Telefonumu maşa tutarcasına ürkek ve elimin ucuyla tutarken zihnimle kalbimin el sıkışmasını bekliyorum. Bir yandan da kızıyorum bu halime. Aldığım her kararın arifesinde, kararın şiddetli doğum sancılarını çekmekten usandım. Fakat çocukluktan beri de yok edemedim bu sancıları.
Aslında öyle uzunca düşünülmesi, yorumlanması gereken bir durum yok ortada. Hatta yapacağım şey için “karar” vermem gerekmesinden içten içe utanıyorum.
Başıboş dolanan gözlerim bahçede futbol oynayan öğrencilere takılıyor. Özellikle kendine güvenenlere… Onları diğerlerinden ne mi ayırıyor? Yapmaya çalıştıkları aşırı hayalperest hareketler: Gelişine şut çekmeler, rakibi ipe dizme denemeleri, aşırtma vuruşlar…
Öğrencilerin okul bahçesinde yaptıkları maçları zamanım oldukça izlerim. Bir futbol maçı, izlemesini bilen için kimin hangi karakterde olduğunu fısıldayan güvenilir bir muhbirdir. Kazanma hırsıyla çıldıran, gol yedikçe sağa sola saldıran asabiler, kaybetmeyi soğuk bir duvarın öyküneceği sükunetle karşılayan ağırbaşlılar, kendileriyle alay ederek kaybetmenin acısını önemsemeyen ya da önemsemez görünen dalgacılar, nadiren karşılaşılan gerçek centilmenler ve daha sayamadığım pek çok karakter boy gösterir bu oyunda.
Pencereyi açıyorum. Mahallenin küçüklerinden biri, beni görünce, adımı kendini yırtarcasına haykırmayı kesiyor.
– Ne oldu Kerim?
-Sedat Abi seni çağırıyor Kemal Abi. Aşağı mahalleyle maç varmış. Adam eksikmiş, çabuk olsun dedi.
-Tamam, geliyorum şimdi.
Pencereyi ikircikli bir hisle kapatıyorum. Bir yandan içimi, yaptığı işi yapacak tonla adam olduğunu bilen figüranların herkesçe anlaşılamayacak kırgınlığı sarıyor. Şeytan “Gitme, tırım tırım adam arasınlar.” diye yangına körükle gidiyor. Diğer yandan da bu şansın ayağıma kolay kolay gelmeyeceğini biliyor, beni çağırdıklarına seviniyorum. Aceleyle üstümü değiştirirken Furkan giriyor odaya. Eşofmanlarımı giydiğimi görünce heyecanla “ Maç mı var?” diye soruyor. Başımı sallıyorum. “Ben de geleyim mi? Belki sakatlanan, yorulan olur. Yerine geçerim.”
Furkan’ın çelimsiz vücuduna hüzünle bakıyorum. Böyle bir şeyin olmayacağını ikimiz de biliyoruz. Mahalle maçları, çocuk yüreğimizin anlayamadığı bir sinir harbi şeklinde geçiyor. Bu onur mücadelesinde sadece kazanmayı düşünüyor, yeri geldiğinde haksız olsak bile, işi, verilen karara itiraz edip kavga çıkarmaya kadar götürüyoruz. Büyüdükçe içimizdeki bir şeylerin kırıldığını belki tam manasıyla kavrayamıyoruz fakat her maçta daha güçlü seziyoruz.
Takımda Furkan’ın yeri yok fakat rica akan gözlerini geri çevirmeye gücüm yetmiyor. “Peki.” diyorum gülümseyerek. “Hadi giy eşofmanlarını.”
Çakılı defans oynayan çocuk dikkatimi çekiyor. Katılmıyor hiçbir atağa. Topu sahibine ulaştırması gereken bir emanetmişçesine elinden geldiğince çabuk teslim ediyor takım arkadaşlarına. Etrafında kimseyi bulamazsa kaleciye pas veriyor ya da topu tüm gücüyle ileri gönderiyor. Ben de böyle oynardım. Atağa çıkarken arkadaşlarım bana pas atmazdı. Topu ezmemden, kaybetmemden çekinirlerdi. Nadiren karşı kaleye yaptığım koşularımdan, başım eğik dönerdim. Karşı takımın ceza sahası, uzaktan seyrettiğim, heyecanlı çatışmaların yaşandığı bir savaş alanıydı.
