| “Geçmişte oturduğumuz evler içimizde ölümsüzleşmiş olduğundan, eski evlerin anılarını düş gibi yeniden yaşarız.” Gaston Bachelard Şimdi ben, biraz hatırlamak istiyorum, geriye dönüp bakmak… Hatırlamak, geriye dönüp bakmaktır. Bir yaşanmışlığa sahip olanlar geriye dönüp bakabilir. Yani geriye dönüp bakmak, yani hatırlamak ‘yaş’lanmışlığın alâmetidir. Şimdi bunu yapacağım. Bu yaşımı ele vermeyecek belki, ama yazacaklarım hiç şüphesiz ‘yaş’landığımı, epey bir ‘yaş’ aldığımı gösterecektir. Yakın bir zaman önce çekilmiş ve adresime postalanmış bir fotoğrafa bakıp duruyorum. Üç kareden oluşan bir fotoğraf bu. Doğduğum köyün uzaktan görünümü… Bu fotoğraftan çocukluğumun evini arıyorum. Yüz kadar evin arasında içine doğduğum evi, daha doğrusu bu evin yerini arıyorum. Bildiğim, hatırladığım komşu evlerden hareketle gözlerim bir noktada kilitleniyor. Evimizin bahçe kapısının girişinde dışarıdan gelenleri gölgeliğine alan dut ağacını tespit ediyorum. Çocukluğumun evinden geriye sadece bu dut ağacı kalmış. Gerisi? Gerisi, yok! Zamanın dişleri arasında eriyip yok olmuş. Yağmurların, karların, dahası akıp gitmiş zamanın altında kalmış hepsi. Bir kısmı kerpiçten diğer kısmı da taştan oluşturulmuş o ev gerçekten şimdi yok mu? Peki, muhayyilemin cidarlarına çarpıp duran bu dipdiri şey ne? Yoksa ‘ev’ dediğimiz şey; taş, tuğla, kerpiç, vs.’den ibaret bir şey değil mi? Evet galiba değil; taş, tuğla, kerpiç… Bu malzemenin hepsi, ‘ev’ denen evrene ‘ev’lik ederler, ‘ev’ bu malzemenin içinde yaşar. Heidegger, “Dil, varlıkın evidir” derken, ‘dil’e dökülen/oturan ‘şey’in ancak var olabildiğini söylüyordu. ‘Dil’in varlık’ı kuşattığını, içine aldığını, ‘öz’ün ‘dil’le giyindirildiğini anlatıyordu. Diyebiliriz ki, ‘ev’ de; malzeme dediğimiz şeyin, yani zarfın sakladığı ‘mazruf’tur. Malzeme zarfsa, mazruf o malzemenin örterek oluşturduğu mahremiyette yaşanan şeydir. Mesele anlaşıldı: İçimde dipdiri duran çocukluğumun evi, artık yerinde durmayan taş ve kerpiçten oluşmuş o ‘nesne’ değildir, o nesnenin kıvrımlarında geçen zamanıma doluşan onca şeydir. Yani şimdi hatırladığım bir yığın anı… Annem beni ne zaman doğurduğunu hatırlamıyor. Ne günü, ne ayı, ne de mevsimini… Yeryüzüne bıraktığım ilk çığlık, düşen karlara bir şavk gibi düşerek mi, bahçemizin girişini gölgeliğiyle serinleten dut ağacının dallarında bahardan haber veren taze yaprakların iyimserliğini taşıyarak mı, yoksa insanı suyun başına, gölgeliklere sürükleyen o yaz sıcaklarından geçerek mi babamın kulağına taşındı bilinmiyor. Bilinen o ki, şimdi sadece bir dut ağacıyla yeri belli olan o eve doğmuşum. Çocukluğumun okul öncesi devresini neredeyse hiç hatırlamıyorum. O günlerden bir fotoğraf biliyorum sadece. Bu fotoğraf da çoktan kaybolmuş. Siyah beyaz bu fotoğraf karesinde çizgili bir pijamamla görüyorum kendimi. Pijamamı göbeğimin üst kısmına kadar çekmişim. Toza çamura bulanmasın diye. Annem söylüyor, üst-başıma hep böyle dikkat ediyormuşum. Evimizin bendeki karşılığının tarihini, okula başladığım dönemle başlatıyorum. Evden ayrılıp okula gidişlerimi, okulda evi düşünüşümü, oradan eve dönüşlerimi hatırlıyorum sadece. Galiba bir şeyi fark etmek, o şeyden kopmak veya ayrılmakla mümkün olabiliyor. Bir şeyden diğer bir şeye gitmek, iki şey arasındaki farkı fark ettiriyor ve bu fark ediş, kendinizi ait hissettiğiniz şeyi düşündürtüyor. Bende de