Yağan karları izlerken, evde bulunma konforu içinde, hayallere dalardım. Yıllarca sürdü bu. Farklı biçimlerde olduklarını anlayınca, hayran kaldım. Her bir kar tanesi insanlar gibi, değişik şekillerde. Uzmanlar sınıflama ko­laylığı açısından seksen ana grup belirlemişler. Tek tek işlenip süslenip de iniyor gökyüzünden bizlere. Nakış nakış işlenmiş taneler, sokakları, cad­deleri, çatıları, her yeri itina ile işgal ediyorlar. Kar yağdığında sevinirdim. İçim neşe dolardı. Bilemezdim ki, kar yağınca ayaz olur, dışarıda kalanlar, yolcular, evi olmayanlar üşür.

Eskiden kar çok yağardı şehrimize. Caddeler, sokaklar, damlar dolardı karla ve bahara kadar kalkmazdı. Kardan adamlar yapar, göz yerine kömür, burnuna havuç takardık. Son yıllarda Palandöken Dağında “Kar heykeli yarışması” yapıyorlar. Kar yağınca, ortam daha güzellenir, en azından hava temizlenir. Kış kışlığını yapacak. Herhangi iki şey arasında ilişki kurabilmemiz için aralarında bir bağlantı bulunması gerekiyor. Kar yağarken bedenimiz üşüse de ruhumuz ısınır, beyaz çağrı, çağırır bizi şenliğe. Şeref Akbaba “Ayazın peşrevine aldırma. Ayaz dinçliğidir kasırganın, alaboranın. Tutunur dallarına da o akasya ağaçlarının, ıhlamurla­rın. Bir sevimli gülüşü esirger ve alacağı tahsil etmez, gıcıktır. Yakar sev­mesini bilmese de ve sevimsizlik tiki olsa da. İnce solumaların, kalın giy­silere bürünmelerin ve kapı baca kilitlemelerin sebebi hikmeti olur.” diye başlıyor “Kar Mumu” adlı kitabına.

Henüz yoğun kar yağışı olmadı. Umarız en kısa zamanda yeteri kadar yağar da çiftçiler, köylüler mağdur olmaz, evi olmayanları, yoksulları incit­meden geçer gider. Niye yağmur yağarken şimşek çakar da kar yağarken çakmaz. Olayların arasındaki neden sonuç ilişkilerini biraz olsun anlayabilseydi… “Dışarıda kar yağarken içerde bahar olmaz” kar yağarken elimde çayla pencereden kar yağışını seyretmek. Her yer bembeyaz. Sa­bahtan beri camdayım ve çok mutluyum. Yağan kar taneleri beni sevin­diriyor. Kar yağarken yağmurun aksine ses çıkarmaz. Eskiden özel yapıl­mış kar küreklerinin sesi duyulurdu. Bir de toprak damlarda loğ taşlarının faaliyeti…

Memlekette ilk kar düştü. Kuzey ülkelerinde ise çoktan diz boyuna erdi. Şiddetli kar altında insanlar nasıl işine gidebiliyor? Uçuşan karları hiç gör­memiş, sıcaktan boğulan Orta Afrikalı insanları düşündüm bir an. Onla­rın çoğu; hayatları boyunca gökyüzünden saçılan pamukların nasıl bir şey olduğunu bilemeyecekler, dokunamayacaklar, tadına varamayacaklar.

“Kar yağarken tozar”. “İncecikten bir kar yağar / Tozar elif elif diye/Deli gönül abdal olmuş/Gezer elif elif diye” Karacaoğlan’ın bu şiirindeki karlar, incecikten nerelere yağar? “Kar tanesi çizer misiniz” denilse. Gökten süzülen iri bir kar tanesi anımsayın. Hiç kar çizdiniz mi? Gökyüzünden dökülen kar tanelerine şehla olurcasına ya­kından baktınız mı? Fırsatı değerlendirin, de­neyin. Kuzey ülkelerinde kışların şiddeti göz korkutur. Karşılaştığımız “Erzurum’da nasıl yaşıyorsunuz, çok soğuk bir yer?” sorularının cevabı “Hayır, öyle değil, her yer sıcacık biz alıştık artık” oluyor. Dışarı çıkmadıktan sonra Doğu’nun neresine giderseniz gidin içeriler sı­cacık. Yazın da serin. Ağrı’da askerlik yapan Ahmet Muhip Dranas, oradan esintiler taşır: “Kardır yağan üstümüze geceden / Yağmur­lu, karanlık bir düşünceden / Ormanın uğul­tusuyla birlikte /Ve dörtnala dümdüz bir ma­vilikte / Kar yağıyor üstümüze inceden. Sesin nerde kaldı, her günkü sesin / Unutulmuş gü­zel şarkılar için / Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan / Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu’dan / Se­sin nerde kaldı kar içindesin”

