Kar taneleri kendilerini adeta yere atıyor. Bir yastıktan etrafa saçılan pamuklar gibi sarıyorlar her yanı. Vedat, camdan dışarı bakarken “Yeryüzünün gökyüzüne oranla ne kadar sefil bir yer olduğunu bilmiyorlar galiba.” diye mırıldanıyor. “Yoksa buraya ulaşmak için bu kadar acele etmezlerdi.”
Ruhu kadar karanlık olan odaya çeviriyor yüzünü. Koltuğuna oturuyor. Aslında biraz önce yaptığı hiç de doğru değil. (Konuşana arkasını dönmesinden bahsediyorum.) Hem nezaketen hem de görüşmenin yararı açısından. Ama içi daralıyor oturmaktan, dinlemekten, bir şey yapamayacağını bilerek, buna içerleyerek ve zamanla buna alıştığını düşünüp içine düştüğü duruma lanet ederek dinlemekten…
“Burada ümitlere yol gösteremezsin, dertlere derman olamazsın, daha iyi bir geleceğe ulaştırmak için kimsenin elinden tutamazsın.” diye haykırıyor elektrikler hep kesik olduğu için bir kenarda unutulan soba. Masa, kitaplık, sandalyeler üzüntüyle eğiyor başlarını.
Yedi yıldır burada olan bir sınıf öğretmenine “ Sobayı boşuna almışım.” demişti. “Elektriğin yokluğu varlığından daha normal burada. Okula geldiğimin ertesi günü koşa koşa alıp getirdim bunu. Hem de bayağı para verdim. ” Adam buruk bir gülümsemeyle “Alışırsın hocam.” diye karşılık vermişti. “Burada elektrik çoğunlukla kesilir, bazen su kesilir, bir bakarsın ümit kesilir, daha da kötüsü hoşgörü kesilir… Gün gelir sen kesilirsin ama yine de yarım yamalak devam edersin. Bir gün eski haline döneceğini umarak.”
Vedat “ Buralar seni şair yapmış hocam.” diye takılmıştı adama. Diğeri aynı buruklukla “ Belki bir gün benden daha iyi bir şair olursun.” diye karşılık vermişti. Vedat pek ciddiye almamıştı onu. Galiba “kesilmek” gibi bir şeyi kendine yakıştıramamıştı.
Fakat kesilmişti işte. İçinde bir şeyler kopmuştu. Arızasının ne zaman tamir edileceği de belli değildi. Çünkü işleri hiç yolunda gitmiyordu ve halinden anlayacak olan tek insan artık çok uzaklardaydı.
Öhhhhhööööö ööhhhööö.
Neredeyse yerinden sıçrayacaktı. Kızın -bakımsızlığının, yok sayılmışlığının, yalnızlığının gür sesli habercisi olan- öksürüğü sayesinde tekrar odaya dönebilmişti. Allah bilir neler anlatmıştı kız kaç dakikadır. “Şimdi niye sustu acaba? Onu dinlemediğimi mi fark etti yoksa? En son ne dedi?” Dalıp gitmişti demek bundan önceki birkaç görüşmede de olduğu gibi.
Kız, kaderine razı kurbanlık koyunlar gibi boynunu bükmüş öylece oturuyor. Bu duruşuyla orta ikiye giden bir kızdan ziyade, hayattan yılmış bir kadını andırıyor. Hüzünlü gözleri yere bakıyor. Köyden fışkıran ve köye giren herkese bulaşan fakirlik üstünden akıyor. Okul elbisesi birçok yerinden yamalı. Ayakkabıları yırtık pırtık. Üşüdüğünü anlamak için kahin olmaya gerek yok. Vedat, kendi elbiselerine bakıyor. Sağlam botlarına, göz alıcı takım elbisesine, yepyeni gri paltosuna… Atandığını öğrenince buranın iklimini de unutmayarak büyük bir hevesle almıştı hepsini. Şimdi tüm bu fakirliğin içinde eğreti duruyor. İçine girip ona bulananlara belki biraz da bundan dolayı yardım edemiyor.
