Akif, büyük bir şair olmanın yanı sıra; büyük bir fikir ada­mıdır. Sezai Karakoç’un ifadesi ile ” nadide kişiliği ile in­sanlığa tam bir örnektir.” Akif, hayatı boyunca makam ve mevkiden uzak durmuştur. Bu haliyle “menfaatin üm- misi” olmuştur. Onu büyük kılan da budur. Onun için en önemli şey davasıdır. Milli değerlerimizin korunması ve yozlaşmasına karşı verilecek mücadele hayatının anlamıdır. Akif, bir cemiyet adamıdır. Bireyselliği veya bencilliği yok­tur. Eserlerinde bireyselliğe hemen hiç yer vermemiştir. Daima doğrunun ve gerçeğin peşinde koşmuştur. O, elin­deki meşale ile neslin aydınlatılması gerektiğine inanmıştır. Asım projesi, onun en büyük hayalidir. Asım, belki bugün­kü deyimle “çılgın bir Türk’tür.” Azimli, vefakâr; korku ve ümitsizlik nedir hiç bilmeyen bir nesil…

Asım, dünya gençliği için bir idoldür. Kendisi gibi bir “insan-ı kâmil” olma sürecinde geçmelidir. Akif’e göre “ilmi olmayan iman ve imanı olmayan ilim işe yaramaz.”

Ona göre milleti, ilim, fen ve çalışkanlık kurtaracaktır. Tem­belliği ve tembelleri sevmez. Alınlar mutlaka terlemelidir:

“Bu cihetten hani hiç yılmasın oğlum gözünüz.

Sade garbın yalnız ilmine dönsün yüzünüz

O çocuklarla beraber gece gündüz didinin

Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin” Safahat

Ara bir nesil değil, Asım’ın nesli çalışkan olmak zorundadır. Zira o “tek dişi kalmış canavar” karşısında güçlü, iradeli olmalı ve asla yıkılmamalıdır. Ez cümle Asım, erdemin ve ilmin ışığında “çılgın bir Türk nesli” olmalıdır. Akif, ilahi kelamda denildiği gibi “her vadide şaşkın şaşkın dola­şan bir şair” değildir. Kendi çağını yakalamayı bilmiş, sınavı geçmiş “müstesna bir şairdir.” Bugün dünyanın birçok yerinde yaşanan zulmü, kan ve gözyaşını görmezden gelerek günlük meşgalelerle didinen ve çağı ıskalayan pek çok entelektü­el bunu dile getirmekten acizdir. Sa­natçının toplum önderi olma özelliği bu anlamda bitmiştir. Hâlbuki Akif, şöyle haykırıyordu:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.

Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem” Safahat

Doğu-Batı ikilemini yaşayan, bu ikisi arasında bocalayan ve kültürel bir yozlaşma içine giren gençleri iyi tah­lil eden şair, milli hasletleri anlama­dan bir bütün olarak geçmişi redde­denlere karşı mücadele etmiştir. Tes­limiyetçi, toptan kabulcü ve retçi bir anlayışı tehlikeli bulmuştur. Eleştirel bir gözle olayları değerlendirmeyi daha sağlıklı ve akılcı bulmuştur. Sağduyu en önemli silahı olmuştur. Meseleleri ilmin ışığında çözmek, afakfve uçuk hayallerden uzak dur­mak onun önemli mefkurelerinden biridir. Batıyı her yönüyle değil, sade­ce ilim ve sanat yönüyle takip edil­mesi gerektiğine inanır:

“Alınız ilmini garbın alınız sanatı­nı

Veriniz hem de mesainize son sü­ratini” Safahat

Akif, sanatın ve ilmin medeniyetine inanmaz. Bunları evrensel değerler içinde kabul eder. Safahat’ın bir te­kâmülü anlattığı düşünülürse bizim bugün tam tersi istikamette olduğu­muz görülecektir. Zira Akif’in aksine ilim ve sanat dışında hemen her şeyi aldık.

Akif’i anlamaya ve anlatmaya mec­buruz. Onun rüyasını gerçekleştir­mek, Yunus’u ve Mevlana’yı yeniden günün şartlarına uygun okumak ve yorumlamak durumundayız. Sürük­lenen değil, sürükleyen; kendi içinde dengeli ve söyledikleri ile yaptıkları asla çelişmeyen bu güzide adamı ye­niden “okumak” zorundayız. Hâlâ anlaşılmamış bir şair olmamalı Akif! Süleyman Nazif ” Allah’ın şehitleri olduğu gibi, şairleri de vardır.” dediği bu nefis söz sanki Akif için söylenmiştir. Bir söz bu kadar yakışa­bilir bir şaire.

Akif, yaşadığı dönem itibariyle çağ­daşlarından pek çok yönden ayrılır. Tanzimatçıların taklitçiliğinin aksine O, Batı’yı daha farklı bir bakış açısıyla değerlendirmek ister. Batı’yı farklı dü­şüncelerle zenginleşme ve tekâmülün bir basamağı olarak görür. Medeniye­tin tanımı da burada gizlidir. Batılılaşma serüvenimiz, bir veba gi­bi her yeri sardığı vakit Akif, ne Batı­lı ne de Doğulu olma düşüncesinde­dir. Onun gayesi kültürel kimliğin ko­runması ve yozlaşmanın önüne ge­çebilmektir. Çünkü körü körüne olan bir kabulün milli ve manevi değerle­re zarar getireceğini çok iyi tahlil et­mektedir.

Tanzimatçılar ve onları takip eden pek çok sanatçı, çağı doğru yorum­lama ve yakalama konusunda ne ya­zık ki eksik kalmışlardır. Doğru bir “duruş ve okuma” davranışını ser- gileyememişlerdir. Hâlbuki Akif, kül­türel entegrasyonun gerçekleşme sürecinde çok daha akılcı ve uyanık olmuştur. İleriyi iyi görmüştür. Bugün AB’ye her zamankinden da­ha yakınız. Ama medeniyet anlayışı­mız ile çağdaşlık düzeyimizin asli değerlerimizden ne dere­ce saptığını yorumlamak, yozlaşının getirdiği sorunları ye­niden okumak zorundayız. Hazırlık düzeyimizin kimlik ça­tışması ile yaratacağı buhranı iyi görmek gerekir. Geçmiş­ten kopuk bir anlayış eksik ve hatalı olacaktır. Akif’in de­yimiyle,

“Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da

Maziyi, fakat yıkmaya kalkışma bu yolda

Ahlâfa döner, korkarım, eslafa hücumu

Mazisi yıkık bir millettin atisi olur mu?” Safahat

Hakikatten sormak gerekir: “Mazisi yıkık bir milletin ati­si olur mu?… Elbette olmayacaktır. O halde ” Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!” demekten başka çaremiz yok. “Akif, batmakta olan toplumu kurtarmanın çığlığıdır, sesi­dir ve öfkesidir.”

Bu yazıyı paylaşın