Şair Edip Cansever’in bir mısraı var:“ Ne gelir elimizden insan olmaktan başka.” Şair bunu derken şiirin sadeliği ve büyüsü içerisinde aslında olmamız gereken son noktayı da göstermiyor mu? İnsan olarak yaratılmış bir varlığın, “insan olmaktan başka” olabileceği bir şeyin olmadığını sanki biraz da çaresizlik içinde sunuyor şiiriyle insanlara…

Belki başka bir şey olmak istediğimizden değil. Ama ne yaparsak yapalım; asıl, acizliğimizi hissettiğimizde, zaaflarının esiri bir varlık olduğumuzun daha yakından farkına vardığımızda, o an ne kadar, evet, ne kadar çaresiz olduğumuzu çözdüğümüzde daha bir insanlaşmıyor muyuz?

Neyin ne olduğunu az çok anladığımız noktada ve hayat çarkını geriye döndürmenin mümkünsüz olduğunu gördüğümüzde değil midir bizim için insan olmaktan başka çıkar yol kalmadığını düşünmek…

Ama bir kavrayışlar silsilesi ve kavram kargaşası olan hayat karşısında bunu görüp, insan olmayı dileyen ve insan olmayı yürekten isteyen kim? Ya da başka bir şekilde soralım soruyu… İnsan olmayı isteyenlerin en yakınları tarafından bile istismar edildiği bir ortamda kim ister gerçekten insan olmayı ve bütünüyle insana yakışan davranışlarda bulunmayı?.. Ve kim anlar ya da anlamak ister insan olmayı kafasına koyanları?..

Aslında bu son soru, konuyu daha iyi açıklıyor bize… Geriye dönüp bir daha okumamanız için sizin yerinize soruyu biz tekrar edelim:

Kim anlar ya da anlamak ister insan olmayı kafasına koyanları?

Şairin inceltilmiş ruh haliyle keşfettiği ve ortaya koyduğu son noktayı (biraz da insan olmanın çaresizliği içinde sunduğu), içinde bulunduğu durumu gözden geçirerek ve etrafını (yani varlığı) gözlemleyerek, her an insan olduğunun ağır yükü altında ezilerek kim görmek ister?

İnsan olmaktan başka her şeyin adeta kabul gördüğü, iltifat edildiği, insan olmak ve insanca yaşamak için çabalayanların ise garip karşılandığı bir toplumda, şair yüreğiyle konuşmak ve “Ne gelir elden insan olmaktan başka” demenin ne büyüklükte bir cesaret istediği konusunda bilmem hiç düşündünüz mü? Ya da kaç kere düşündünüz?

Birçok kişiden, kendince sesler yükseldiğini duyar gibi oluyorum. Ama bunların klasik şikâyetname fasıllarını ileri geçtiğini söylemek zor. Hepimiz aynı şeylerden şikâyetçiyiz. Ne var ki, bu konuda gerçek manada kendini ortaya koyacak “fedailer” noksan… İvazsız, garazsız ve hasbî olarak… Çünkü artık, “Yaşamak, insana bir sorumluluk yüklemez olmuştur.”

Yine Edip Cansever’in mısralarıyla;

“Örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan

Ölüversem şuracıkta

Bakınca herkes orama burama

Derler mi bir ağızdan: Bu ölen de kim         

Hey Tanrım! Bu ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına”

İşte bir şair sorgusu! Daha doğrusu düşüncenin ağırlığı altında ezilen ve kendini sorgulamasını bilen bir beynin sorgusu… Cevabı çetinlik, cevabı karmaşıklık içeren bir soru bu: ”Kim yaşamış kendi adına”

Şairin sorgusundan, hep başkaları adına yaşayanların, daha bir insan oldukları sonucunu çıkarabilirsiniz. Fakat söyleyenin, bu durumdan şikâyetçiymiş gibi olduğunu da dikkatli bir göz görebilmelidir.

Zira herkesin başkaları adına yaşadıklarının yanında birde kendi tarihi vardır. Ya da olmalıdır. Sadece çevre, çocuklar, eş, dost, akraba, arkadaş ve tanıdıklar adına yaşamanın; yani hayatı hep birileri için yaşamanın, “yaşama”  olduğunu düşünmek; yanıltıcı ve günü gelince belki de acı vericidir.

Hayatın kendi adımıza yaşadığımız ve iyi uğraşlarla değerlendirdiğimiz bölümleri de olmalıdır. Çetin Altan’ın söyleyişiyle; hayat, “hep böyle ölümle bitecek” insanlar yetiştirmemeli. Kendinden sonraya kalacakların daha çok bu bölümdekiler olduğunu keşfetmesini de bilmeli insan… Aynı zamanda bunun, insan olarak yaşayanların yaşadıklarının nişanesi olduğunu da…

Cesaretini toplayanlar ve yüreklerinde bir dünya yaşatmak isteyenler için bu böyledir.

Bu yazıyı paylaşın