bu olmuştu. Siyah önlükle (önlüğüm var mıydı?) girdiğim sınıfın (evet okulumuz tek sınıftı, bütün sınıflar bir yerde ders görüyordu, çünkü bir tek öğretmenimiz vardı) evimize benzemeyişi, orada toplanan insanların farklı yaşlarda oluşu, bütün gün orada öğrendiklerimiz bana akşam döneceğim ‘ev’i düşündürtüyordu. Okul ‘ev’ değildi; kendimi dışarıda, yabancı bir yerde hissediyordum. Annemin yanında, kardeşlerimin arasında hissettiğim ‘şey’den uzak oluyordum okulda. Yabancısı olduğum bir dilin evrenine girişimin ilk adımlarının acemice oluşları mıydı bana okuldan eve dönüşleri sevdiren? Bildiğim bir şeyden değil, hissettiğim bir duygudan bahsediyorum. Okul ev gibi değildi. Evi özlüyordum. Nereden bilecektim hayatımın okullarda, okullar sebebiyle ‘yabancı’lık’ta, ‘yabancı’lık içinde güvensizlikte, güvensizlik duygusuyla kendime ‘güvenli bir ev’ kurma ile geçeceğini… Daha ilkokulu bitirmeden, beşinci sınıfı okuduğum sırada, annem babam beni köyde bırakarak Diyarbakır’ın Çermik ilçesine, pirinç tarlalarında çalışmaya gitmişlerdi. Ben dedemlerde kalıyordum. ‘Yabancı’ bir evde… Okuldaki durumumu net hatırlamıyorum. Durumum iyi olacak ki, etrafımdaki insanlarda, ilkokuldan sonrasını da okumam gerektiği kanısı gelişmişti. Ve öyle de oldu. Babamın evde olmadığı o güz mevsiminde, köyden bir amcanın vekâletiyle teyzemlerin yaşadığı Aşağı Konak Köyü’nde ortaokula kaydolmuştum. Teyzemlerde kalacaktım. Çocukluğumun evinden daha uzak bir yerde… Sadece hafta sonu ailemin yanına gelebilecektim. Nasıl bir şeyin içine çekildiğimi bilmiyordum ama hissettiklerimi şimdi gibi hatırlıyorum. Gurbet duygusunun bir çocuk yüreği nasıl parçaladığını yaşayarak öğreniyordum. Köyümüzden birine ait kamyonun Aşağı Konak’tan her geçişinde ağlıyordum. O köyde bir yabancıydım. Teyzemlerin evinde, teyze çocuklarımın arasında yalnız bir çocuktum. Yabancılığını ve yalnızlığını ders kitaplarının sayfalarına gömen, o yabancılığın ve yalnızlığın kesici dilini okuyarak körelten bir çocuk!… Daha çok ders çalışarak hafta sonlarını yakınlaştırıyordum. İkindi sonraları kitap ve defterlerimi alıp gittiğim yerlerin (köyün birazcık dışında yerler olurdu) sessizliğinde yaptığım okumalar beni parmakla gösterilen bir öğrenci yapmıştı. Derslerim iyiydi, öğretmenlerim (özellikle okul müdürümüz Ethem Hoca) beni seviyordu. Hayır, ders kitapları dışında bir okumam yoktu. Ne hikâye, ne roman, ne de şiir… Ne doğduğum evde ne de teyzemlerde bu kitaplardan vardı. Bütün bir ilkokul ve ortaokul döneminden Kemâlettin Tuğcu’dan bir okumamı hatırlıyorum. Hangi kitaptı bilmiyorum ama beni çok ağlattığını hatırlıyorum. Ortaokul bitmişti. Annemlerin yanına dönmüştüm. Liseye devam edecektim. Bu sefer Mazıdağı Lisesi’ne devam edecektim. Mazıdağı’nda Etibank’ta çalışan annemin dayısının evinde kalacaktım. Bir koca evde sadece ikimiz kalacaktık. Ben on altı yaşında, dayım elli yaşlarında, o evde çoğu zaman birbirimizi görmeden yaşıyorduk. Bir yatağım vardı, bir de kitap ve defterlerim. Evde yemek yapan yoktu, Gündüzleri okulda bir şeyler yediğim oluyordu belki, ancak akşamları gittiğim tanıdıklarda yemediysem aç yatıyordum. Dersler biraz daha zordu, şartlar biraz daha ağırdı, çalışmam daha da güçleşmişti. O dönemden aklımdan kalan gazete okumalarımdır. Mardin’den veya Diyarbakır’dan gelen otobüslerden biri aracılığıyla Mazıdağı’na gazeteler