Beyaz Ölüme Direnemeyen Suriyeli Çocukları Düşünmek
Dışarıda sert esen bir rüzgâr… Sert ve soğuk… Nasıl bir rüzgâr bu? Evin duvarlarına çarpan rüzgârın uğultusu içeri giriyor. “Aralık, bu kadar soğuk geçer miydi İzmir’de?’’ diye düşünüyorum.  Bu soğuğun önüne belki başka başka sıfatlar eklemek gerekir. Bu, başka bir soğuk… Keskin, acımasız ve ürperten bir soğuk…
Uzun süredir düşünüyorum Suriyeli masumların dramını. Açlıkla, susuzlukla, ilaçsızlıkla, evsizlikle, kıyafetsizlikle sınanan bu bahtı kara insanları bekleyen beyaz ölüm-kar gelirse ne yapacaklar diye?
Kaloriferlerin ısıtamadığı evin duvarlarından uğultular çıkartan rüzgâr beni Suriyeli evsizlere götürürken; yoğun kar yağışının meydana geldiğini duyuruyor haber bültenleri, Güneydoğu’da… Güneydoğu’da ve ötede Suriye topraklarında… Çadırlarda yaşam mücadelesi veren on binlerce Suriyeli çocuk ve kadın ne olacaktı? Kardeşlik ancak bugün belli olur. Bu insanlar soğuğa karşı nasıl dayanacak? Minik bedenler eksi onu bulan soğuğa karşı dayanabilir mi? Bunu vicdan sahibi herkesin kendisine dert edinmesi gerektiğini düşünürken, aklıma Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları Şiirinde geçen;
“Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…’’ dizeleri geliyor. “Bu insanlar ya soğuktan ölürse kim vebalini ödeyecek bunun?’’ diye soruyorum kendi kendime. Sonra “Sen ne yapabilirsin?’’ diye soruyor içimdeki başka bir ses. Ardından yıllar önce bir yardım kuruluşunun genel merkezinde duvara asılı afişteki cümleler geliyor gözümün önüne. “Susmak yakışmaz, ağlamak çare değil.’’
“Üşüyorum’’ diyor küçük oğlum. Haber bültenleri, İzmir’in son yılların en soğuk kışını geçirdiğini duyuruyorlar. Oysa aynı haber bültenlerinde Suriyeli mültecilerin soğuğa karşı korunmasız olduğu da söyleniyordu. Kanalı değiştiriyorum. İç açıcı bir haber… Suriye’de, adı iç savaş olsa da aslında “katliam’’dan başka bir kavramla ifade edilmesi mümkün olmayan durumla ilgili iç açıcı bir gelişme var mı, diye bakıyorum. Fakat böyle bir olumlu haber aramanın kendimi kandırmaktan başka bir şey ifade etmediğini anlıyorum az sonra. Zihnimde “Kamplarda yaşayanların beyaz ölümden ne derece nasibin alacakları’’ sorusu yankılanıyor. İyimser beklentiler yerini bir halkın dramına terk ediyor. Gözlerimin önüne onlarca, yüzlerce, binlerce çocuğun yalın ayak; lapa lapa yağan karın altında yaşam mücadelesi verdiği; ağladığı, sızladığı manzara geliyor. Nasıl korunacaklardı bu yersiz yurtsuz insanlar kardan? Nasıl korunacaklardı beyaz ölümden?
Haberleri sunan Bayan: “Kar yağıyor göklerden ve sobasız, odunsuz, evsiz binlerce insan açıkta’’ diye söze devam ediyor. Pür dikkat izliyorum haberleri. Ardından hangi ayrıntılar gelecek diye. “Suriye İnsan Hakları Örgütü’nün bildirdiğine göre Halep’in El Meyser Bölgesi’nde bir çocuk, Menbeç’teki mülteci kampında dört yeni doğan bebek, Humus’un El Hula bölgesinde iki ve El Vair bölgesinde bir çocuk, Güneydeki El Hara bölgesinde bir çocuk olmak üzere dokuz çocuğun aşırı soğuk nedeniyle yaşamını yitirdiği tespit edildi’’ ifadelerini kullanıyor ve ekliyordu: “Dün de Halep’te iki çocuk donarak hayatını kaybetmişti.’’ Olduğum yere yığılıyorum. Kaloriferler yandığı halde ısınmayan odada, bizim çocuğun “Baba klimayı açayım mı?’’ diye tekrar eden sorusunu duymuyorum bile. Aklıma birkaç hafta önce Suriye’de çocukların açlıktan öldüğü haberleri geliyor. Kahroluyorum. İçinde yaşadığım dünyaya ve zamana; içinde yaşadığım coğrafyaya lanet etmek geliyor içimden. Dışarı çıkmak, kentin dışına; sessiz, sedasız bir yere; Allah’ın; zulümle, öldürmeyle, gaddarlıkla tanışmamış tertemiz toprağına doğru koşmak istiyorum, tabii böyle bir yer varsa… Hem toprağın temiz ya da kirli olmasının ne önemi vardı ki? Onu kirleten de insanlar değil miydi?