Şimşeklerin çaktığı sağanaklar geride kalmış­tı. Bulut içindeki küçük buz kristalleri çarpışa­rak, birbirine yapışarak tanecikler oluşturu­yor, yere düşerken çoğu sıcaklığa bağlı olarak eriyor ve kısmen yağmur olarak iniyorlardı. Su buharının buz kristallerine dönüşmesiyle yağ­maya başlayan kar, altıgen buz kristallerinden oluşur. Yağmur veya çisenti damlacıkları yere düşerken sıcak bir tabakadan geçerken erir ve tekrar donma sıcaklığının altında, soğuk bir tabakaya gelirse sulu sepkene dönüşür. Bu, genellikle kar ve yağmurla birlikte yağar ve yüzeye sanki buzla kaplanmış gibi bir gö­rüntü verir. Sadece kışın rastlanır. Çapları 7.5 mm den daha küçüktür. Bazen kristallerin birleşmesinden iri kar oluşur. Seyrek olarak dar alanlarda, uzun sürmeyen ve aralıklarla yağan kar sağanağı görülür. Küçük kristaller­den oluşmuş kar çisentisi ince kar olarak ad­landırılır. Bazen donma noktasının altında bu­lunan aşırı soğumuş damlacıkların düşerken beyaz ve mat kristallere dönüşmesi ile oluşan yuvarlak kar tanecikleri, yani bulgurcuk olu­şur. Gök gürültülü fırtınalarda buna yumuşak dolu da denir. Güneşin karda yansımasıyla keskin ışıklar, gözde “Karık” denilen rahatsız­lığı yapar.

Üzerleri kar tuttuğu için yol işaretleri okuna­mıyordu. Buğulanan ön cam, tipiye dönüşen kar yağışının hızına yetişemeyen silecekler ne­deniyle net göremiyordu. Kulağı meteoroloji­deydi. Uludağ’da, Erciyes’te kar yüksekliği şu kadar, Kartalkaya’da bu kadar… Onu Palan­döken’deki ilgilendirirdi. Yurdumuzda karın yerde 117 günle ikinci uzun süre kaldığı Erzu­rum’a ne olmuştu da kar yağmıyordu? Bu sü­re doğuda Sarıkamış’ta 153 gün iken batıda­ki Erzincan’da 41 gündür. Hava çok soğudu­ğunda kamyoncular gelmek istemezdi. Üze­rindeki yük donar, sebze meyve çöp olur, hat­ta kamyon, mazot donar… İri göz dolduran taneler ağır ağır fakat fasılasız yağıyordu. Be­yaz okyanus içindeydik. Uzaklarda yükselen seyrek dumanlar, günlerce ulaşım sağlana­mayacak köylere işaret ediyordu. Kar ve fırtı­nada elektrikler kesilirdi… Kızakları derin izler bırakan bir zanka geçmişti.

Kiri pası çamuru örtmüş, temizlemiş, havayı süzmüştü. Buralarda kış, gerçek kıştır. Her ta­raf bembeyaz karla örtülür, Şiddetli soğuklar, tipiler yapar. Her canlı yuvasına çekilir, sular donar. Karda kuş izleri varsa hayata dair bir işaret mevcut demektir. “Kuş uçmaz, kervan geçmez” Neden? Çünkü karakış gelmiştir, kapamıştır her yanı, tipi boran vardır. Kuş kuş haliyle bilir uçulmayacağını ve kervan yola çıkmaz öyle havalarda. Böyle bir gün Çamlıbel’de canı sıkılan Köroğlu şöyle demiş: “Sen sordun ben de söyleyim / Kar yağıyor döne döne / Yüce dağların başında/ Kar yağıyor dö­ne döne. // Yel kesenim yeller gibi / Akar gi­der seller gibi / Ağıt yakan diller gibi / Kar ya­ğıyor döne döne. // Göz gözü görmüyor siste / Nigâr Hanım yatar hasta / Şirin Döne’m gördün işte / Kar yağıyor döne döne. // Bu kış uzunca kışladı / Canım sıkmaya başladı / Kırat avluda kişnedi / Kar yağıyor döne döne. // Ay­vaz yatakta horluyor / Kırat gemini zorluyor / Ruşen benlerin parlıyor / Kar yağıyor döne döne. // Köroğlu der bu ne haldır / Şirin Döne’m başın kaldır / Çamlıbel’e altı aydır/Kar yağıyor döne döne.”

