Düşün o divâneyi “her şey içimde” diyen;
Ateş denilse yanan, su denilse eriyen… (*)
Yıldızlı bir geceydi.
İçimden bir ses, yüreğimin tam ortasına yola düşmemi fısıldadı.
Emir telakki ettim.
Ruhunu şiire teslim etmiş bir zat önümde at koşturuyordu. Güvercin kırı bir küheylana binmiş, kendini yola vurmuştu. Hırkasını önüne sermiş, hırkayı yol eylemişti. Karanlık oldu mu hokkasıyla kamışını çıkarıyor, “Bismillah” deyip kamışın ucuna bir parça mürekkep alıyordu. Sonra için için bir şeyler mırıldanıyor ve sağ elinin işaret parmağıyla kamışa “pıt!” diye vuruyordu. Pıt!.. Mürekkep damlası kamışın ucundan kumlu zemine temas ettiği anda yol aydınlanıyordu. Gündüz gibi diyeceğim ama gündüz ne demek! Gündüzden de gündüz, aydınlıklardan da aydınlık oluyordu yedi iklim dört bir yan!
Sırtım inceydi. Oysa dışarıda deli bir poyraz şarkılar söylüyordu. Üşüyeceğimi düşünürken bile üşüdüm. Hayal gücümden, kendi güçsüzlüğümden ürktüm. Korkuyu ve telaşı aklımın dehlizlerine hapsetmeyi denedim ama nafile… Kabiliyetsizdim böyle meselelerde. Bir akşam kadar gecikebilme ihtimalim vardı. Doğrusu ancak bu kadarına müsaade ediliyordu. Durdum, bir kuytuya çekilip bir akşamlık gecikebilme istihkakımı kullandım.
Sabah bomboş bir sayfa gibi başladı. Yolu geciktiremezdim gayri. Vakitleri kovalama vaktindeydim, anlamıştım. Yol uzun değildi aslında. Tozlu ve çok kıvrımlıydı sadece. Nehir yukarıda yavaş, aşağıda hızlı akıyor; rüzgârı kendine yoldaş eyliyordu. Sayfa kenarlarına süs çeken nakkaşların kendilerine mahsus bir rütbeleri vardı, neydi o? Haydi dedi gönlüme düşen ses; yürümeyi yeni yeni öğrenen hastalıklı bir çocuk gibisin. Kendine yazık etmektesin.
Ben bir yoldaş bulacak kadar şanslı değildim. Durup arayacak kadar vakit zengini de değildim. Ben kendim bile değildim. Sonra bir anda durdum. Durdukça altımda uzayıp giden yolla beraber ben de eskidim. Nehir akmaya devam etti ve o da eskidi. Oysa her an yenilendiğini, her dem taze kalabileceğini düşünüyordu. Filozoflar öyle kandırmışlardı onu. Büyülü ve hiç eskimeyecek bir tazeliğin tadını çıkarıyordu, yeni oyuncağının hayaliyle mutlu olabilen çocuklar gibi. Rüyasından hiç uyanmadı, büyüyü bozacak bir şey de olmadı. Nehir kanmıştı. Şairler yolu kandırmıştı, filozoflar da nehri… Peki, beni kim kandırmıştı?
Yolun bir yarısında büyük bir kaya kütlesi göğe doğru yükseliyordu. İri ve ağır bir kitabın arasına konulmuş, kalın ve çirkin bir ayraç gibi yükseliyordu. Beni de durdurdu kendi durduğu yerde. Kayanın yüzüne baktım, oraya yazılmış devasa yazıyı okudum: “Sorularının gücü ancak yeni sorular doğurmaya yeter.” “Bu da ne” diye soracaktım ki idrakimin paslı kapısı açıldı, sustum. Sorumu içimde tutmayı böylece öğrendim.
Ben bütün manzarayı buzlu bir camın ardından seyrediyordum. Saçlarım kırık bir testiden akan sularla ıslanmış, ruhum yolun tozuna bulanmıştı. Bir gece önce başıma tac ettiğim ne varsa şimdi ayaklarımın altında uzayıp gidiyordu. Yolun böylesine taşlı olmasına şaşırmadım. Ayaklarımda giderek artan kesiklere, ardımda bıraktığım kanlı izlere de şaşırmayacaktım. Hüsn mü aşk’a âşık olmuştu ya da tam tersi miydi? Yahut da “zaten ne önemi var”dı. Gerçekten öyle miydi?
“Şairler ruhlarını kaybedecek!” diye sertçe seslendi sesin sahibi. Korktum. Yol öylesine uzun, öylesine dolambaçlıydı ki yanlış bir sapaktan dönmemek çok zordu. Kulelere sığınanları gördüm, abanozdan yapılmış, ceviz rengine boyanmış, kiraz mobilyalarla süslenmiş kulelere. Tozlu kitaplıklarına sığdırdıkları pırıl pırıl kütüphaneleri vardı. Hallerine aldandım. İmrendim. İmrenmem kıskançlığa dönüşürken o mahalli terk eyledim. Terk etmesem çıldıracaktım!
Korku: Tanım: Bir şey karşısında duyulan bir tür şey diye özetlenebilecek bir şey. “Tehlike karşısında duyulan his”. Havf. Endişe. Tasa. Hevl. Perva. Kaygı. Bim. Derin üzüntüler içinde olma hali. Vesselam.