Haberin devamını getirmek istemesem de karşı koltuktaki kumandayı alıp televizyonu kapatacak mecali bulamıyorum, kendimde.
Dönüp dönüp aynı noktaya takılıyor zihnim.  Kaloriferin yandığı evde odalar ısınamıyor ve oğlum, klimayı açmaktan bahsediyor; öte yandan çocuklar soğuktan donarak ölüyorlar, beyaz ölüme karşı yenik düşüyorlar. Zalim diktatörlerden kaçırdıkları evlatlarını beyaz ölüme teslim ediyorlardı, çaresiz anne ve babalar. Dünyadaki tüm insanlar değil; bir buçuk milyar Müslüman’ın her biri ayda on Türk Lirasını bu insanlar için harcasa; donarak ölmez, beyaz ölüme teslim olmazdı bebekler ve çocuklar.
Hiç kimse kalkıp İngiltere’nin, Amerika’nın, Rusya’nın, Almanya’nın, Fransa’nın yönetimindeki insanların bu savaştaki tavrını gündeme getirip kolaycılığa kaçmamalı. Elbette bu yaşananlardan saydığımız ülke yönetimlerinin payı oldukça fazla. Ama şu da bir gerçektir ki; bu çocuklar bizim çocuklarımız ve bu çocuklar bizim coğrafyada; Ortadoğu’nun tam ortasında soğuktan ve açlıktan ölüyorlar. İlk sorumlu onlar onlara en yakın olanlardır; yani Kürtler, Araplar ve Farslar… Yani Ortadoğu’nun tüm halkları…
Soğuktan ölüyor çocuklar; Ortadoğu’da, yani dünyanın petrol deposunda…
Soğuktan ölüyor çocuklar, tarihin temelinin atıldığı coğrafyada.
Tüm dünyayı ısıttığı halde kendileri soğuktan ölen insanların dramıdır bu.
Peygamberlerin yaşadığı coğrafya… İnsanların soğuktan donarak yaşamlarını yitirdiği; zalimlerin; gariban, sefil, yoksul, onurlu insanları öldürdüğü; yaraladığı, aç ve susuz bıraktığı, yerinden yurdundan sürgün ettiği bir coğrafyada geleceğe dair iyimser bir ipucu da maalesef görünmüyor.
“Bu savaş ne zaman biter? Bu insanlar ne zaman evlerine döner’’ diye düşünüyorum. Aklıma süper güçlerin menfaatleri geliyor. Menfaat için her yol mübah, diye davranan dünyanın efendileri… İki büyük gücün menfaati şimdilik Suriye iç savaşının sürmesi yönünde. Ara ara demokratikleşme, seçimler gibi dünya kamuoyunun gazını alma demeçlerinden başka yaptıkları bir şey yok. Bu savaşın bitmesini istemiyorlar. Birleşmiş Milletler gözlemcileri geçtiğimiz ağustos ayında kimyasal silah kullanıldığını teyit ettikleri halde kılını kıpırdatmayan bu ülkelerin yönetimlerinin tavırları elbette her türlü eleştiriyi hak ediyor; ama asıl sorumlular Ortadoğu’nun diğer halklarıdır.
Tarih hiçbir zulmün ilelebet sürmediğini hep göstermiştir. Ve tarih karanlığın en kesif olduğu dönemin aydınlığa en yakın olunan dönem olduğunu da müteaddit defalar göstermiştir.
Bu insanlarla yoğun bir akrabalık ilişkimiz var. Binlerce kız alıp vermeler, bu insanlarla bizim aramızdaki akrabalık bağının en somut göstergesidir. Çok değil; daha yüz yıl önce iç içeydik Suriyelilerle ve aramızda sınır dahi yoktu.
Öyleyse beyaz ölümle pençeleşen insanlara yardım etme zamanı şimdidir. Aklıma yıllar önce yine Suriyeli masumlar için İHH’nın İstanbul’da panolara astırdığı afişlerdeki o çarpıcı soru geliyor? “Şimdi değilse ne zaman?’’ Evet, bir kez daha sormak lazım: “Şimdi değilse ne zaman?’’
Yarın binlerce bebek ve çocuk soğuktan donarak beyaz ölüme teslim olabilir. Ama biz Ruz-ı mahşerde bunun hesabını veremeyeceğiz. İşte o zaman “Keşke bir fırsat daha tanınsa da bize’’ diyeceğiz. Ama o gün çok geç olacak.

Bu yazıyı paylaşın