Kara kıştayız, kışın en soğuk günleri, zemheri geliyor. Dışarıda ağır soğuk var. Bazılarının kalbi daha soğuk, buz gibi. Kar, dağına göre yağar. Bazıları zemheri iti gibi dolanarak, kar­lı dağdan kar bağışlarlar. Yaşamak giderek ağırlaşıyor. Arabalar zincir takmadan yola çı­kamıyor. Hayat buzda dans eden insanlara benziyor. Ha düştü ha düşecek. Kayabilir. Gazete başlıklarına anlamsızca bakıyor: “İstan­bul’da yağan kar hayatı felç etti: Felâket.” Gazete manşetleri ruhumuza sıkıntı halinde dökülüyor. Hayatın güzelleştiğine inanamı­yor. Karın güzelliği de anlamsız geliyor ona. Yağmur manasız. Yer çekimi nedeniyle yere düşüyorlar. Cisimlerin düşmesi ona anlamsız geliyor, anlamsızlık dünyasını karartıyor. Tabi­at olaylarının nasıl oluştuğunu bilmeli, bunla­rı öğrenmeli, buna göre davranmalı ki hayat kolaylaşsın. Tabiat düşünürleri, mesela Herakleitos, olayların oluşuyla ilgilenen bir filo­zof ne der? Fizik ve kimya bilmek önemliydi. Neden tane tane yağıyor? Binlerce farklı mo­delde altıgen kristal tanecikler yere bir tüy parçası gibi iniyorlar, nazlı ve acelesi olmadan. Cazim Gürbüz “Sarıkamış’ta Kar” baş­lıklı şiirinde “Sarıkamış’ta kar / İlkin çamlara konar / Gelin eder dağları / Sarıkamış’ta kar // Sarıkamış’ta kar / Buz olur damlardan sar­kar / Uyar hınzır tipiye / Dört nala kalkar / Sa­rıkamış’ta kar. // Sarıkamış’ta kar / Puslu be­yaz bir derya / Yollara düşer atlı kızaklar / Ge­çit vermez yolcuya dondurur boğar / Sarıka­mış’ta kar/ Kar… Kar… Kar…”, diyor.

Sunucu, hırçın bir edayla, dengelerin nasıl bo­zulduğunu, yağışın hayatı nasıl altüst ettiğini anlatıyor. Babası, “Bugün işe güçlükle vara­bildim” diye yakınıyor. İstanbul’a yılda kaç gün kar yağdığını düşünüyor. “Varsayalım ki, on gün yağmış olsun” diyor içinden. “İnsan­lar işlerine bir saatte değil de üç saatte gitsin­ler; ne var bunda?”. Neden şikâyet ettiklerini anlayamıyor. Kar yükünün ağaçlar üzerinde meydana getireceği etkiyi bi­liyorlar mı? Karın lapa lapa yağarak her yeri örtüp bardanladığında, dal­ların kırılması da beklenebilir.

Ya buralarda? Yaşamla ilgili her şikâyet, ruhunu geceye döndürüyor. Çevresindeki insanların hiçbir şeyden memnun olmadıklarını, yaşanılan şeyleri memnuniyetsizlik nedeni olarak gördüklerini fark edince, can sı­kıntısı artıyor. Kendisini daha çaresiz hissediyor. Hayata dair güzel şeyler işiteceği kimse bulamıyor. İnsanlardan uzaklaşıyor. Nefretini dahi söyle­yemiyor, paylaşamıyor. Ruhu inciniyor. Çevresinde mutlu, yaşadığından memnun, karın yağışını güzel bir olay olarak anlatan bir insan bulamıyor. Bu kadar güzel görünüm için “Hayatı altüst etti” denmesine kızıyor. Ama televizyonda söylenenlere karşı gelecek gücü kendisinde bulamıyor.