Tabelayı değiştirebileceğime hiçbir zaman inanmadım. Hayatımı değiştirebileceğime de inanamadım bir türlü. Hata yapmaktan korktuğum için savaşmadım hiçbir şeyle. Elimin uzandığı ilk meyveyi koparıp kendimi onun tatlı olduğuna inandırmaya çalıştım. Başıma geleni kabullenip öylece yaşadım, yaşıyorum.
Çocuk hızla gelen topun hafifçe yön değiştirmesiyle şaşırıyor,  ıskalıyor topu. Hemen arkasındaki rakip oyuncu aniden geçiyor onu ve sert bir vuruşla tabelayı değiştiriyor. Önce kaleci, sonra kaptan verip veriştiriyorlar zavallıya. Çocuk suçunun büyüklüğüne en az onlar kadar inanarak kabuğuna çekiliyor. Sinirleniyorum. Pencereyi açıp  “Üzülme!” diye seslenmek istiyorum. “ Çok biliyor onlar. Deminden beri tek başına çırpınıyorsun orada, defansa gelsinler bir zahmet seni beğenmiyorlarsa. Kaleci de önce kendi beceriksizliğine kızsın. Sadece oyunda olsa iyi, hayatta da çok var bunlardan. Sen takma onları, oyununu oyna. İleri çık, şut at, top kaptır. Bunun tadı ancak böyle çıkar.”
Ama hiçbir şey demiyorum. Telefon hala tüm eğretiliğiyle elimde. Sahi ne kadar oldu aramayalı? Ne diyeceğim arayınca? “Uzun zaman oldu.” mu?
Sedat her maç öncesinde olduğu gibi: Hırslı, sinirli, buyurgan. Baştan yadırgadığımız bu duruma artık alıştığımızdan onu ses çıkarmadan dinliyor, Ahfeş’in keçisi gibi kafa sallıyoruz. Yüzlerimize taktığımız anlamsız ciddiyet birbirimizi tedirgin ediyor. Sedat heyecanla, rakibin hamlelerine göre uygulamaya koyacağımız planları sıralıyor. Rakip bastırırsa topu aldığımız gibi karşı atak yapacağız, kendi sahalarında beklerlerse pas oyunuyla ilerleyeceğiz. Bir sürü şey sıraladı, benim anladıklarım devede kulak. Arada timing, kompakt falan diyor, zaten o kelimeleri kullanarak neden bahsettiği konusunda hiçbir fikrim yok.
Furkan Sedat’ı hayran hayran izliyor. Bıraksalar konuşması bitince elleri patlayana kadar alkışlayacak. Bir şey anlasa bari anlattıklarından. Dedim ya, Sedat’la yaşıt olduğum halde ben bile anlattıklarının yarısını anladım, anladıklarımın bir kısmını da çoktan unuttum. Yirmi dakikadır aralıksız konuşuyor. Sözünü kesmeye kimse cesaret edemiyor.
Rakip takım görününce konuşmayı kesiyor. Bizdeki ciddiyet maskelerinden onlar da takmış. En uzun boylu olan en önde. Her takımda bir Sedat var anlaşılan.
Arkadaşlarım mevkilerine doğru hareketlenirken çekingenlikle Sedat’a sokuluyorum. “Sedat.” diyorum özür dilercesine. Sedat gelenlere dik dik bakarken “Ne var?” diye lütfen mırıldanıyor.
– Maçın son beş dakikasında benim yerime Furkan girse olur mu?
Sedat bakışlarını gelenlerden ayırmadan cevaplıyor sorumu.
-Olmaz, hızlı koşamıyor o. Defansta açık veririz.
Yüzüme bakmadan konuşması canımı sıkıyor ama vazgeçmeye niyetim yok. Bana mahkum olduğunu bildiğimden ısrar etmeye karar veriyorum. Sedat oyuncunun morali, motivasyonu gibi konulara değer verir.
