Sezai Karakoç deyince akla yürüyen kelime diriliştir. O, Mart 1960’tan beri kalemini bir sûr gibi kullanıp insanları dirilişe çağırmaktadır. Sabırla ve samimiyetle bestelediği, içinin derinliklerinde beslediği “insanlığın türküsünü’’ seslendirmektedir. O, “Doğunun yedinci oğlu’’dur. Doğu ise ışığın, hikmetin ve irfanın memleketidir. Doğuşun ve dirilişin ülkesidir. Ve çocuklarını da bunlarla emzirmiştir. Bu ülküyle büyüyen nesiller “öyle sağ ve diri yaşa’’r ki onu “öldürmeye gelen’’ler onda dirilip dönerler.
Peki, nedir diriliş? Mehmet Doğan’a göre, “Diriliş yeni bir bakıştır. Bir bakış tazelemesi işidir. Bir metafizik yenilenmedir. Diriliş kış ortasında bahara hazırlık çağrısıdır.’’ Karakoç ise onu şöyle anlatır: “İnsanoğlunun kireçlenmiş inanç damarlarını genişletmek, tıkanmış düşünce yollarını açmak, nasırlaşmış duyarlılığını uyandırmak, darlaşmış ahlak ve davranış dünyasını kısırlık ve katılıktan kurtarmak; sevgi, af ve barış duygularını kanatlandırmak, kolay olan öldürücü yolu değil zor olan diriltici yolu seçmektir.’’
Bu idealin kaynağında “Ne Doğu’nun mutlak ve mistik itaat prensibi, ne Batı’nın sürekli muhalefet ve başkaldırı ruhu…’’ vardır. Bu erdemin temelinde “İnsanların razı oluşunu tanrı rızasına bağlayış’’ yatar. Bu ölümsüzlük iksirine talip olanlar yanıltmaz rehberlerin izinden yürürler. ‘’Hakikati aramayı Gazali’den başlat’’ır, ‘’aşk dersini Arabi’den al’’ır, ‘’sanat eserinin ne olduğunu anlamak için Hafız’a, Fuzuli’ye bak’’ar, ‘’kâmil imanın ölçüsünü Rabbani’den al’’ırlar. Diriliş, bu pirlerin potasında kıvamını bulur. Böyle olması da bir zorunluluk gibidir. “Bu diriliş olmadıkça İslam âlemi dirilmez. İslam âlemi dirilmedikçe insanlık dirilmez.’’
Karakoç, Diriliş Işığı adlı bildirisinde diriliş cephesinin kahramanı olarak şunları sayar: Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bayram, Ümmi Sinan, Mehmet Akif, Bediüzzaman ve Necip Fazıl… Kendisine bir paye vermez. O sadece “diriliş cephesinde’’ bir “savaş adamı’’dır. Böyle bir savaşın varlığına ve ona katılmanın gerekliliğine inanmaktadır o kadar. Selefin hakkını teslim etmede ise oldukça cömerttir.
