoruz. Lakin şunu söylemekte yarar var; yazarın bu öyküsü bence kitaptaki en dikkate değer öyküdür.
Sonuç yerine
Öyküde dil, üslup, anlatım tekniği ve kurgu açısından oldukça başarılı bir yol takip eden Ferniba, bu başarısıyla öyküyü okura büyük bir merak duygusuyla okutmayı başarıyor. Okur, hakikaten öykünün sonunda nasıl bir sürpriz ile karşılaşacağını merak ediyor. Elbette okuyucunun merak duygusunu kaybetmemesi, eserin sonuna kadar hep diri kalması yazarın bir başarısıdır.
Yalnız, öykülerdeki bazı küçük aksaklıklara da değinmemiz gerekiyor. Öncelikle birkaç öyküde özellikle de dikkatimi çeken, erken yargılar, öykünün niteliğini biraz düşürüyor. Bu duruma birkaç örnek vermekte fayda var. Seyir Defteri Öyküleri arasındaki “Karlar Erir”de Undam’la ilgili olarak; “Undam boşuna bekledi. Aylar geçti. Güneş doğdu battı.” gibi bir yargı çok erken verilmiş yargıdır. Bu yargı henüz öykünün sonuna gelmemiş okuyucunun merak duygusuna adeta bir bıçak vuruyor. Yine “Sürgünde” adlı öyküde “Derin uykudan uyanacaklardı. Birazdan. Aniden. Korkuya ağlayacaklardı çocuk ve bebekler. Yaşlılar bu yaşa gelmiş oldukları için üzülecek, “keşke hiç görmeseydik, keşke hiç duymasaydık” diyeceklerdi.” Bu yargı da bana kalırsa biraz önceki örnekte olduğu gibi erken verilmiş bir yargıdır. Yazar bu erken yargılardan kaçınmış olsaydı, öyküyü tetikleyen merak duygusu sonuna kadar devam edebilirdi. Lakin böylesi erken bir yargı bu merakı ortadan kaldırıyor.
Öykülerle ilgili değinebileceğimiz bir diğer olumsuz yan ise, kahramanların diyaloglarıyla ilgili. Kahramanların içinde bulundukları konuma göre konuşturulmaması, çok yüksek perdeden konuşturulmaları kanaatimce öykü için bir zaaftır. Zira okuyucu okumuş olduğu metindeki kahramanların anlatılan konuya ve konuma göre konuşturulmalarını beklemektedir. Bu tavır öyküyü daha inandırıcı kılmakla beraber, okuyucu öyküye kendisini daha kolay dâhil edebilecektir.
“Sandık Lekesi” adlı öyküde henüz bir çocuk olan Mefşela’nın annesine vermiş olduğu şu cevabı, bir çocuğun söyleyebileceği kelimelerin çok fevkindedir. “Karanlığa baharı çizmeye çalışanlarla karanlığı yıkmakla baharın gerçeğe doğacağına inananın resmine bakıyorum.”
Naz Ferniba, burada söylemiş olduğumuz küçük bazı aksaklıklarla beraber okunası bir öykücü. Kanaatimce kitaptaki öyküler hiçbir şey anlatmıyor olsaydı bile sırf kelimelerin muhteşem uyumu, dilin imkânlarının sonuna kadar kullanılmış olması dolayısıyla da okunmaya değerdi. Zira böylesi şiirsel bir üslubu pek az yazarda görebiliyoruz.