Paltosunu çıkarıp kıza vermeyi düşünüyor ama yakışık almayabilir. “Müdürle konuşmalı, acaba şu kızcağıza birkaç parça eşya yardımı yapabilirler mi? Fakat yardım ederken kızı kırmamak lazım, kız çok gururlu. Hem de tokgözlü. Boğazından kaç kez meyve suyu geçtiği bellidir ama verdiğim bir bardak meyve suyuna dokunmadı bile. Kesinlikle bir derdi var. Eften püften bir dert değil, hakiki bir dert. Yardım istemek için bana geliyor ve ben kendi romantik acılarıma dalıp gidiyorum.”
Yüreğini demirden bir pençe olup sıkıyor vicdan azabı. Kızı konuşturmak için bir şeyler söyleyecekken gözleri bardağa takılıyor. “ Bunu bana “o” hediye etmişti. Atmalıyım onu. Yaşanılanları atmaktan daha kolay. Başlangıç için iyi bir nokta.” Gözü kızın ayakkabılarına kayınca gene kızıyor kendine. “ Yapamıyorum, dikkatimi veremiyorum hiçbir şeye.”
Vedat, zorla yutkunarak ayağa kalkıyor. Arkasındaki pencereye dönüyor yüzünü. Kar artık dizginlerini tamamen koparmış. Dörtnala yağıyor. Vedat’ın gözlerine bir kedi takılıyor. Bir arabanın altına girmiş. Sakat galiba, zorlukla dönüyor sağa sola. Nedense odadaki kızı çağrıştırıyor Vedat’a. “ Sakatken kendini kollayamaz, yemek de bulamaz. Kar kaplar zaten her yanı birkaç saate. Yaşamaz bu.” Bunları söylerken kalbine kulak kabartmaktan kaçınıyor. Odadaki durum daha iç açıcı geliyor gözüne. Koltuğuna otururken “Arkadaşlarından, öğretmenlerinden memnunsun. Bir çalışma programı yapmıştık sana o da işe yaradı diyorsun. ( Kızın bunları anlattığını hayal meyal hatırlıyor. Bir yerden sonra film koptu ama.) Ben de göz gezdirdim biraz önce notlarına, daha iyiler. En son ne demiştin? Oradan devam edelim.( Umarım onu dinlemediğimi anlamaz diye geçiriyor içinden.)
Kız birkaç kez derin derin nefes alıyor, ağlamamak için kendini zorladığını ele veren bir sesle konuşuyor.
-Babam beni dövüyor demiştim.
Kızın utançtan kızararak söylediği bu cümle Vedat’ı sersemletiyor. Kız, konuyu tüm açıklığıyla anlatmaya çekindiğinden susmuş demek ki. Daha önce de böyle birkaç vakayla karşılaşmıştı ama bu bir başka etkiliyor onu. Belki de kızın utancı içine oturuyor. Onu dövenin taşıması gereken yükü de bu kızcağız çekiyor. Aklına dışardaki kedi geliyor yine. “ O ölmesin, bu kızcağız eziyet çekmesin, ben de kendimi yarım kalmış bir şarkı gibi hissetmeyeyim.” diye Allah’a yalvarmak geliyor içinden.
Kız “ Bunu da o yaptı.” deyip kolunu sıvayınca gördüğü çürük son darbeyi vuruyor. Babasının gaddarlığını, annesinin, kardeşlerinin çaresizliğini titreyen sesiyle anlatan kızı dinlerken, hayatın çirkin yüzünü gizleyen peçenin yere düştüğünü hissediyor. Çaresizlikle bakıyor kitaplığına. Her çözümü içinde barındırdığını zannettiği kitapları acizlik içinde yüzüyor.
Sıkıntıyla alnını ovuşturuyor. Önce kızın iddiasının doğruluğunu anlamak için anneyle konuşmalı. Annenin söylediklerini yeterli bulmazsa başka kaynaklardan da bilgi toplaması lazım. Fakat kızın doğru söylediğine daha şimdiden kesinlikle inanıyor. Kanıt yerine geçecek yeterli bilgiyi topladıktan sonra kızı korumak için durumu sosyal hizmetlere hatta polise bildirmek gerek. Ancak bunları yapmadan önce müdüre bir danışmalı.
