K. durağında bir kadın bindi otobüse. Bacakları şişkin, eşarbının önünden sarkan saçları kırlaşmış, biraz da kamburu çıkmış bir kadın.
Kadın -ki bundan sonra ona ”yaşlıca kadın” diyeceğim- şoför mahallinin arkasındaki ikinci sıra koltuklardan birine güç bela oturdu. Koridor kısmındaki ters koltuklardan birine…
Bir eylül ayının son perdesi oynanıyordu dışarıda. Yazla sonbahar arasında gidip gelen bir havanın kararsızlığı içinde; terliyor, üşüyor ve terleyip üşüyordu insanlar.
Şoför, dikiz aynasından bakarak, ”Yolculardan birinden kart bulun.” dedi birden. Anlaşılan yaşlıca kadın yerine oturmadan evvel giriş ücreti olarak kart basmamıştı ve zaten kendisinin de kartı yoktu.
Yaşlıca kadın, şoförün sözlerini işitince, bütün hislerini kaybetmiş gözlerini çantasına doğru kaydırdı ve kahverengi çantasının fermuarını açıp oradan beş lira çıkardı. Daha sonra parayı elinde buruşturup çantasını kapattı.
Diğer yolcuların bir süredir sıkılmış olmaktan biçimsiz ifadeler alan yüzleri, bu küçük olaya dönmüş ve nihayet bütün bakışlar yaşlıca kadının üzerinde toplanmıştı.
Yaşlıca kadın, şu haliyle şüphesiz ki bir sessizlik anıtı gibi duruyordu. Bununla birlikte bakışlarının kendisinde toplandığını bildiğini hissettiriyordu ve beş lirasını elinde göstererek sessiz bir ilanla kendisine kartını kullandırabilecek birini aradığını işaret ediyordu. Yolculardan hiçbiri oralı olmadı. Şoförse dikiz aynasından yaşlıca kadına bakmaya devam ediyordu.
(İstanbul’da otobüslere para ile girişin yasaklanıp muhakkak kartla girişin yapılması kuralının getirildiği birkaç ay evvelinden bugüne değin şu ya da bu otobüste buna benzer sorunlar yaşanmaktaydı.)
Şoförün, dün geceden arta kalan uykusuzluğu, belki, sabahtan itibaren çekilmez bir bıkkınlığa dönüşmüştü.
(Bu küçük mesele aslında küçük müydü? Konulmuş olan bir kural vardı. Şoföre verilen bir talimat vardı. Talimat kurala dayanıyordu. O halde gereken yapılmalıydı.)
Bu kısa vakitte şoförün kesik düşünceleri, çoktan keskinleşmeye başlamıştı bile. Öte yandan yaşlıca kadının hareketsizliği giderek kayıtsızlığa dönüşüyordu. Henüz hiçbir yolcudan kartını açık bir şekilde istemiş değildi. İstiyordu evet; ama sessizce. Evet, sessizce kendilerinden kart istenildiğini biliyordu diğer yolcular; ama yine sessizce oralı olmuyorlardı.
(Talimat vardı. Kadın yaşlıcaydı.)
Şoförün bakışları dikiz aynada. Kadının sırtı şoföre dönük. Yüzünde belirgin ve şekilsiz izler… Tam iki durak geçti böyle.
Y. durağının pejmürdeliğinde şoför otobüsü durağa doğru sertçe yanaştırdı. Sanki yaşlıca kadın için yanaştırmıştı. ”Bakın ileride kart dolum gişesi var, oradan kart alabilirsiniz.” dedi. Sesinde bir kanun uygulayıcısının tokluğu ve fakat bir yol gösterici şefkati vardı. Kuralın uygulanmasını asla bir güç gösterisine dönüştürmemişti. Bununla birlikte kendisine verilen talimatlara aykırı davranmamasından doğan dürüstlük bünyesinde bir sıcaklık oluşturmuşa benziyordu. Kısacası şoför, aslında böyle bir durumla karşılaştığı için sıkıntılıydı. Kaç zaman duraklardan aldığı yolcuların kartsız olmamalarını temenni eder bir sıkıntısı vardı yüzünün yorgunluğunda. Aksi halde, kartsız olan kişi, kart bulmaya çalışıyor ve bu sırada otobüsü hareket ettirip ettirmemekte şoför tereddüt duyuyordu. Zira kart bulma işlemi uzun sürebiliyordu. Öte yandan hiç kimse kartını kullandırmazsa binen kişiyi indirmek de başkaca bir meseleyi ortaya çıkarıyordu. İşte şimdi, bu ve ikinci olasılık şoförün önünde cereyan etmişti bile.
Kadın bindiği gibi güç bela, sessizce otobüsten indi. Şoföre tek kelime bile etmedi. Bu sırada otobüse başkaları bindi. Binerlerken kartlarını okuyan cihazdan çıkan ses, kadının arkasından kalan sükûta gömüldü.
Otobüs henüz hareket etmişti ki, şoförün tam arkasında oturan sarı saçlı, otuzlarındaki bir kadın beklenmedik bir isyan bayrağı dalgalandırdı. Sesi taze, fakat heyecanlıydı. Ruj sürülmüş gibiydi.