geliyordu. O saatlerde gazete satan dükkânın önünde bir yoğunluk oluşurdu. Sanki o sıralar daha çok fotoroman okumuşum. Şarkıcıların, artistlerin kare kare yayımlanan fotoromanları… Bir gün sonrasının gazetelerini merakla beklerdim. Ders dışı okumalarım bu okumalarla sınırlı. Yine bir roman, hikâye veya şiir kitabının ismini veremiyorum. Mazıdağı Lisesi’nde okumam o yıl ile sınırlı kaldı. O yıl (1981 miydi?) ablam, çoktandır Adana’da yaşayan amcamlara gelin gitmişti. Babamla amcam anlaşmış, amcamın bir kızıyla sözlenmiştim. Bir berdele sokulmuştum yani. Durum böyle olunca, liseyi Adana’da okumam kararlaştırılmıştı. Bir garip heyecan içindeydim. Hem sözlenmiştim, hem de büyük bir şehirde okuyacaktım. Yazları köye, tatile gelen Adanalı akrabalarımdan dinlediğim o masalsı kente gidiyordum. Sözlümü merak etmiyor değildim, ama doğrusu daha çok Adana beni ilgilendiriyordu. Çocukluğumun eviyle okumak üzere bulunduğum evler arasında savruluyordum. Erken kopmuştum ailemden, çocukluğumun evinden. Kaldığım bir ev değildi çocukluğumun mekânı, tatillerde geldiğim, uzaklarda özlediğim bir yerdi. Ve kaldığım uzak evler de bana ‘ev’ olamıyordu, kendimi hep ‘garip’ hissettiğim, utana sıkıla içlerine sokulduğum gece adreslerimdi bu yerler. Adana’daki amcamların evi de böyle bir yerdi. Sözlümü görmüştüm. İçim ısınmamıştı ona. İkimiz de adımıza konuşulmuş şeyi biliyor olmanın mahcubiyeti içindeydik. Sadece bu yüzden değil, Adana’nın o bana yabancı ve uzak gelen yüzü sebebiyle de problemler yaşıyordum. Daha bir gariptim. Büyük bir kent, daha özel şartları olan bir lise ve benim ailemden daha uzak oluşum… Gittikçe içime çekiliyordum. Hafta sonları Adana’yı geziyordum. Parklarını, bulvarlarını, sinemalarını… Orhan Gencebay’ın, Ferdi Tayfur’un, Müslüm Gürses’in, İbrahim Tatlıses’in filmlerinin ve müziklerinin sinemaları doldurduğu yıllardı. Amcamın çocukları daha çok Ferdi’yi dinliyorlardı. Necla Nazırlı filmleri kaçırılmıyordu. Narlıca Sineması’nda ne çok film izlemiştik birlikte. Arada sırada kaçamaklar yapıyordum. İbrahim Tatlısesli, Orhan Gencebaylı, Gökhan Güneyli, Cüneyt Arkınlı, Kadir İnanırlı filmler izliyordum. İbrahim Tatlıses’in Perihan Savaş’la oynadığı Yalan filmi Adana’da çekilmişti. Adana tren istasyonunda çekilen birkaç sahnesine tanık olmuştum. İhsan Yüce vardı yanlarında, İbrahim’in dayısını oynuyordu. Arabesk, gözü yaşlı zamanlarım bunlar… Acılı Adana kebabının ve şalgamının tadına vardığım günler… Kerime Nadir’in, Barbara Cartland’ın romanlarını okuyordum. Hıçkırık‘ı hıçkırıklar içinde okumuştum. O gurbet, o yabancılık duygusu içinde kendimi romanlara vurmuştum. Aşk, ayrılık, hüzün gırla gidiyordu. Sinema salonlarından, Adana bulvarlarından payıma hüzün düşüyordu. Mekân ve zamandan kopuyordum böylelikle, kopup sayfalara düşüyordum. Sağdan soldan roman topluyordum. Birinci dönem karnesini aldığımda, altı zayıfım bir de sayısını unuttuğum okuduğum romanlar vardı. Neyse ki ikinci dönemde derslerimi de hâl yoluna koydum. Daha ilginci, İngilizce dersim iyi olmamakla birlikte teşekkür alabilecek bir ortalama puan tutturmuştum. Diyeceğim şu ki, Adana’da kaldığım iki yıl, ders dışı okumalarımın başladığı yıllar oldu. Okuma denen o büyülü dünyaya bu dönemde adımlarımı attım. Bir daha da vazgeçmedim bu dünyadan. Okudum, yine okudum. Lisenin son sınıfında kentin yabancılığını, kaldığım evin