“ Beş dakikacık.” diye üsteliyorum. “İnan ki canını dişine takar kendini beğendirmek için. Zaten ben de ne yapıyorum ki geleni ileri vurmaktan, taca, kornere atmaktan başka? Hem ben de daha çok asılırım maça.”
Sedat bir bana bir de kenarda bekleyen Furkan’a bakıyor. Hemen sonra karşı takımla tekrar göz temasına geçiyor. Ardından “ Tamam.” diyor sıkıntıyla. “ Son beş dakika hatırlat, yerine geçsin. Fakat hata falan yaparsa bir daha seni takıma almam.”
Sedat’la aramızda geçen konuşmayı – Sedat’ın Furkan hakkındaki yorumları ve tehdidi hariç –  Furkan’a kaşla göz arasında anlatıyorum. Yüzü adeta neşeyle yıkanıyor. Ne yazık ki sevincini uzun süre yanında kalarak paylaşamıyorum çünkü iki taraf da maçın bir an önce başlaması konusunda çok istekli.
Maç tam da düşündüğüm gibi başlıyor ve sürüyor. Ekranda gördüğümüz ne kadar can yakıcı, aşağılayıcı hareket varsa birbirimizin üzerinde deniyoruz. Ben onlara pek uyamıyorum, hatta zaman zaman, yaptıklarımızı saçma buluyorum. Böyle olacağını bilmeme rağmen neden koşa koşa geldiğimi çözemiyorum. Belki de onlardan, içimde bir yerlere saklanan öfkemi ortaya çıkarmayı öğrenmek istiyorum.
Göz ucuyla Furkan’a bakıyorum, mutluluktan uçacak. Sahanın etrafında abuk sabuk hareketler yaparak güya ısınıyor. Zaten bir gıdım olan gücünü oyuna girmeden harcayacak. Ses etmiyorum, alt tarafı beş dakika oynayacak zaten.
Sedat’la Uzun artık neredeyse her tartışmalı pozisyonda birbirine dikleniyor. Kavgacı horozlara benziyorlar. Sedat’ın öfkesinden arada biz de nasibimizi alıyoruz. Durduğumuz yeri, attığımız pası, çektiğimiz şutu beğenmiyor. Tüm topları kendisiyle buluşturmamızı istiyor.
Maç başa baş giderken Furkan’ın eliyle beş yaptığını görüyorum. Sedat’ın bana doğru koştuğunu görünce “ Ben çıkıyorum.” diye sesleniyorum. Sedat yanımda durup“ Hayır, çıkma, yerinde kal.” diye karşılık veriyor.
Şaşkınlıkla, gayri ihtiyari Furkan’a bakıyorum. O da bir şeylerin ters gittiğinin farkında. Sahanın hemen yanında, öylece bizi seyrediyor. Cılız gövdesi kökünden kırıldı kırılacak. “Söz vermiştin.” diyorum. Sesim yalvarmaya beş varı gösteriyor. Sedat yan bahçeye kaçan topun oyuna sokulmasını beklediğinden ve muhtemel bir atağı kesmek için nerede durması gerektiğine bir türlü karar veremediğinden çevremde dolanırken harap halimi umursamadan konuşuyor. “Çok güçlüler. Furkan işimize yaramaz, maçı kaybederiz.”
Furkan’ın bu sözleri duyduğunu düşünüp ona döndüğümde küskün küskün sahayı terk ettiğini görüyorum. Yıkılıverecek gibi yürüdükçe boğazıma bir yumruk oturuyor. Derin bir nefes almak istiyorum ama beceremiyorum.
O sırada Sedat “ Adam gibi paslaşmayı beceremedi ahmaklar, korner… Boyun uzun, koş sen de ceza sahasına.” diyerek kolumdan tutup çekiyor. Keyfi kaçan adımlarımı zorla peşinden sürüklüyorum.