Müdüre… İki hafta önce zengin bir ailenin çocuğu öğrencilerden birini hırpaladığında dayak yiyen çocuk durumu Vedat’a anlatmıştı. Olayı araştıran Vedat çocuğun daha önce başkalarını da rahatsız ettiğini öğrenmişti. Çocuk hakkında daha detaylı bilgi almak için durumu müdüre anlatınca müdür “Hocam sen de çok yüz veriyorsun bunlara, her şeyi gelip hemen sana anlatıyorlar.” demişti. İşte o müdüre. Elektrik sobasının işe yaramadığını görünce “ Benim odada kömür sobası var, burası soğuk olur, senin masayı oraya taşıyalım, rahatına bak, bunlar ne anlar rehberlikten.” diyen müdüre. Yapmaya çalıştığı her işe “İcat çıkarma hocam.” deyip taş koyan müdüre.
Kıza tüm kalbiyle acıyor. Kediye de kendine de… Hiçbir şeye acımamak istiyor aslında. Kızın anlattıklarını masal gibi dinlemek istiyor. Kedi için “Ölür bu.” derken içinin sızlamadığına inandırmak istiyor kendini. “O” gittiğinden beri kendine o kadar acıyor ki bundan kurtulmak için kalbinin taşlaşmasını diliyor. Onun hediye ettiği bir bardağı atmakla her şeyin üstesinden gelmeye başlayacağına inandığı için gülüyor kendine.
Başını çevirip pencereden bakıyor. Kedi çaresizce kendine sarılmaya çalışmakta. Onu, odaya alarak kurtarabilir. Ama hiçbir kediye dokunmadı şimdiye kadar, hatta hiçbir hayvana. Uzaktan sevdi hepsini. Nasıl kendisinden yardım isteyen çocukların kimsesizliklerine, korkularına, ümitsizliklerine – müdürün de değerli katkılarıyla!- dokunamadıysa ona da dokunamaz. Olan bitene lanet eder sadece.
-Bunu bana anlattığını kimseye söyleme kızım. Sana yardımcı olmaya çalışacağım.
Sesi, sözlerini yalanlıyor. Şubatta buraya geldiğinde ırmaklar kadar gür akan sesi, ipliğe dönmüş. Bunu kendisi de fark ediyor. “Şartlar, müdür, hayal kırıklığı ve “o” el ele verince bir buçuk ayda kesildim.” diye geçiriyor içinden. Belki de çoktan kesilmişti ama “o” gidene kadar bunu itiraf edememişti kendine.
Birkaç yalan daha söylüyor kıza. Yerine getiremeyeceği vaatlerde bulunuyor. Babanla konuşurum falan diyor yarım ağızla. Zaten iddia doğruysa adamla konuşmanın pek yararı olmaz. Örnek vakalardan öğrendiği kadarıyla, şikâyet edilen kişiyle bu konuda konuşmanın sorunun çözümüne çoğunlukla katkı yapmadığını biliyor. Fakat sosyal hizmetler, polis falan deyip kızı ürkütmek istemiyor.( Zaten iş asla oralara uzanmayacak, müdür hasıraltı edecek her şeyi.) Kız bu sahte çekler sayesinde Vedat’a teşekkür ederek, biraz daha mutlu çıkıyor odadan.
Vedat, bir sürü pembe yalanın omuzlarındaki yüküyle kalkıyor yerinden. Donmak üzere olan kediye bakıyor. Yanına gidip onu odaya almayı düşünüyor tekrar, ama kediden korkuyor, hayattan korktuğu gibi. Karışamıyor hayata da kediye de. “ Kedi ölecek, kız dayak yemeye devam edecek ve ben de bir yalancı olarak ün salacağım.”
Biraz sonra kızı görüyor. Kız, yoldan geçerken kediyi fark ediyor, meraklı gözlerle bakıyor ona. Bir an duraksadıktan sonra arabanın altına eğiliyor ve kucağına alıyor kediyi. Hızla koşuyor evine doğru.
Derin bir şaşkınlığa gömülüyor. Acıların, yoksulluğun ve diğer elverişsiz şartların, kızın, başkalarının acılarını görmezden gelmesine, başkalarına yardım etmek konusunda kendini çaresiz hissetmesine neden olmadığını görmek hayrete düşürüyor Vedat’ı. Ardından yüzüne nereden geldiği belli olmayan bir gülümseme yayılıyor. Gözleri buğulanıyor. Bir işaret geliyor sanki bir yerlerden.
“Zincir kırılacak, çünkü kedi ölmeyecek.”
Bu söz zihninde tüm parlaklığıyla yanarken, ne zamandır unuttuğu bir heyecanla sarmalandığını hissediyordu.