Fitnat yıllarca bir eşiğin üzerinde oturup bekledi. Dağlarda açan kaya çiçeklerini, sümbülleri, menekşeleri, mor gelincikleri göremedi. Çayın kıyısında oturup ne suyunu yudumladı ne yüzünü ferahlattı. Rüzgâr şöyle efil efil vurmadı sırtına. Hepi topu manzarası dış kapının eşiğinin gördüğü kadardı. Sokağa boynunu bükmüş bir elektrik direği, kırık dökük bir çocuk parkı -ki bu en sevdiği manzaraydı- betonarme, sıvası dökülmüş tek katlı bir evdi. Evin bir ölüyü andıran o solukluğuna inat ahşap çitlerle çevrili bahçesinden asma yaprakları, sarmaşık güller, hanımelleri, böğürtlenler fışkırır; ayçiçekleri neşeyle göğü selamlardı. Parkın hemen yanındaki boş arsada lastikleri patlamış, camları parçalanmış, hurdaya dönmüş bir kamyonet dururdu. Gerçi bu saatten sonra kamyonet demek de ayıp olurdu. Kendisi çocukların bütün oyunlarının baş kahramanıydı.

Fitnat’ın da oldu mesut günleri. Hani şu yürüyebildiği, koşabildiği, köyünün dağlarını ku­cakladığı, tarlalarında terini akıttığı günler… Neşesi kırk köye yeterdi. Severdi, sevilirdi; hele Ferhat’ın dilinden de gönlünden de hiç düşmezdi. Kader onları ilkokul yıllarından beri hep aynı sınıflarda buluşturmuştu. İkisinin de niyeti üniversite okumaktı. Sonra mutlu bir yuva. Ümitleri tohumu saran toprak gibi sarıp sarmalardı onları.

Yaz gelince bereketli topraklar coşar, tarlalar yeşilin binbir tonuyla bezenirdi. İşçiler gün doğ­madan traktörlere biner, kâh türkü söyleyerek kâh rüzgârın türküsünü dinleyerek tarlalara varırdı. Neredeyse bütün yaz Fitnat tarlada, kızgın güneşin altında çalıştı. İstediği bölümü kazanmıştı lakin okumak için para gerekti. Fitnat aşkla, şevkle gidiyordu tarlaya. Herkesten daha gayretliydi öyle ki bazen diğer işçiler takılırdı.

“Senin tarlan mı canım, niye öyle kendini helak ediyorsun? Bırak, yarına da iş kalsın.” Fitnat o yaz canla başla çalışmaya devam etti. Ta ki bir sabah nohut toplamaya giderken dev­rilen traktörün altında kalana dek. İşte o zaman tohum ayrı toprak ayrı düştü. Rüzgâr ayrı, yağmur ayrı. Bütün ayrılıklar bir olmuş Fitnat’ın ayrılığının üstüne konmuştu. Ve yüreğine gelip koca bir taş oturdu. Artık bütün hayalleri susmuştu. Yalnızca onun mu? Ferhat da oku­maya gitmedi.

Babasının bakkalında çalışmaya başladı. Hiç ses etmedi, Fitnat’ın evinin önünden hiç geçmedi. Ne bulduysa içine attı da ıpıssız bir dağ gibi oldu. Apar topar evlendirdiler oğlanı. Lâl olmuş dili çözülsün, gözünün feri dönsün diye. Mutlu muydu Ferhat?

Yorgun muydu? Küskün müydü hayata? İki cılız erkek çocuğu olmuştu. Çocukların yüzleri solgun, bakışları donuktu. Fitnat görmemişti ya hep söylerlerdi karısının evde hiç durmayışını. Ka­dın her Allah’ın günü boyanır, süslenir kendini sokağa atarmış. Çocuklar sersefil… Babaları bakkalda ekmek arası helva yaparmış çocuklara. İşte Ferhat böyle böyle çekildi hayatın kıyı­sından, hiç görmediler toprağının kuruduğunu. Terkedilmiş bir kale gibi her gün azar azar yıkılıyordu.