Ana baba günü olan ceza sahasına gelmek büyük lütuf fakat umursamıyorum. Yıkıcı bir öfke duyuyorum Sedat’a. Ona bir şey demeye cesaret edemeyeceğimi biliyorum. Dışa vuramadığım öfkem yüreğimin duvarlarına balyoz üstüne balyoz indiriyor.
O sırada korner kullanılıyor. Bana doğru gelen topu kafayla kaleye göndermek için istem dışı sıçrıyorum fakat hemen ardından dengemi kaybedip yere düşüyorum. Acıyla doğrulmaya çalışıyorum, tepemde bir uğultu… Kimse elimden tutup kaldırmaya gelmiyor, herkes penaltı noktasına toplanmış. Sedat “ Adamımı düşürdünüz, penaltı, penaltı!” diye haykırıyor. Çelimsiz karşı çıkışlar işe yaramıyor. Düşürüldüğüm üzerinde hemfikir olununca Sedat topu kaptığı gibi beyaz noktaya dikiyor. Esaslı bir vuruş yapmak için gerilirken Uzun karşı çıkıyor.
– Faul kime yapıldıysa penaltıyı o atar. Baştan böyle anlaşmıştık Sedat.
Sedat Uzun’a yan yan bakıyor fakat karşı çıkmıyor. Bana doğru gelip sırtımı sıvazlıyor ve  “Sol köşeye, adam gibi vur.” diye fısıldıyor.
Topun başına geçtiğimde, zangır zangır titrediğimi fark ediyorum.
Çocuklar birden birbirine giriyor. Karşısındakine vurmaya çalışan, kavgayı ayırmak isteyen, eğlence olsun diye kalabalığa karışan derken iş çığırından çıkıyor. Pencereyi açıp “Ayrılın bakayım, siz kardeşsiniz.” diye bağırıyorum. Sonra “ Yani kardeş sayılırsınız.” diye ekleyerek toparlıyorum durumu. “Kavga etmek yakışıyor mu hiç?”
Sahi, yakışıyor mu?
Böyle bir şans elime ilk defa geçiyor. Mahallede, okulda arkadaşlarıma anlatabileceğim bir olay hem de benim başımdan geçen… Diğerleri, top kaleciden dönerse diye hemen arkama dizilmiş. Kalecinin düşman gözleri üstümde cirit atıyor. Golü atarsam Sedat beni daha sık çağırabilir maçlara. Keşke Furkan da görseydi…
Furkan ne yapıyor acaba?
Üç adım geriliyorum.
Sedat’la yan yana geliyoruz. Yapmacık gülümsemesiyle sözde bana cesaret vermeye çalışıyor. Aynı gülümsemeden ben de ona yolluyorum.
Hemen sonra hızla koşup topa tüm gücümle vuruyorum.
Sahadakilerin şaşkın bakışları altında topu tam da istediğim yere gönderiyorum: Taca.
Bir anlık sessizlikten sonra Sedat ensemde bitiyor ve beni sertçe itiyor. Birkaç adım ileri savruluyorum fakat yıkılmıyorum. İstifimi bozmadan döndüğümde yüzünün öfkeden kıpkırmızı olduğunu görüyorum. Maç boyunca ona buna bağırmaktan çatallaşmış sesi duyduğu hiddeti hakkıyla taşıyamıyor. “ Ne yaptın sen salak?” diyor sağ elini tokat atacak gibi sallayarak.  “Oyun mu oynuyoruz burada?”
Rakip takım oyuncuları da yaptığıma anlam veremeyerek bizimkilerle birlikte boş gözlerle beni izliyor. Garip bir tatmin hissiyle cevap veriyorum. “ Evet, oyun oynuyoruz.”
Sedat arkamdan sövüp sayarken hızlı adımlarla sahayı terk ediyorum. Elbette küfürlerine karşılık veremiyorum.
Bir daha hiçbir mahalle maçına çağırılmıyorum.
Yapmam gerekenin ne olduğuna sonunda karar verip arama tuşuna basıyorum. Ben zamanında Sedat’a kafa tutmuş adamım, kardeşimden bir özür mü dileyemeyeceğim?

Bu yazıyı paylaşın