sorunları okumalarım içinde unutuluyordu. Okuduğum kitaplarda, o kitapların kahramanları arasında, altını çizdiğim satırlarda kendi ‘ev’imi kuruyordum. Kitaptan kitaba gidiyor, her kitap beni biraz daha çekiyordu o evin içine. Sinemalardan, kitaplardan ve yaşadıklarımdan edindiğim/topladığım/kurduğum o ‘ev’in bana hissettirdikleriyle başka yerlere düşüyordum. Düşünce evrenim şekilleniyordu. Okumalarım derinleşiyordu. Daha düşünsel metinlere sarkıyordum. Hafiften felsefeye, aşkın olana yakınlaşıyordum. Soruların çengeliyle kımıldanan içimin rahatsızlıklarına peşine düştüğüm cevaplar merhem oluyordu. Artık İzmir’deydim. Adana, sözlüm, arabesk zamanlarım geride kalmıştı. Yanlış bir tercihle yerleştiğim Adalet Yüksek Okulu’na devam ediyordum. Hukuk Fakültesi ve Adalet Yüksek Okulu öğrencisi dört-beş arkadaşla bir evde kalıyordum. Risale-i Nur Külliyatı’dan kitaplar okuyorduk birlikte. Bediüzzaman Said Nursi ile Fethullah Gülen’i tanıyordum. İzmir’in Karşıyaka’sında, Sakin Apartmanı’nın beşinci katındaki evimizde başka türlü ‘ev’lerin dilini öğreniyordum. Modern zamanların çocukları yaratılışın anlamı itibarıyla ‘evsiz’ idiler. Bediüzzaman Nursi ‘yitik ev’e işaret ediyor, bunu yeniden kuruyordu. Sözler, Mektûbat, Lemalar.. Tuğla tuğla, bu eve harç taşıyorlardı. Anadolu’dan gelmiş delikanlılara ‘ev’ açan, ‘ev’ olan esnaf ağabeylerimizin fedakârlığı ve yakınlıkları gurbetin soğuğunu ‘hayr’a çeviriyorlardı. ‘Ev’imiz vardı, dahası bu evimizde bizi içine alıp hayatı bizim için yaşanılır kılan, bizi ‘boşluk’lardan çekip alan bir ‘anlam’ımız vardı. Yüzümüz kalbimize dönüktü, kalbimize yaslanıp ona yürüyorduk. Şimdi, geriye dönüp bakan, geriye dönüp bakabilecek kadar ‘yaş’lanmış bu fâni, anlamış bulunuyor ki; insan, kendisine ev olan dünyaya doğar. Dünyanın bir köşeciğindeki evinde, ‘güven’ duygusunun müşterisi bir yolcudur. Kendisini ‘tehlike’den koruyan bir sığınağın arayıcısı veya kurucusudur. Tehlike dediğimiz şey, sadece bir ‘şey’den ibaret de değildir. Soğuklar tehlikedir, ondan korunmak için evler kurarız; ‘başkası’ yabancımızdır, mahremiyetimizde yaşamak için duvarlar öreriz ‘başkası’ ile aramızda. Depremler sebebiyle, başka şeyler yüzünden daha mûhkem ‘yapı’lar ediniriz. Kendimizi güvende hissettiğimiz daha korunaklı mekânların taliplisi oluruz. Bu da yetmez bize, çünkü ‘güvenlik’ duygumuz daha esaslı şeylerin peşindedir. Dünya yetmez bize. Bin bir sorunun bizi kuşattığı, ölümün peşimizi bırakmadığı dünyada, korkularımızı izale edecek, içimize sular serpecek, içinde kıvrılıp kalacağımız, ölüm ötesine uzanan kaygılarımızı da gideren daha ‘güvenli’ bir ‘ev’ istiyoruz. Çok katlı çok sağlam evlerimizde, yine de kendini dışarıda, tehlikelerin orta yerinde hisseden o kırılgan yüreciğimize ‘ev’ olabilecek bir korunağa muhtaçlığımızı dillendiriyoruz. Sorularımızın bize buldurduğu cevapların kalbinden, arayışlarımızın bize tıklattığı kapıların ardından o esaslı korunağı çağırıyoruz. Kendimize ve bu hayata dair sorduğumuz o esaslı soru, (Kimim, nerden geliyor ve nereye gidiyorum?) hayata bulunuşumuzun bir ‘güvenlik arayışı’ndan başka bir şey olmadığını gösteriyor. Kendi adıma, şükrederek söyleyebilirim ki, bu arayışım ‘hayırlı’ olmuştur. Kendimi şimdi ‘güven’de hissediyorum. Bu ‘güven’ içinde, ‘güven’imi besleyen, onu diri tutan yolculuklarım / okumalarım / arayışlarım devam ediyor. |