En çok başaklar anlardı Fitnat’ı. Babası tarlaya giderken kızını kucağına alıp arabaya taşır, sonra hep aynı alıç ağacının gölgesine bırakırdı. Buğdaya doymuş iri, sarı başaklar rüzgârda bir oyana bir bu yana sallanır, ıslığa benzer sesler çıkarırdı. Fitnat bu sarı denizin karşısında gözünü bir an olsun kırpmaksızın dalgaların kabarıp coşmasını izlerdi. Sanki bir tek o sarı başaklar anlardı Fitnat’ı. Kızın sessiz çığlığı başakların ta ciğerlerine kadar işler, kederle hepsi birden başlarını öne eğerdi. Güneş batıp gök kanayıncaya, başaklar kızarıncaya dek sürerdi bu sessiz ağıt. Yine babasının kucağında arabaya binerken bu kez başakların veda türküsünü dinlerdi. Yazdan kalan son günlerdi. Fitnat eşiğe oturmuş parkta oyun oynayan çocukları seyrediyor­du. Hava çok sıcaktı ya aldırış etmedi. Çocukların o şen kahkahaları ince ince yağan yağmur damlaları gibi dökülüyordu üstüne. Kimi oradan oraya koşturuyor, kimi salıncağın yanı ba­şında sıranın kendisine gelmesini bekliyor kimi de mütemadiyen kayıp duruyordu. Oğlan çocuklarının bir kısmı buldukları patlak bir topla parkın yanındaki boş arsada, hurdaya çık­mış kamyonetin hemen yanında oynuyordu. Öyle ki seyirci rolündeki çocuklar kamyone­tin tepesine doluşmuş alkışlar eşliğinde bağıra bağıra tezahüratta bulunuyordu. Gaza gelen futbolcular oyunun temposunu artırdı. Kalecilerden biri gol yiyince küçük bir kargaşa çıktı. Sonra golü yiyen kaleci öfkeyle sert bir şut çekti. Kuş gibi havalanan top uçarak arsadan dışarı çıktı, Fitnat’a doğru yuvarlanmaya başladı. Bu sırada Ferhat’ın üç-dört yaşlarındaki küçük oğlu kendinden beklenmeyen bir çeviklikle kamyonetin tepesinden atlayıp topun peşinden koşmaya başladı. O koştukça top daha da uzağa kaçıyordu. Çocuğun zayıf bacakları tutmaz oldu, birbirine dolandı; nefesi tıkandı, gözleri karardı. Bayır aşağı gelen otomobili fark edeme­di bile. Fitnat bir otomobile, bir çocuğa baktı; vücudu alev alev yanmaya başladı. Düşünecek vakit yoktu. bulutlar eşlik ediyordu ona. “Hadi, acele et!” diye rüzgâr ellerinden tutuyordu. Telaşla çocuğu omuzlarından tutup kaldırdı, birlikte yolun kıyısına savruldular.

Onu bu kadar yakından ilk defa görüyordu. Sıska, kara bir oğlandı. Korkudan donup kalmış­tı. Gözlerinin içindeki iki damla yaş tir tir titriyor ama inat edip akmıyordu. Dizlerinden ince bir kan sızıyordu.

“Canın acıyor mu?”

“Yok!”

Tek bir kelime ikisini birbirine bağladı. Fitnat çocuğun saçlarını, yanaklarını okşadı, sırtını sı­vazladı. O tozlu yüzüne bir öpücük kondurunca buzun güneşte erimesi gibi eriyiverdi çocuk. İçi boşaldı, omuzları titreyip birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Fitnat da çocukla birlik­te ağlıyor, içine hapsettiği bütün kuşlar bulutlara uçuyordu. Fitnat, mekândan ve zamandan sıyrılmış öylece ağlıyorken birden korkuyla çevresine bakındı. Yürüdüğünü bir gören olmuş muydu? Birden yerinden doğrulup telaşla evine koştu, onu yıllarca bağrında saklayan eşiğe oturdu.

Bir kelebeğin kanadının titreyişi gibi usul usul can gelmişti Fitnat’ın parmak uçlarına. Önce­leri pek bir şey anlamadı ya o can parmaklarından ayaklarına sonra bütün vücuduna yayıldı. Kozasından çıkmış kelebekler gibi uçmaya başladı. Lakin ses etmedi kimseciklere. Annesine, babasına bile. Ya Ferhat’ın kulağına giderse? Ya üzülürse? Ya pişman olursa ettiğine? Ferhat’ın gönlü rahat etsin diye mi oturup kalmıştı o eşikte? Bacaklarına gelen canı sır gibi tutmuştu içinde de bir tek tarladaki başaklara fısıldamıştı. Oysa şimdi Ferhat’ın oğluna koşarken kanat­ları rüzgârı içine çekmiş, ayaklarının altındaki taşlardan güç almıştı. Eve girip uyuyup içinde delice koşan atları dizginlemek istedi. Uyudu, uyandı, yine içinde deli dizgin koşan atlar… Uyumak bile örtememişti üzerindeki bu garip duyguyu. Bir kayanın çatlağından sızan tohum çiçeğe durmuştu. Fitnat onun güneşe doğru boynunu uzatmasına engel olamadı. Ayağa kalk­tı, eşiğin üzerinden atladı; doğruca annesinin babasının yanına, tarlaya koştu.

Başaklar, boyunlarına tırpan vurulmadan az evvel onun yürüdüğünü gördüler. Tarlada orak sallayan anne babası güneşin o göz alıcı bakışlarından yanlarına doğru gelenin kendi kızları olduğunu seçemediler. Ellerini siper edip sabırla ışığın çekilmesini beklediler. Sevinçten ne yapacaklarını bilemez hâle geldiler. Yürüyen kızlarıydı. Yıllarca bir eşiğin önünde solmuş bir çiçek gibi duran kızları… Şimdi bu sarı denizin ortasında o solgun çiçek canlanmış, göğe doğ­ru süzülüyordu.

Göçmen kuşlar uçuyordu. Leylekler, kırlangıçlar, sığırcıklar. Başka diyarlar, başka yuvalar, başka hayatlar da mümkündü. Gök bile güneş onu terk edince üstünü siyah bir yorganla örtüyor, sabah olunca kendisini saran bu koyu gölgelere inat apaydınlık uyanıyordu.

Yine güneş, yine sabah, yine umut. Yine gelir kırlangıçlar. Kurumuş dalları bahar yağmurları okşar. ._          Fitnat tomurcuğa durmuş o dallar kadar mutluydu. Sarı denizin dalgalarında ıslanmak için başakların arasından yürüdü.

Bu yazıyı paylaşın