Kirli paslı bir lambanın altında mahkûm edilmiş balıkçıların gecenin karanlığını bile tedirgin edici bağırışları arasında kalmış bir gemi… Küf kokulu kaptan kamarasıyla, yosunlu halatı hırçın dalgaların üstünde saatlerin çabukluğuna galip gelmek telaşında. Gemi uzak mevsimlerden koparak rüzgârın içine karışıp gelmiş ölgün bir yaprak gibi; fakat terk edilmemiş. Geminin nefes alıp verişleri hala bir ressama ilham verebilir. Ressamın fırça darbeleriyle bir çerçeve içine hapsedilir gemi sonra bir darbeyle batıverir. Geminin kaptanı münzevi balıklar gibi teknelerin ardından acımsı bakışları takınmış ve her şeyin kendinden koparıldığını düşünmüş sancılı biri. Kaptan mürettebatından yoksun, güverte tahtakurularına teslim…
Bu köhne gemi sahil kenarından tıpkı şehrin isli paslı lambalarının altında eriyip giden girintili çıkıntılı kaldırımların hüznü gibi görünüyor. Mutluluk bu geminin yıllar öncesinde üzerinde taşıdığı bin bir çeşit rüyalara has bir duygu gibi. Kaptan şimdi kamarasındadır. Gemi çalkalanan denizle beraber bir o yana bir bu yana gidip gelirken gıcırtıların kulakları törpüleyen sesi kaptanın sinirini iyice bozuyor. Öncesi tamamıyla tükenen bu gemi sonrasını yaşamak için bu sahile kilitlemiş kendini. Üç öğün balık yemek kaptanın hala vazgeçemediği tutkusu. Neşeden yoksun kamarasının puslu penceresinden balıkçıların ağ örüşlerini izliyor. Balıkçılar yine sükûta çadırını toplatırken saatler yeni bir akşamı hediye etmek üzere şehre. Kaptan pencere önünde düşlerini dokumaya başlıyor. Gemiyi yıllarını vererek elleriyle yaptığı zamana gidiyor. Hangi kaptan kendi gemisini yapmıştır ki? Kaptanın babası geçimini tekne yapmakla sağlayan biriymiş aynı zamanda iyi bir marangozmuş. Kendisine hayatı her yönüyle öğreten babasını düşünürken nemleniyor gözleri ve kurumuş dudaklarına piposunu iliştiriveriyor ama yakmaya kibrit bulamıyor. Girdap gibi büyüyen gözleriyle etrafa bakınsa da ateşini bulamıyor. Lanet okuyarak fırlatıyor piposunu denize sonra düşlerine kaldığı yerden devam ediyor. Kaçıp gitmek diyor, her şeye rağmen kaçıp gitmek…
Sevdiği düşüyor aklına bu kaçıp gitmek istemelerden sonra. Sevdiği, çok uzaklarda balık pullarından örülü bir sahil içinde nefes alıp vermekte. Kaptan yaşlandığını hissettiğinde tıpkı evlerin bacaları gibi öksürüklü oluveriyor. Sevdiği… Şimdi o da hastalıklı ve öksürüklüdür. Bu aşk kaptana başka düş kurduramayacak kadar büyük. Aşkı düşlemek en az âşık olmak kadar sıcak bir duygu kaptan için. İçlendikçe içleniyor kaptan. Dibi görünmez şişelere vuruyor kendini. Masadan içinde balık olduğu şişesi yere gürültüyle düşüveriyor. Tozlu ama onu hayata bağlayan düşlerden uyanırken rüyaların vakti geldiğini düşünerek yatağına doğru atıyor kendini. Baş dönmesi, sancılar, bitmek bilmeyen tekne tıkırtıları sarhoşluğuna sarhoşluk katıyor. Artık bedeni göz kapaklarını bile taşıyamıyor ve sayıklamaları buğulu camlara çarparak yere düşüyor öylece rüyasına dalıyor gemisiyle beraber ve rüyasında solgun benizli bakışlar, is karasına bulanan kirpikler. Sonra nefesi tükenmeden önce dilinin ucundan kopan bir cümle: Teselli etmeyecek tekneler artık, koca bir denizde bir damla bile olamamak… Sonrası geminin son baharı, sonrası yaprakların sarartısı…