Gözüm seğiriyor. Önümde, kucağında bebekleri, mutlu bir çift, onların önünde de parmakları tombul bir teyze. Bekliyorum. Sıra bana geldiğinde, kollarımı kaşındıran yün kazağın içinden:
“Gökyüzü güneş doğarken trenine bir tane lütfen.” diyorum.
“Gökyüzünüz mavi mi?” soruyor.
Ben hayran, soru hoşuma gidiyor.
“Yer yer mavi; pembeli mavi işte.”
“Buyurun. Âlem peronundan kalkıyor. İyi yolculuklar.”
Gülümsüyor.
Neden?
Yolculuğum hoşuma gitmiştir belki.
Kunâla, cân, mercân peronlarından geçip, âleme varıyorum. Trenimin kalkmasına daha vakit var.
Keşke bir bavulum olaydı. Mavi bir bavulum. Bu benim fikrim değildi aslında. Bir ay kadar önce, biri düşürdü aklıma.”Bakalım mavi bavul nereye gitmemizi isteyecek?” demişti.
“Düşünsene. Harika bir hikâye kurgusu işte; iki kişi, yalnızca mavi bavulları ile yolculuk ediyorlar, nereye gideceklerini bilmeden. Bir yerden sıkıldıklarında, gitmek istediklerinde bavulu açıyorlar, bavulun içinden çıkan nesneye göre de bilet alıyorlar. Nasıl?”
“Ooo, kurgunun üstüne çok çalışmak lâzım, bir kere rastgele nesne seçemeyiz, anlamlı olmalı tabii her nesneye uygun bir de mekân. Sıkıntılı olur o hikâyeyi yazmak, çok uzun sürer.”
“Varsın uzun sürsün ne çıkar.”
Sahi, uzun sürseydi ne çıkardı?
Yine de yazmamıza izin vermediler. Ah bir bavulum olaydı; pencere kenarına oturur, uzayan yolları seyrederdik beraber.
Ben hatırladıklarıma gülümserken, dede –ona gülümsediğimi sanıp- karşılık verdi. ”Ah dede!” Dede yetmiş yılı bir bavula zor sığdırmış; bavul bir açılırsa her geçmiş etrafa saçılacakmış, hiç toparlayamayacakmışız gibi.
“Nereye gideceksiniz?”
“Gökyüzüne.”
“Aa, ben de.”
Bu gardan herkes başka başka yerlere gitmez mi? Aynı trene binip, aynı yere varacaksak ne manası kalır yolculuğun?
Ayakkabımın arkası vuruyor. Onu buraya hatıra diye bırakmalı belki de, bırakacak kimsem yokken.
Az önce, büfede kitabımla bir gazeteyi takas ettim. Bu yaşanmışlıkları daha önce okumuşluğum var aslında, yine de aldım, ne yapayım dayanamadım.
Keşke bir bavulum olaydı, beraber bekleşirdik o zaman.
Gazetem varken, ama küçücük de olsa bir bavulum yokken, raylar sancıyla kıvılcımları doğurdu. Bu kıvılcımlar da hayallerimi tutuşturdu. Yandı kül oldu.
Belki trendeyim, belki hâlâ garda. Eğer trendeysem:
“Buradan ne zaman ayrılacağım?” Eğer gardaysam da:
“Buraya ne zaman döneceğim bir daha?” Belki de tam tersi. Ne söyleyeceğimi, ne yazacağımı karıştırdım yine.
Hem göğe varan trenler düş de, ben çok mu gerçeğim sanki?