Diriliş bizimle başlamadığı gibi bizimle bitmeyecektir. Diriliş, İslam ruhunun yeniden insanlığa dönüşü, sürekli dönüşü demektir. O ruh olmadan düşünce, o ruh olmadan eylem kısa bir süre sonra kurumaya başlar. Sadece söz değil, İslami ruh işe, esere ve davranışa sinmelidir. Sırtımızda yapısına taş taşıyacağımız, alın teri katacağımız tek anıt budur. Sustuğumuzda da konuştuğumuzda da…
Böyle bir idealin fikir işçisi olmak için yola çıkanların kılavuzu, yol haritası ve yeterli azığı olmalıdır:
Diriliş erlerinin sığınağı peygamber sancağıdır. Diriliş pirlerinin erenlerinin yaşam öykülerinden süzülmüş hakikat billurlaşmalarıdır. Derin sulardan geçecek, sarp yokuşlarla karşılaşacak diriliş yolcusu bu zorlu ve zorunlu yolculuk için bazı aşamalardan geçmek mecburiyetindedir. Bu yol diriliş eri olmakla başlar, sonra Allah nasip ederse diriliş ereni olmanın önü açılır, son büyük derece diriliş piri olmak… Yürüdükçe yeni dünyalara ulaştıran ve daha yok mu dedirten bir yolculuk…
Diriliş korosunun virtüözleri peygamberlerdir. Altın zincir ‘’son elçi’’yle tamamlanınca onlardan eğitimini alan çıraklar bu muştuları insanlara ulaştırmayı vazife bildiler. Mukaddes emaneti sonraki nesillere arkadaşları ve “kardeşlerim’’ iltifatına mazhar olmuş bu yiğitler taşıdı. Bayrağı teslim alacak günümüz bayraktarları liyakat sırrına ulaşırsa gerisi kendiliğinden gelecektir:
Hazreti İsa’nın Cebrail soluğundan oluşu, hem bir gerçek, hem bir örnektir. Sen de, Meryem gibi ruhunu saf hale getir ki onunla Cebrail soluğuyla gelen Kuran’ın bir araya gelmesinden ruhumuzun “İsaları doğsun. ‘’ Bu İsalar doğduğu an, her tür doktrini, her tür silahıyla Batı karşımızda, senin karşında ey arkadaş, aciz hale gelecektir.
Ezeli fermandan ilham alarak apaçık bir zaferin muştusunu susamış gönüllere bir Kevser gibi dağıtan Karakoç, vahyin muhataplarına düşen sorumlulukları ise şu sözlerle ifade eder: “Diriliş erleri gönüllerde iman kıvılcımını tutuşturmalı, Hazreti Nuh gibi hiç umudunu yitirmeden kurtuluş gemisini inşa etmeğe devam etmeli, Hazreti İbrahim gibi ateşin içinde bile sabırlı olmalı, Hazreti Musa gibi Batı’nın büyüsüne karşı Kuran’ın mucize asasını çıkarmalı. Hazreti Yunus gibi en çetin şartların karanlığında bile kurtuluşa, ışığa çıkmaktan umudunu kesmemeli, ışığa çıkaracak olanın Allah’tan başkası olmayacağını aklından çıkarmamalı. Ruhunu, zihnini, zekâsını ve hafızasını diriltmeli. İçinde sönmüş olan aşk ateşini alevlendirmeli.’’
Diriliş erleri içindeki inşaatı bahsi geçen malzemeyle tamamlayınca sıra eşyaya ve kâinata gelecektir. Bunların karşısına dikilecek, ben bir diriliş işçisiyim, Allah kentinin işçisiyim. Bir site kurmalıyım, İslam sitesini kurmalıyım, diyecektir. Sonra karşısına kendisini alacak, ona ben iman haykıran, sessizliğinde iman çınlayan şehirlerin mimarı olmalıyım hedefini hatırlatacaktır. İslam şehirleri erdem ve estetiğin; egemenlik ve ülkünün sentezi haline gelebilirse karşısında “erdem devleti’’ni bulacaktır.
Bu devletin sakinlerine düşen nedir?
Diriliş toplumunda insan dünyaya sırtını çevirmez. Dünya onun eli altında bin bir açıdan optimal verime kavuşan bir tarla olur. Toplum yaşayışında saygı ve sevgi egemen kılınacaktır. Görgü kuralları saygı ve sevginin gölgesinde biçimlenecektir. Bu ölçüler toplum için, sosyal hayat için, insan için, özellikle de Müslüman için hayati öneme sahiptir.
“Diriliş neslinin amentüsü’’ inananlarda son olarak can veren bir nefes ve yakaran bir ses, harekete geçen bir heyecan duymak ister:
Yeniden doğacaksın. Kıyametini yaşayıp yeniden dirileceksin. … Dünyaya, eşyaya yeniden anlamını getireceksin. O zaman Allah da sana kendi öz anlamını bağışlayacaktır. Hiç kuşkun olmasın.