Sesi, ”Sizin yaptığınız ayıp!” ifadesinin yuvası oldu. ”Hiç de ayıp değil!” dedi şoför. ”Bir yaşlı kadın böyle indirilir mi?” diye dayattı kadın. Şoför talimata sırtını dayadı: ”Ben görevimi yapıyorum, kartı yoksa yolculardan bir kart bulacak.” Kadının bu tartışmayı kaybetmeye tahammülü yoktu. Sesi, şoförden daha güçlü, daha yukarıda, daha dinçti: ”Böyle bir şey yapmaya hakkınız yok!”
Bu performansı ile kadın, otobüste çarçabuk taraftar edindi kendine. Sağ tarafta en önde oturan bir erkek, sözlerini kadının sözlerine alkış yaptı. Ondan kuvvet alan bir başkası daha şoföre çıkıştı.
Şoförün muhalifleri artmaya başlamıştı. Kural uygulayıcısının savunması ise, bu uğultu içinde kayboluyordu. Otobüs bu halde, yoluna debelenerek ancak devam edebiliyordu. Derken orta kapının yan tarafında ellerini göğsüne kavuşturmuş vaziyette oturan bir adam, kendisinden emin bir sakinlik içinde:”Şoföre müdahale etmeyin” dedi. Üst dudağından sarkan bıyıkları oynuyor fakat yüzünde gülmeye mahsus bir rahatlık okunuyordu. İsyancılar birden şaşırdılar. Şoför, kendisine destek çıkılmış olmasının verdiği huzura kavuşmuştu. Yüzünün rengini işte bu huzura göre ayarladı.
Kadın, ”Ne demek şoföre karışmayın!” diyerek toparlandı. Adam, ”Evet, aynen öyle. Şoföre müdahale etmeyin. O işini yapıyor.”dedi. Kadının taraftarları da kendilerini toparlamışlar, şoför destekçisi adama bağırmaya başlamışlardı. Bunun üzerine ön sıralardan bir başka kadın daha tartışmaya katıldı. ”Şoförün yaptığı doğru.” dedi. ”Hepimizin başına geliyor bu. Herkes tedbirli olsun canım.”
Derken, kadınlı erkekli, başka başka birileri daha tartışmaya katılmaya başladı. Birden otobüs ikiye ayrıldı: Şoförü destekleyenler ve desteklemeyenler.
Şoför, destekçileri arttıkça, dikiz aynasından bakarak, miting meydanında kuvvetli alkışlar alan bir siyasetçi gibi, ”Sağolun efendim, çok teşekkür ederim. Sağolun.” deyip duruyordu. Muhalifler ise işi bırakmaya niyetli değillerdi. ”Anlayışla karşılamak lazım, böyle iş olmaz.” demeyi sürdürdüler. Şoför destekçileri ise, ”Kural bu” diyorlardı. İsyan ateşini yakan kadın, ”Tabii, siz alışmışsınız zorbalığa. Sizin işiniz zorbalık!” diye, handiyse bütün nefesini tüketerek bağırdı. ”Ne zorbalığı?” diyordu ellerini hiç göğsünden ayırmayan adam, ”Çok umurunuzdaysa onun yerine siz bassaydınız ya!” Sağ tarafta önde oturan adam, ”Olsaydı basardık. Biz sizin gibi menfaatçi ve zorba değiliz.” diye karşılık verdi. Kadından hiç ses çıkmadı. Bunun üzerine diğer adam, ”Siz bizim gibi olamazsınız zaten.” dedi. ”Evet” dedi, sağ taraftaki adam ”Sizin gibi menfaatçi olamayız.” Bu sözler üzerine diğerleri de araya giriyor, onlar da bir şeyler söylüyorlardı. Bu hengâmede, şoför bir yandan otobüsü kullanıyor, bir yandan da destekçilerine, ”Sağolun efendim, sağolun.” demeyi sürdürüyordu.
Bu sırada, arka sıralardan birinde koridor tarafında oturan bir genç; kirli, sarı sakalın ve renkli gözlerin oluşturduğu klasik kompozisyonlu yüzünü yanındaki kıza çevirdi ve gevşemiş sesi ve bozuk Türkçesi ile ”Sağol” dedi. ”Sen benim yerime bastın. Basmasaydın ben de inmek zorunda kalacaktım. Ya, al şu beş lirayı.” Yanındaki kız, okuduğu kitaptan başını kaldırıp kumral saçlarını kulağının arkasına doğru topladı ve ”Beş lira fazla” dedi, ”Sende de bozuk yok. Zaten önemli değil.” diye ilave etti. Başını cam tarafına doğru çevirdi. Bir lira 75 kuruşun gitmiş olması, bir çizik hayıflanma oluşturdu içinde. Sonra ”olsun” dedi, kendi kendine. Yardımcı olmanın ılık duygusu kırık bir vaziyette bedenine çoktan hâkim olmuştu.
Neden sonra, otobüste de ses kesilmişti işte. Bir savaştan arta kalan ganimetleri toplar gibiydi tartışmaya katılanların bakışları.
…
Kadıköy’de otobüsten inen yolculardan biri, işte bu curcunalı yolculuğun ardından yüzüne esen rüzgârın eşliğinde başını biraz evvel uzaklaştığı o savaş meydanına doğru çevirip otobüsün üzerindeki liberal ve sosyalist evliliğin ismini okudu:
Özel Halk Otobüsü!
…
Bir eylül ayının son perdesi oynanıyordu dışarıda.