Kalabalık.
Tıkış tıkış kalabalık sekreterliğin önü.
Hastalar numara alacaklar, muayene olacaklar.
Berbat bir haleti ruhiye. Korkunç bir benlik hırsı.
Ama ben!
Önce ben!
Çatık kaşlar. Bezgin yüzler, asık suratlar.
Beklemekten yorgun:
İhtiyar bedenler. Numara alacaklar.
Lakin tebessüm.
Lakin muhabbet.
Yoktu oralarda. Ortalarda görünmüyordu.
Sahi böyle kelimeler
var mıydı sokaklarında, caddelerinde, sıra
kuyruklarında bu
Şehrin? Yaşamışlar mıydı acaba? ikame
olmuşlar mıydı?
Ya o ışıl ışıl gözlü, aydınlık yüzlü insanlar
nereye gitmişlerdi?
İnsanlar; şehri İstanbul’da insanlar…
Eskiden başkaydı.
Evet, evet başkaydı.
Arabalı vapurlar sabaha kadar çalışırdı.
Hele o boğaz vapurları…
Yaa, hiç dert etmezdik karşıya gittiğimizde.
Kabataş’tan Üsküdar’a
Geçerdik gecenin geç saatinde.
Şehir bozuldu. Çok kalabalık oldu.
Şehir mi, insanlar mı?
Bence bu hırs, bu tanımı zor bataklık aldı
götürdü iyi şeyleri.
Ama o iyi şeyleri, o muhabbeti tekrar elde
etmemiz lazım.
Geçti artık!
Geçti mi?
Hava çok güzeldi.
Ağaçlar tomurcuklanmıştı.
Adamın bayanı orada bir köşede oturmuş
bekliyordu.
Başka bayanlar, çocuklar, yaşlılar.
Kalabalık alicenap bir duyarsızlıkla
bekliyordu.
Gidenler, gelenler!
Soranlar, yanıtsız kalanlar!
Ya kızanlar!
Az biraz. Uysal. Uydu.
Numara bitti. İşe bak sen!
Kabullenilmiş bir gidişatın manzarası.
Kim ola ki kargışlaya ortalığı.
Yaa, dedi, o günler başkaydı. Şehir hatlarında
çalışıyordum.
Yabancı gelmiyorsun bana? Nerede
oturuyorsun?
Üç defa Biyopsi yaptılar bana.
Sonunda yumruğumu masaya vurdum, yeter,
dedim!
Ben deneme tahtası değilim!
Kaç yıl oldu. Gene geldim. Yaşım mı?
Eh, altmışı geçtik.
Adamın bayanı yanına geldi.
Az kaldı, dedi adam.
Işıklı tabelada bir numara daha eksildi.
Tebessüm. Güleryüz. Muhabbet.
Bunlar belli oldu ki lazım şeylerdi.
Vazgeçilmez lazım şeyler.
Numara bitti!
Bitti mi?
Ya muhabbet?
Adam bayanına baktı.
Bayanı adama baktı.
Adam; haydi yürüyelim, dedi.