Karın lapa lapa yağışının, hızlanıp, sonra tekrar sakinleşmesini seyrediyor. İhtimaller var. Kar, güzel bir nesnedir. Çok güzel yağıyor. Bu kadar güzel yağmasının anlamı olmalıdır. Bu ihtimal doğru ise, radyolar neden bun­dan bahsetmiyor? Neden İstanbul’a felaket getirdiği söyleniyor? İkinci ih­timalde ise anlamsız bir nesnedir. Öyleyse neden bu kadar güzel yağıyor? Felâket gökyüzünden yeryüzüne neden tane tane, düzenli ve biçimli hal­de insin ki? Bırakınız yaz günlerini, değişen iklim, büyük şehirlerde sana­yinin, egzozların, bacaların etkisi ile kış günleri bile kara hasret kaldık. Bir iki karışık kar, sulu sepken yağdı, yörede şilupa denilen cinsten, sonra…

Dağlarla çevrili geniş Erzurum ovasında kışlar uzundur ve sert geçer. Yaz sebzelerinden hiç birisi yetişmez ve pek meyve olmaz. Son yıllarda dikilen çamları saymazsak, seyrek söğüt ve kavak, nadir vişne ve erik dışında pek ağaç yoktur. Strabon’a göre “Soğuğa nereli olduğu sorulduğunda ‘Erzurumluyum, fakat çok defa Sivas’ta otururum, şayet beni oralarda bulamazsanız mutlaka Yozgat’tayım” demiş. Evliya Çelebi “Erzurum’da 11 ay 29 gün kaldım, yazı göremedim. Orada bulunmadığım bir günde geldiyse bilemem” derken elbette mübalağa yapıyordu. Fakat gerçek şu, yörede daha ziyade llıca’dan kuzeye doğru ve sulanan bölgelerde fazla olmak üzere arpa, buğday, sarıca adı verilen çavdar, kartol denilen pata­tes, şekerpancarı yetişir. Sarıkamışlı’ya sormuşlar: “Sizin orda kış ne ka­dar sürer?” diye, “Üç ay zemheri, üç ay evveli, üç ay da öte beri” demiş, yani dokuz ay.

Palandöken’e kar yağışı başladı. Bu haber otelciler ve kayak severler başta gelmek üzere birçok kesimi ilgilendiriyor. Onlar kar duasına çıkmışlar­dı, geciktiğinden. Kar duasına çıkmışlar, kar yağınca da şampanya ile kut­lamışlar. Meteorolojiden karın yağacağı haberini aldıktan sonra duaya çıktıklarını biliyoruz. Haber olsun diye yapılan bir şirinlik bu. Eski yıllarda dağın karı ile ilgilenen başka bir kesim vardı. Günümüzde tek kişi bile kal­mayan bir meslek dalından bahsediyoruz. Soğutma teknolojisinin henüz gelişmediği, buz dolabının, buz üretim fabrikalarının, buzhanelerin olma­dığı dönemlerde yaz aylarında gıdaları koruma görevini dağlardan getiri­len kar üstlenirdi. Karcılar, kazdıkları “Kar kuyusu” adı verilen büyük çu­kurlara ilk karları doldurur, basarlardı. Kış boyu sıkışan bu kütleler yarı buzlaşır, bahar aylarında, kuyuların üstleri hasırlar ve saman tabakaları ile ısınan havadan korumaya alınırdı. Yaz mevsimi gelince kalıplar halinde kesilir, keçe veya çuval parçalarına sarılarak, etrafları talaşlanarak at ve eşek sırtında şehirlere indirilirdi. Bir merkebin iki yanına yüklenmiş, üze­rini örten çuvaldan su damlaları sızan kar kütleleri. Karcı; elindeki teste­reyi satış anında bir miktar kar kesmek için kullanılırdı. Özellikle ramazan­larda hoşaf kaselerine atılırdı kar parçaları. Pekmez içinde, Nasrettin Hoca’nın “İcat ettim ama ben de beğenmedim” dediği kar helvası yapılırdı. Bakkal dükkânları önünde veya seyyar gazozcuların Palandöken Gazozu kasaları üzerine konulurdu kar kalıbı. Yavaşça eriyerek günü idare ederdi bu soğuk kitle.

Kar sularının birikmesiyle coşan dere suyu yani kargın gün gelecek çelpeşik adı verilen yağmurlu, karlı, sulu, çamurlu yerler oluşturacak. İlkbahar­da karın altından çıkan, soğana benzeyen, çiğ olarak yenilebilen beyaz, tatlı kar çiçekleri görünecek ve nevruz çiçekleri…

Eskiden atla koşulan kış kızakları, zankalar taşırdı yakın köylerden gelen­leri. Kar ne güzel yağıyordu.

Bu yazıyı paylaşın