Üşüyorum. Kirin, pasın, maddenin, günahın ve vefasızlığın boğuculuğundan, pişmanlığın şah damarıyla huzuruna geliyorum. Dumura uğramış gözlerimde, cemaline bakacak cesaret çoktan uçup gitmiş. Mazim, yüzümde bir hezimet nişanesi… Alnımda en mücrim yenilgi­lerin izleri, bacaklarımda kayıp zamanların yorgunluğu ve ellerimde hâli resmeden bir arzuhalle kapındayım:
Rüyalarımın ufuklarını yabanî emeller süslemiş. Emanetlere dair değerler, köhne sandukalar içinde haramiler diyarında sürgün… Çoraklaşan gecelerin adresi, başka kapılar olmuş. Bin bir feryatla karalar bağlarken kardeşlerim (şüphesiz bütün mü’minler kardeştir), benim kulaklarımı mecazi nağmeler doldurmuş. Köyünün yolları silinirken gönül haritamdan, yaban yollar daha da cazipleşmiş. Ve ben, de­ğerleri memnu parmaklıklar ardına gönderilen bir mazinin sürgünü olarak kapındayım.

Denizlerim, sana yabancı rüzgârlarla dalgalanıyor, imbatlar, sanmyeli­ne terk etmiş tahtlarını. Çöllerde bir vaha özlemi her yitik yolcunun rüyası. Gökyüzünü sahte vaatlerle kaplarken betonarmeler, küçülüyorum. Ruhum, çelik dişli ejderhaların mağarasında yaralanıyor. Uzağında her gün biraz daha kan kaybediyor benliğim.

Şehirlerim, zehirli çiçekler büyütüyor. Geceler; semayı, sonsuzluğa açılan kapıyı sürgüleyen ellere teslim etmiş. Semavî felaketlerle dal­galanıyor coğrafyalar. Zamanın çehresini Nemrutlaşmış simalar ele geçirmiş. Maddî ferahlamalar üzerinedir bütün koşuşturmacalar. Gayesi Sen olmayan münasebetlerin rotası, genelde zevk ve tatmin­dir. Metal ninnilerle büyütülürken beşikteki bebeler, ben orta malı ilişkiler anaforundan firari bir misafir olarak kapındayım.

Sözlerindeki çağları serinleten çağrı susturulmaya çalışılırken, maki­ne seslerinin tınısına sindirilmiş sahte mesajlar aksine yükseltiliyor. İnsana dair değerlerin dağ başlarına sürgün edildiği bu devirde, eş­kıyalar yuvarlak masalar etrafında ehlileşme oyununu sahneliyor. Mağara kaçkını canavarlar tutuyor köşe başlarını. Hazin bir ağıttır bülbülün kafeslerde söylediği. Şimdilik bahar senfonileri dillerde buzlanmıştır. Mahsun gönüllerin otağında lâl kesilmiştir koca bir ta­rih… Ve sürgün kardelenler devridir akıp giden.

Ruhum, Sen’den uzaklarda bedenimden ipini koparmış bir uçurtmadır. Eracifin ete­ğinde pislikleri ezerken ayaklarım, ruhum arş-ı âlânın kapısını aralama sevdasındadır. Çağların arkasından yükselttiğin ses, içi­min ehramlarında yankı bulmaktadır. Dağ dağ, ova ova, şehir şehir ismini yüceltme aşkı belirir. Viran şehirlerin süslü haritala­rından geçerken, yağız atımın terkisinde Sana dair nağmeler vardır. Lakin bir Burak sırtında yükselirken miraç, ben bin muha­rebeden yara almış cesedimle kapındayım. Bu hâldeyken gözlerim ışıyor, bir şeyler yapma aşkı hissediyorum. Rahmet kaçkını yüzünü, en cilalı süslerle donatan çağa reddiyeler yazıyorum. İçin hepten tükendi­ği, kabuğun taklit sınırını aşamadığı bir mengenenin dişlerinden kısık sesler yüksel­tiyorum. Sesim devamlı yükselme eğilimin­de ve yüreğimdeki yakamozlar müjdeli zamanları işaretliyor. Fırtına ve tipiden sonra­ki Firdevsî coğrafyalar ilgilendiriyor beni. Müjdenin engin ufuklarına açılırken kanat­larım, ayağımın görünmez bağlarla sabitlendiğini hissediyorum. Kabına sığmayan bir iç deniz beliriyor haritamda. Müjdeli zamanları içimde bir yerlere ekiyor ve “Mumdan kayıklarla geçmem gereken ateş denizleri” var deyip cesaretimin sırtına atlıyor ve dörtnal at sürüyorum. Ve içim­den kopan bir şeyler benden ayrı dört ya­na doludizgin koşuyor. Hangisine tabi ola­cağım bilemiyorum. Yoruluyorum.

Böyle med-cezirlerin harmanladığı bir ça­ğın sakiniyim. Duygularımla, ayağımı bastı­ğım hayat birbirini tutmuyor. Duygular Kafdağı’na doğru ankalaşırken, bedenim körkütük bir oburluğu büyütüyor. Dağların zirvesiyle, kör kuyuların dibi arasında geçi­yor yolculuklar. Yıkım yaşadığım her gü­nün gecesinde nedamet kanatlı tövbele­rimle kapındayım.

Karanlıklar, rahimlerinde aydınlık bir yarını taşıyor. Varlıklar zevallerini kendi içlerinde büyütüyor. Nazlı nazlı büyüyen filiz, hem bir vedanın hem de bir vuslatın müjdecisi. Çürümeye durmuş çağın içinde boy veren fideler var. Çağa, bir mazi mirası diye red­diye değil; altın bir atinin rahmi diye dave­tiye çıkarıyorum. Gün yüzlü bahadırlar hürmetine şafağa dört elle asılıyor ve bü­tün benliğimle kapında haykırıyorum:
“Sen, gecelerin bittiği yerden süzülüp gelen huzur ben, çölleşmiş bir iç deniz sürgünler coğrafyasında.”
Bu yazıyı paylaşın