Medeniyet: İç Sınır “Fatih-Harbiye”; Dış Sınır Doğu Batı

Medeniyet; sözcük olarak şehircilik, şehirli olmak, şehrin kurallarını bilmek ve hayatı bu kurallara göre yaşamak demektir. Sözcüğün etimolojik açılımı da aynı anlam çer­çevesini oluşturur. Arapça, şehir anlamındaki “medine” kelimesinden türetilmiştir. Medeniyet kavrami farklı za­manlarda “sivil anlayışı” temsil eden bir sözcük olarak da kullanılmıştır.

Medeniyet; bir birikim, bir toplam, bir simgedir. Uzun yıl­lar, deneyimler, farklı alanlar ve uğraşlar içeren bir kavram­dır. Tanımı üzerinde tam bir ittifak sağlanamayan medeni­yetin unsurları da birbirinden farklı gösterilmiştir. Sosyal bi­limcilerin bazıları kültürü de medeniyet kavramı içinde de­ğerlendirmişlerdir; ancak kültür bir milletin yaşamını kolay­laştıran, ona anlam kazandıran bilgi birikimi ve yaşam haritasıdır. Medeniyet ise bu kültürün maddi alanda ortaya çıkışıdır. Her şeyden önce medeniyet, insani bir oluşum­dur. İnsanların düşünce ve eylemleri, kıyafetleri, duruşları, yürüyüşleri bir aynada medeniyet olarak belirmiştir. Mede­niyet kavramını anlamlandırmak ve medeniyeti sokakta ta­nımak için bu konu üzerinde derin düşünceleri ve önemli eserleri olan Peyami Safa’nın sözlerini değerlendirmeye alarak bir medeniyet çerçevesi çizebiliriz. Fatih-Harbiye, Peyami Safa’nın en önemli romanlarından- dır. Fatih-Harbiye, Peyami Safa yazdığı için önemli değil; Peyami Safa’nın yazdıkları için önemlidir. Peyami Safa, bu romanda Doğu-Batı çatışması ekseninde bir medeniyet sorgulaması yapmıştır. Bu sorgulamada olay örgüsü ekse­ninde yarattığı kahramanlarla medeniyet savaşını ve mede­niyetin insan ve arzu boyutunu farklı simgelerle ortaya koymuştur. Fatih-Harbiye’de Neriman, Macit Ba­tı medeniyetini temsil ederken; Şina- si, Faiz Bey Doğu medeniyetinin temsilcileridir. Peyami Safa, bu ro­manda Osmanlının son döneminden günümüze kadar toplumumuzu et­kileyen, değiştiren, dönüştüren, bu­naltan bir konuyu kapsamlı bir de­ğerlendirmeyle sunmuştur. Romanın ana kahramanı Neriman’dır. Peyami Safa da Neriman’ın “bakış açısını” kullanarak Doğu-Batı sorgulamasını toplumsal yaşama indirgeyerek so­kağın sesiyle sunmuştur. Romanda Neriman’ın aklından geçen ve dilin­den dökülen : “Şu alaturka müziği kaldıracaklar mı ne yapacaklar? Yapsalar da ben de kurtulsam. Hep ailenin tesiri. Babam şark terbiyesi almış. Ney üfler akrabam öyle… Fa­kat artık sinirime dokunuyor, bir ke­re şu musibetin biçimine bak. Hele bu torbası?… Yirmi gündür elime al­mıyorum, bugün mecbur oldum. Bı­rakacağım musibeti… Darülel- han’dan da çıkacağım yahut alaf­ranga kısmına gireceğim.” ifadeler Doğu-Batı sorgulamasını ve ayrımını başlatır. Daha sonra : “Sonra o dük­kânların hali nedir? Adım başında aşçı ve kahve. Erkeklerin işi gücü kahvede, caminin önünde oturup sokağı seyretmek. Dün Tünel’den Galatasaray’a kadar dükkânlara baktım. Esnaf bile zevk sahibi. İnsan bir bahçede geziyormuş gibi oluyor. Her camekân çiçek gibi. En adi eşya­yı öyle biçime getiriyorlar ki mücev­her gibi görünüyor. Sonra halkı da bambaşka. Dönüp bakmazlar. Yürü­mesini, giyinmesini bilirler. Her şeyi bilirler canım… O Macit’in ellerine baktım, kadın eli gibi, tertemiz, ince­cik, tırnakların üstünde bile çalışmış. Şinasi’nin elleri gözümün önüne geldi. Tırnağının biri kırık, bürü batık… Ne imiş? Kemençe çalarmış. Böyle insanın elini parçalayan sazı parçala- malı. Hiç telin kenarına tırnak sürtü­len saz görülmüş müdür? Her işimiz acayip, nefret ediyorum..? ifadele­riyle bu adlandırmaları netleştirir. Neriman, babası Faiz Bey’le konuşur­ken Doğu-Batı karşılaştırmasını bir örnekle açıklar:

“Neriman düşündü ve bir anda Şarklıların kedileri ve Garplıların köpekleri niçin bu kadar sevdiğini anladı. Hıristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, Garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur; haya­tı hep minder üstünde ve rüya için­de geçer; gözleri bazı uyanıkken bi­le rüya görüyormuş gibidir; lapacı, tembel ı/e hayalperest mahlûk, çalış­mayı hiç sevmez. Köpek diri, çevik atılgandır. İşe yarar, birçok işlere ya­rar. Uyurken bile uyanıktır. En kü­çük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır. Şark ve Garp’ı temsil eden bu iki re­miz, Neriman’ın zihninde iki zıt âle­mi o kadar müşahhas bir hale getirdi ki epey zamandan beri kendi kendine halletmeye çalış­tığı muammaların birçok anahtarlarını bulur gibi oluyordu; büyük bir kültürü olmayan Neriman, ancak bu basit remiz­lerin zıddiyetleri arasında mukayeseler yaparak, kendine göre bazı fikirlere daha sahip olmaya başlamıştı. Peyami Safa, Neriman’ın aklından ve dilinden Doğu-Batı medeniyetini farklılıklarıyla ortaya koymaya çalışmıştır. Bu farklılık genel bir özetle maddi ve manevi ayırımı ortaya koymaktadır. Doğu, manevi bir özleyiş içindeyken; Batı, maddenin peşindedir. Ancak bilinmelidir ki manadan uzak bir maddenin etkileyiciliği ile maddeyi kullanamayan bir mananın etkileyiciliği sınırlıdır. Madde ve manayı insan öz­nesi etrafında toplayan ve insani bir medeniyet temelleri üzerine bir dünya kurmayı düşünmeyen hiçbir sistem kalı­cı olmayacaktır. İnsan bir bütündür ve insanı bütünüyle sa­ran bir bilinç ve eylem geliştirilmeden insanın donanımı ve mutluluğu sağlanamaz. Yeryüzüne çizilen sınırların gökyü­zünden delindiği, sıcak ve soğuk savaşların birbirine karış­tığı, kitaplarla kurulan dünyaların televizyon veya bilgisa­yar ekranıyla değiştiği, sermayenin ve emeğin aynı el tara­fından yönetildiği bir dünyada eski adlandırmalarla yeni bi­reyler ve beyinler yetiştirmek zorlaşmıştır. Neriman’ın sade­ce Beyoğlu’na çıktığında yaşadığı çelişkiler Anadolu’nun en icra köşesinde oturma odasında yaşanmaya başlamıştır. Doğu siyaseti ve ekonomisi Avrupa siyaseti ve ekonomisiy­le etkileşmeye başladığından beri kıtalar, bölgeler, ülkeler, şehirler, semtler, mahalleler, sokaklar arasındaki ayrım ev­lere ve bireylere kadar inmiştir. Artık iki komşu da birbirin­den farklı bir medeniyetin temsilcisi olurken aynı anne ve babadan doğan ve aynı evi paylaşan iki kardeş de farklı medeniyet yolları seçebiliyor. Bu yolları birleştirmek, yeni bir anlayış geliştirmek, yeni adlandırmalar yapmak, insanı yeniden ve bütünüyle sarmak gerekiyor. Bu gerekliliği özümsemek, insan öznesini yüceltmek, madde ve manayı tartının aynı kesesinde değerlendirmek zorunluluğu mede­niyetler için kaçınılmaz olmuştur. Madde medeniyetinin manayı etkisizleştirmeyi ve manayı önemsemenin bir yal­nızlığı, güçsüzlüğü doğurması, her iki medeniyet yaşatıcıla- rını, koruyucularını olumsuz etkilemiştir. Medeniyet, insa­na hizmet etmeyen, insanı önemsemeyen bir konuma oturduğunda o medeniyeti sürdürecek insan kalmayacak­tır. Evrensel nitelikleri özümsemiş, insanı temel hak ve hür­riyetleriyle tanımlamış bir medeniyet yeni bir diriliş ve yeni­den bir yaşam şansı olabilir.

Bu yazıyı paylaşın