Morali çok bozulmuş ben yola koyulduğum için. İnanamıyormuş buna, koyun gibi duyduğum her sözden etkileniyormuşum. Bana yapılan her telkin ruh dünyam üzerinde hızla tesir ediyormuş. Yoldan çıkıp bu yola girdiğim için o kadar canı yanmış ki, viskisini eline alıp purosunu yakacak ve eski günleri anacakmış. Olabilir diye geçiştirdim. Ne kıymeti var? Varsın o da kendi meşrebince yas tutmaya başlasın. Ben yola düştüm ya bir kere… Ne gam…
“Ben şairim, gaibi kurcalayan çilingir;
Canlı cenazelerin başında Münker – Nekir…” (**)
Hava yıldızlı, poyrazlı ve de “soğuklu”ydu. Üstüm inceydi ve ben üşüyordum. Yol kısaydı kısa olmasına ama çok dolambaçlıydı. Kıvrımlar çize çize tepelerin arasında bir görünüyor bir kayboluyordu. Nerede başlayıp nerede bittiği anlaşılmıyordu. Beyefendinin moralini bozduğum için üzgün değildim. Korkumun kaynağı bu da değildi. Yaptığım tanımlar nehrin sularına karışıp kayboluyordu. Simurg bile yolunu şaşırdıktan sonra ben şaşırmışım çok mu diye şeytani bir ur ruhumu mesken tuttu. Sökmek çok zamanımı aldı bu mendebur tümseği. Şek ü şüphe içinde kıvranan bir şeyler var içimde. Ondan olsa gerek. Kalabalığa karışıp, göze batmamak istiyor içimde bir taraf. Çok basit bir ticari hamle… Olsun ama işlerliği var. Ama erdemsizce. Ama sütün bozulup zehrolması karşısında ahlakın yerini erdemin alması kaçınılmaz. Yahu birader ikisi de aynı şey değil mi, ne tartışıp duruyorsunuz. Maalesef efendim bakın izah edeyim. Müsaadenizle yolumuz daha uzun. İnanın durup dinlemek isterdim sizi ama kabil değil. Biraz daha kalırsam, yol daha da uzayacak. Dahası siz, ruhumun fotoğrafını çekecek ve bu fotoğrafı altın yaldızlı bir çerçeveye hapsedip tavan aranızda bir yerde unutulmaya bırakacaksınız. İtiraz edercesine kaşınızı kaldırmayın öyle. Birbirimizi iyi tanıyoruz. Sıradan bir yolcu olabilirim evet. Ama gözlerim iyi görür, kulaklarım da iyi duyar. Zihnim de oldukça ham ve işlenmemiştir. Evet anladım, işlenmemiş bir zihin cam parçası kadar değersizdir diyeceksiniz. Kıymetleri belirlemekte sıkıntılı olduğunuzu söyleyeceğim ben de size. Zihnim işlenmemiştir. İşlenmediği gibi kirlenmiştir de. Ballar balını bulmuşum ben, kovanım yağmalansa ne olur?
Ayaklarımdaki kesikler acımıyor.
Ayaklarım ağrısız sızısız uzun uzun kanamanın keyfini çıkarıyor.
Keyfini çıkaracak o kadar az şey var ki. Listesini yapmalıyım. Yoksa nehir diğer tanımlarım gibi onları da yutacak.
Hissettiğim şey korku mu bu nehre karşı?
Sanmam.
Bak gördün mü nehir korkularını da yuttu. Sevinmeli miyim?
Bakın efendim izin verseydiniz de izah etseydim. Senin süren yeterli olabilir bey amca ama benim buna ayıracak vaktim yok. Saçlarınızı değirmende mi ağarttınız siz bakayım? Doğru söyleyin Allah aşkına! Varsın erdem almasın ahlakın yerini diyorum ben tüm bunlara rağmen. Ahlakın yanında erdem de yaşasın ne var? Nasıl ne var, biz bostan korkuluğu muyuz kardeşim? Ne münasebet hanımefendi yanlış anladınız! Saçını başını yoldurma bana, bayramlık ağzımı bir açarsam… Ne kadar beylik laflar bunlar… Hıhh! Aha sen de yaptın aynı hatayı, sen de söyledin bir beylik laf. Hayır, ne münasebet!
Yol uzun. Buradan daha evvel de geçmiş miydik? Evvelini bilmem ama daha önce geçmiştik. Yani? Şairler ruhlarını kaybetti diyorum.
Bir anda durdum. Benimle beraber zaman da durdu. Feleğin katlarında güvercinler kanat çırpmaz oldu. Şairler dediler, şairler ruhlarını kaybetti demek… Bir Attar daha gelmez dünyaya o halde diye lal kesildiler. Gayrı kelam etmeyi arkalarında bıraktıkları tarihe zulüm saydılar.
Ben arkamda bıraktıklarımdan utandım ilk kez. Böyle olması gerekmezdi dedim. Sesimin içinden çıkan iç sesin kehaneti gerçekleşti galiba. Serin selviler altında uyuyan Hafız’ın kabrinde her sabah açan o gül… İşte soldu.
Bütün bunları ben o buzlu camın ardından seyreyledim. İlk kez bu seyr âleminde iliklerime kadar korkuyu duydum.
*Divane, N.Fazıl, 1973
**Şair, N.Fazıl, 1939